O zehirli kaşıntı değil sözünü ettiğim.

29 Aralık 2008 Pazartesi

HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 3. bölüm)

Mardin denilince her kesin aklına bir şeyler gelir. Her kes Mardin’le ilgili taştan hecelerle konuşur biraz. Mardin’in alfabesi taştan ama dili ipek gibidir.Mardin denildiğinde aklıma ilk Murathan Mungan gelir. Bütün baba yaralısı erkekler birbiri ile biraz kardeştir; bizim de kendisine yakınlığımız yaralarımızın birbirini tanımasındandır… Mungan’ı iyi tanırım. Okuma alışkanlığımın pekişmesinde ikinci eşiktir. İlk gençliğimde aklım kasıklarımın arasına sıkışmışken beni dünya ile tanıştıran Orhan Kemal ve Nazım Hikmet Ran olmuştu. Mungan da zihinsel küremin üzerindeki hamasi sosyalist kabuğu, biraz daha insani ve kendine benzemeye özendiren bir törpüyle inceltmişti.

Photobucket

Mungan kendini referans almayı öğretir insana. Sadece merhameti değil şefkati öğretir. Aşk ve ayrılık onun kaleminde olta ucunda çırpınan balık gibidir. Tutamazsın havada. Şiirini taşıyamazsan düşürürsün… Taştan alfabe ile yazılmış ne olsa… O yüzden Mardin denilince aklıma ilk o gelir, onun Paranın Cinleri’ni okumadan Mardin’i gezmek biraz eksik iştir. Dükkanlarda asılı Şahmeran resimlerinin önünden kayıtsızca geçmemek için de Şahmeran’ı okumak öyledir… Onun aklının; kelimeleri yan yana dizerken, kağıt üzerinde sahici bir insan yapabilen bir yeteneği ayakta tutan bir acı ile hediyendirildiğini düşünürüm. Ta ki Yüksek Topukarı yazana kadar. O kitaptan sonra Mungan’ın aklı gençliğini kaybeder ve yaşlanarak bir proje adamına dönüşür. Hele Müslüm Güreses’le yaptığı “iş”lerden sonra artık daha az Mardin’li daha çok İstanbulludur. Internet sayfasına girip bir bakın Bon Jovi’nin sitesi bile daha sade. İkibinli yıllar onun için bir kırılma noktasıdır. Mardin için de öyle. Sokaklar küçeler kendi gibi kalmaya değil Istanbul’a kaymaya teşnedir. Vitrinlerde telkari diye satılan gümüşlerin yüzde doksanı Kapalı Çarşı işi. Kenarları dantel gibi işlenmiş pencere pervazlarını örten camların üzerine “Milyonların Aşkısın” diye FB afişleri asılmış.


Photobucket

Bütün kentler gibi burası da ilerlemeyi kendinden kaçmakta buluyor. İşte bu yüzden şehrin fotoğraflarını çekmeye pek elim varmıyor. Kasımiye Medresesi internet sitelerinde ve fotoğraf albümlerinde yeterince yer alıyor. Dar-ul Zaferan da öyle. Ama o taştan yapıları dolduran insanlar bizim vehmettiğimizden başka rüyalara yatıyorlar. Gençler heryerde olduğu gibi burada da gelenek ile güncel hasretler arasında sıkışmış. Şehir merkezinde bir konser hazırlığı var. Ses sistemini kontrol ederken zaman zaman yerel zaman zaman pop parçalar çalıyorlar. Bir kararsızlık var.

Photobucket

Bir sinema festivali düzenlemişler. SineMardin diye. Filmlerden o gün Persapolis oynuyordu. Sinemadan başı örtülü bir kız çıkıyor yanında genç bir çocukla. Persapolis İran’ın Humeyni ile yön değiştirişini ve İranlı aydınların çektiği işkenceleri bir kız çocuğunun ağzından anlatan bir film. İşte hal böyle karışıkken insanın içinden sahte fotoğraflar çekmek gelmiyor.


Photobucket

Fotoğraf zaten sahte bir şey bir de samimiyetten uzak düşerse iş iyice içinden çıkılmaz hale gelir. O sebepten şöhretimize giden yoldan bir adım geri atıyoruz ve Mardin’i pek popüler olmayan, aman ne güzel dedirtmeyen başka bir dikkatle çekmeye çalışıyoruz.

Photobucket


Bir kedicik evinin avlusunda bize poz veriyor. Işığı sevdim ve çektim.
Behlül’ün eşi kitap restoratörü ve burada bir kilise de eski Süryani belgelerini onarmış. Dolayısıyla burada bir tanıdığımız var: Mor Gabriel. Onu ziyarete gidiyoruz (Doğru anımsıyorsam Kırklar Kilisesinde) Ahmet Ümit’in bir romanında Mor Gabriel kilisesinden bahsedildiğini biliyorum. Yakınlarda bir de Mor Gabriel Kilisesi var.


Photobucket


Papaza Mor Gabriel adını daha önce duyduğumu, kendisini tanımaktan çok mutlu olduğumu söylüyorum. Gülümsüyerek teşekkür ediyor. Üstelik hem adınız Gabriel hem de morsunuz diyorum, üzerindeki mor gömleği işaret ederek. Zevzekliğim cezasını buluyor anında. Son derece nazik biçimde, “adımdaki ‘Mor’ eki Saint anlamındadır diyor renk değil, Süryanice’de Mor Aziz demektir diye düzeltiyor. Utanıyorum ama araya başka laflar karışıyor. Biraz ilahiyattan sohbet edelim istiyorum ama turist muhabbetine doymuş sohbete katılmıyor.

Photobucket
Havadan sudan konuşarak kahve içiyoruz. Kilise içinde 4-5 aile yaşıyor. Çocuklar avluda top oynuyorlar. Kadınlar pencere önü sohbeti gibi sohbete dalmış bizimle ilgilenmiyorlar.


Photobucket

İki genç fotoğrafçı çocuk dolaşıyor ortalıkta ikisi de Nikoncu, iyi bir kare yakalamaya çalışıyorlar ama ışık sert hiç şansları yok. Selam veriyorum bir tanesine cevap veriyor ama hırt bir tip hiç konuşmaya yeltenmiyorum.

Photobucket

Üç yıl önce Mardin’e çekime gittiğimde fotoğrafladığım bir kapıyı gördüm tesadüfen. Üç yıl önce pırıl pırıl bakımlı olan kapı süsünün sıvaları dökülmüş, bakımsızlıktan solmuş küsmüş nerdeyse. Yan binada çamaşır asan bir kadın var “abla bu duvarın hali ne böyle üç yıl önce ayna gibiydi ?” diye laf attım. Sahipleri Istanbul’a gitti bina sahipsiz bir kiracı var onlar da bakmaz diye cevap verdi.

Mardin’de konaklamayı Polisevi’nde yaptık. Biz motorları parkederken yanımızda biri bitti. Polismiş ama şube müdürü öyle ufak tefek bir şey değil. Ben de motor hastasyım diye başladı. Adı Hüseyin. Her bir motora oturdu. Kendine arıyormuş uygun bir şey. Internetten her modelin teknik verilerini ezberlemiş bizim motorları bize anlattı epey. Akşam yemeğinde de bize eşlik etti. Ertesi gün Midyat, Hasankeyf, Siirt, Bitlis, Tatvan yapacağız. İyi bir uyku için yeterince yorgun ve yeterince bira ile doluyuz.



Midyat’a geldiğimizde doğrudan şehir merkezine giriyoruz. Mardin’den daha erken çıkmak istedik ama kahvaltı polis evinde 8de başladığı ve polis arkadaşımız Hüseyin’le lafladığımız için çıkışımız biraz gecikti ve güneş tepede iken şehre girdik. Hiç sevmem çünkü ışık sert olur iyi fotoğraf vermez şehir. O sıcakta bulduğum ilk yere parkedip kendimi motordan atarken yol arkadaşlarımın itinayla motorlarını gölgeye çekişlerini izliyorum. Aralarında motorun üzerine örtü örten de var; ama asıl hit olayımız “gorateksim kirlendi yıkamam lazım” diye banyoda çamaşır yıkayanlar. Canım kardeşlerim benim gorateks 50 bin kilometrede iki kez sabun yüzü gördü, bunu bilseniz benimle aynı odada yatamazsınız bir daha… Motorcu dediğin ter, gaz ve akşam yatmadan önce rakı… bilemedin bira kokar ! Sizi gidi annesinin temiz çocukları sizi… seneye ben sizi batağın ta dibine batırmaz mıyım Ermenistan’ın dağ köylerinde…


Hazır geyiğe sarmışken Midyat’a girmeden önce bir köyde yaşadığımız bir olayı anlatmadan geçmeyeyim. Bir köy kahvesinde çay içiyoruz. Adamın biri benim motoru göstererek kaça bu diyor. “Kaça bu”, “kaç basıyo” ve “nerden geliyonuz” bu soruların cevabının basılı olduğu bir T-shirt giyin ve asabınız bozulmadan gezmeye devam edin. Benim tecrübem budur. Ne kadar nefret etsem de bu sorulardan her birine sabırla cevap veriyoruz. Çünkü ağız bükerek konuşmak hem bize yakışmaz hem de seni adam yerine koyup sormuş bir soru sen de adam ol cevap ver psikolojik cenderesindeyiz…

Photobucket]


Her neyse benim motor için yirmi milyar dedim. Soruyu soran adam gözlerini belertip “essah mı diin” dedi. Ben de “he essah diim” diye cevap verdim. Sanki pazarlıkta kandırılmış tam alacakken vazgeçmiş gibi “ de get hemşerim yaaa. Yirmi milyar para verilir mi buna ya… ben iki buçık milyara bunun kralını alırım hem de Mondial” dedi….. ve arkasına bakmadan dönüp gitti. Ben dumur vaziyette kalakaldım. Suat da boş durmayıp lafı yapıştırdı. Murat abi üzülme ben beş bin lira veririm temizinden, gerçi Mondial değil ama gönlün olsun”….. Yani bu da bize kapak olsun o kadar hava attığımız sanırken adam bize fırçasını kaydı bir de seninkinden güzel Mondial var diye ayar çekti. Yöre halkından bu olayın intikamını almak için ben de aşağıdaki garibe soruyorum. “Net’çen bu maymunları niye arabaya koydun” Garipten ses çıkmıyor. Sana diyorum bebe bu maymunları satıyor musun? … derinden bir ses “tavuk” diyor. Ne tavuğu onlar maymun, tavuk sensin ! Kafası karışıyor anasının eteğine dönüp kafayı gömüyor. Sonra biraz daha şakalaşıyoruz onların tavuk olduğunda anlaşıyoruz. Anası da gülüyor…


Photobucket

Gelelim Midyat’a. Midyat’ta şehir merkezinde çocuk çetesi tarafından çevremiz sarıldı. Abi motorlara bakayım mı sen yokken bu piçler oynamasın diye kendi arkadaşlarını satıp benden para sızdıracak. Altta kalmayacaksın böyle durumlarda. Ne o piçler ne de sen motorun gölgesinde durursanız alayınızın paçasına sıçarım, siee ! diye bağırdım. He bunlar bizdendir diye tırıs tırıs gittiler. İçlerinden birini gözüm tuttu, o da beni kesiyor ama çıkışımdan tedirgin oldu diyeceğini diyemiyor. Ne istiyon lan diye sordum. “Abe isterseniz size Midyatı gezdirem”. Get şurdan beş çay söyle dedim. Böylece mukavaleyi imzalamış olduk…Çocuğun adı Emrullah saçlar jöleli. Ne o ‘lan reçel mi sürdün kafana diye çıkıştım. Yok abe jöledir, dedi. Jöleli Emrullah nereye gezdircen bizi dedim. Demez olaydım Emrullah başladı saymaya ezberde ne kadar yer varsa hepsini anlatıyor. Tamam oğlum beş çay daha söyle sonra şuralara şuralara gideceğiz. Peşimiz takılan her arkadaşın için senin bahşişinden bir lira düşerim ona göre dedim. Emrullah cin gibi. Önce merkezde eski kuyumcular çarşısını gezdirdi bize. Çok da tarihi doku denilemeyecek ama eni konu ilginç mekanlara girip çıktık. Bunlar arasında bir avluda bir arkadaşla tanıştım ki sizlerle tanıştırmazsam kendisine ayıp olur. Sıpa. Hem de beyaz sıpa. Al koynuna uyu o derece munis ve sevimli. Fakat neresine dokunsan bir araba toz kalkıyor. Hijyen konusunda gurubun en amele ruhlu adamı ben olduğum için toza toprağa aldırmadan sıpa ile sarıldık, öpüştük, hal hatır sorduk. O da seni bir yerlerden tanıyorum gözüm ısırıyor dedi…..


Photobucket


Midyat Mardin’den daha heyecan verici geldi bana. Belki Mardin’i daha önce görmüş olduğumdandır. Midyat Suryani nüfusu itibariyle oransal olarak Mardin’den daha fazla yoğunluğa sahip. Kent merkesinde pek bir şey anlaşılmasa da Emrullah bizi gezdirirken nerelerin Suryani mahallesi olduğunu, kendi Suryani arkadaşlarını anlatıyor. Cehaletimin patladığı bir diğer yerde buradaki devlet konuk evi oluyor. Popüler dizilerden biri burada çekiliyormuş: Sıla… Emrullah anlatırken “aha Sıla buradan düşmüştür, buradan aşağı atlamıştır falan diyor ben de he he diye geçiştiriyorum (belki de Sıla değil başka bir isimdi bilemedim şimdi). Konukevi terasından Midyat kuşbakışı görünüyor.

Photobucket
Bir de eski kaymakamın evi var o da güzel bir bina. Bölgedeki taş işçiliği üç beş kişi ile de olsa bu çevrede hala yaşıyor. Ama işler artık geometrik desene dökülmüş. Kasımiye Medresesindeki o inanılmaz tığ işi taş oymacılığı artık yok. O sadece ustalıkla değil, aynı zamanda bir inancın taşa nakşedilmesi ile ilgili bir şey olsa gerek. Orada sabır ve hüner değil, teslimiyet ve aşk varolsa gerek başka türlü mümkün değil.

Photobucket

Ve tabi her şeyin önünde ve arkasında çocuklar…. Kapı aralıklarında, avlu eşiklerinde, sokaklarda “dünyalı çocuklar”. Onlar Midyat’ı bizim görmediğimiz bilmediğimiz bir bilgi ile yaşıyorlar. Biz onların dünyasını kendi çocuklarımızın dünyası ile tartarak anlamaya değerlendirmeye çalışıyoruz. Onlar TVden gördükleri ve gelen “turistler”den aldıkları 50 kuruşlarla bizi tartıyor… Ama tartıda en ağır basan gerçek onların radyosu var. Pilli. Radyo bu bölgede önemlidir. Öyle olmasa bu gezi yazısının ilk sayfasında Diyarbakır Ulu Cami avlusu duvarına oturmuş sigara içenlerin gururu yüzlerinden okunmazdı. Radyo önemlidir çünkü yanında taşıyabilirsin. Yanında taşıyamadığın her şey biraz kaybolmaya senin olmaktan çıkıp gitmeye mahkum gibidir. Taşıyabildiğin kadar zenginsin.


Photobucket


Photobucket

Photobucket



Gideceğimiz istikamete göre yolumuzun üzerinde Mor Brahim Manastırı vardı Emrullah bizi oraya götürdü. Gittiğimiz saatte Manastır kapanmış, bekçiye yalvar yakar kapıyı açtırdık. Bekçi müslüman olduğu için içerde fotoğraf çekmeme bir şey demedi. Normalde izin vermiyorlar.

Photobucket


Nedeni bilinmez bir tür refleks olsa gerek. Dünyanın her yerinde fotoğraf makinasından korkulur. Kimse kendi görüntüsüne razı değil ondan olsa gerek. Brahim Manastırı çok bakımlı temiz bir kompleks. Bahçesinde ziyaretçiler için güzel dinlenme köşeleri yapılmış. Dar-ul Zaferan gibi turizm beldesi olmamış.


Photobucket

Küçük bir eski eşya müzesi var içinde, ne ararsanız var Mamia 645’den Meryem Ana heykelciklerine kadar… Bari Hasankeyf’te akşamüzeri güzel bir ışık yakalayayım diye dinlenme arasını daha fazla uzatmayıp yola koyuluyoruz.

Emrullah sonunda bizden on lira kaptı. Rayicin üzerinde bir rakamdı ama yüzündeki gülümseme de rayiç üstüydü. O da bizi ödüllendirdi.

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

Free Hit Counter