Dear Paul Auster Hocam !
Ayıptır söylemesi biz erkek emziren şiirlerle büyüdük hocam. Yani kalori hesabı yapmadan öyle kütür kütür ısırarak yemeyi severiz hayatı. Bulabildiğimiz ve tutabildiğimizce.
Vaziyet kelek. Durumunuz tıpkı yukarıda göründüğü gibi. Aslında bizim de pek farkımız yok sizden. Kendimizle aramızda engin bir deniz var. Bu engeli aşmak için yeterince iyi yüzüp yüzemeyeceğimizi tartıyoruz; fakat sorun şu ki, suya atlayacak takat yok bacaklarımızda. Bir kötürümün özgürlüğü yürüyen ayaklara yüklemesi değil, bir özgürün kötürümlük taklididir şahsınızda yüreklerimizi burkan.
Paul Hocam!
Hocam derken, "my dear professor" anlamında değil. Respect anlamında selamımız.
Sen tanımazsın bizim mahallede Behzat Ç. nam, Ankaralı bir kardeşimiz var. Böyle durumlar için sevilen bir sözü vardır: "Bi susun la, bi susun!"
Olay, tüpgaz kamyonlarının dahi çıkmaya üşendiği yokuşların bitiminde huysuz uğursuz takımının birbirine racon kestiği kahvehanelerdeki çapsız ağız dalaşına döndüyse, ortama bir ağır abi girer ve ağırlığını oracığa tükürür: "Bi susun la!"
Evvela senden önce çuvaldızı kendimize dürtelim. Ve baş öğretmenimizi teskin edelim. Korkmayınız efendimiz. Ne "Sen buraya gelsen ne olacak, gelmesen ne?" dediğiniz ne de bir başka uluslar arası yazar geldiğinde bir ülkede bir şey olmaz. Ama onlar o ülkede bir şey olduğu için gelirler. (Tabi denize atlayacak takati bacaklarında toplayabilen ve kötürüm taklidi yapanlar değil. Erkek emziren şiirlere emsal şiirlerle beslenmiş olanlar). Onların gelişi işlerimize ve dümenimize dokunmaz. Konuşur giderler. Gelseler ne gelmesler ne! Müsterih olunuz. Onun gelişi, ne bizim İstanbul silüetine balta gibi sapladığımız gökdelen inşaatlarının küstah gölgesine sığınmış salyalı iştahımızı keser; ne de gece Kızıltepe'den Nusaybin'e gitmekte olan minibüsle, karşıdan gelen otomobilin koltuğunda büzüşmüş olanların göz bebekleri arasında buzdan bir ip gibi gerilmiş olan tedirginliğin berrak ve dondurucu işlevselliğine halel getirir.
Dönelim size hocam.
"Respect!" ve biraz da size nispet:
80'lerin başında Arthur Miller, Sartre'la birlikte Türkiye'de rejimin totaliter bir renge dönüşmesinden duydukları endişeyi dünya aydınlarının imzasına açıp Çağlayangil'e göndermişlerdi. Arthur Miller hızını kesmemiş; en civcivli günlerimizde, yani memlekette hatırı sayılır sayıda insan hortumla sulanıp ışımaları için elektrik verilirken Harold Pinter'la Türkiye'ye gelip duruma "yerinde" vaziyet etmişlerdi. Durum net aleminde ayan beyan ortadadır.http://www.toplumdusmani.net/v2/tiyatro/tiyatro-yazar-ve-sanatcilari/3728-arthur-miller-ve-80lerde-turkiye.html
Adettendir, birinin düşüncesine katılmadığınızda saygı duyarım diye başlanır. Hadi adet yerini bulsun, biz de saygı duyalım. Çin'e ve Türkiye'ye gitmeyişinize. Gerekçe olarak söylediğiniz şeyin içeriği hakkında fikrinizin ne olduğunu kimse bilemese de. Bu saygıya içtenlik duygusu serpiştirme isteğimize teslim olarak size şunu soralım: "Dünyaya demokrasi ihraç eden ve korku ithal eden bir ülkenin vatandaşı olarak evden çıktığınızda yüzünüze çarpan serinlik, politik günlüğünüze ulusal onurunuzu köpürten bir şeyler yazmayı ilham ediyor mu? Kan dökmeye alışık mısınız ya da görmeye ? Araplar nasıl kanar, Kürtler nasıl ağlar? Bundan nasıl bir hikaye çıkar?. Respect !
Elbette utanç veren bir politik arsızlığın bayrağı altında yaşamak o ülkenin vatandaşlarını birey olarak utanca boğmaz. Yeter ki samimiyetle dik durma gayreti içinde olsunlar. Kusura bakmayın ama Wall Street işgalcilerinin geride bıraktıkları boş bira şişeleri bile sizden daha inandırıcı bir siyasallık sergiliyor.
Muhalif duruş için dünyaya karşı cayır cayır bağıracak adamların yürekliliği gerekir. Yoksa hepinize cevabı Behzat Ç. verir: "Bi susun la, bi susun!"
Okur yazar takımına not: Bu güne dek sizlerle aynı Auster'i mi okuduk. Okuduklarınız arasında politik bir sızıntısı, akıntısı olan roman hatırlatsanıza. Kusura bamya ama Nabokov bile Auster'den daha siyasi bir kişilikti. Güzel yazar, geniş yazar, iyi kötü derindir, iyidir, hoştur ama gerisi ... ilham perisi...

