
Hasankeyf fotoğrafları tek bir karenin tek bir noktadan farklı fotoğrafçılar tarafından tekrarlanmasından ibarettir. Kentte bir kale (her kentte olandan), eski köprü ayakları dışında o kuruluğu yaşatmaya değer ne var doğrusu göremedim. Bizde “aydın” olmak kendi ışığını bulmak değil, ortak kullanılan bir gaz lambasının ışığında birbirinin amentüsünü tekrar etmekten ibaret olduğu için başından beri bu konuda temkinliydim. Su altında kalma tehdidi ile ayakta duran cılız bir turistik eşya satış sokağı ve nehir kenarında “çardak” denilen yerden başka sudan ve enerjiden vazgeçmeye değer ne var keşfedebilmiş değilim. Istanbul’dan trenlere binip “Hasankeyf’e gidiyoruz sular altında kalmasın” facilitiy’sine katılanların kaç tanesinin bölgesel kalkınma stratejileri üzerine iki satır okuduklarını merak ederim doğrusu.

Zaten batılının kendi ülkesine oryantalist oluşunun keyfi burada yatar. Bir yerlerde bizden çok fakir, çok otantik birileri kalsın. Rakı masamızda onların türküleri ile coşalım, oralara gidip sümüklü çocuklara defter kalem dağıtalım. Böylece kendi çağdaşlığımıza bir cila atmış oluruz. (Ne de olsa bizim kullandığımız elektrik Marstan geliyor, nükleere de karşı çıkacakmışız arkadaşlar… yeşil marul.. pardon yeşil barış… oleyyyy)
Başkasının kanaatleriyle kendi aynasını sırlayanlara entelektüel denilen başka bir ülke var mı acaba… Dedim ya ülkemde nereye baksam rakı mezesi. Bu da öyle işte... ama ağlatan cinsinden.
Her yerde olduğu gibi burada da binalar ve vitrinler kentin özlemleri hakkında daha çok fikir veriyor. Ara sokaklardan birinde cama pek ustaca olmayan çizgilerle yapılmış bir resim gözüme çarpıyor. Yeşil gözlü kırmızı dudaklı bir kadın, onun yanında dev bir karanfil ikisinin de arka planı ayna gibi metalik bir fon. Önce kuaför olduğunu düşünüyorum. Sonra ilçe nüfusuna bakılırsa pek kuaför olamaz diye geçiyor aklımdan. Ben fotoğraf çekip içeri ile ilgilenince içeriden bir genç çıkıyor “hoş geldin abi” diyor. Ona doğru bakarken içerde ahşap bilgisayar masalarını görüyorum. Yaklaşık on, on iki bilgisayarlı bir internet cafe. Anadoluda beni şaşırtan derecede internet cafe gördüm. Buyurun çay içelim diye içeri davet edildim.

Bizim ekip ise karpuz, peynir vs. bir şeyler alıp öğle yemeği organize etme peşinde onları da kaybetmek istemiyorum. Pek gönüllü olmadım girmeye. Sonra motorların yanına gidip burada olacağımı söyledim bizimkilere ve dükkana girdim. İçerde beş altı çocuk. Bir tanesi mekan sahibi. Üzerinde poşu niyetine bir şal var. Renkli bir şey ama boyundan atmış, koltuk altından geçirmiş… şekilli bir şey yapmış kendine. Duvarda Yılmaz Güney posterleri var. Biz çay içerken Suat ve Behlül geliyor içeri onlar da sohbete katılıyor. Sohbet malum motorlar kaça, nerden geliyorsunuz vs. Suat Yılmaz Güneyi göstererek oradaki en ağır abiye soruyor. Say bakalım Yılmaz Güney’in filmlerini. Çocuk iki tane söylüyor, iki de Suat söylüyor. Sonra bir çocuk bir Suat sekiz on film sayıyorlar. Gençler nezdinde itibarımız bir anda yükseliyor. Çaylar tazelenirken çocuklar biraz rahatlamış vaziyette bana poz veriyorlar. Eller zafer işareti yapıyor. Anlayan anladı biz anlamazdan geliyoruz. Sonra bir de her kes Yılmaz Güney pozu versin, mapusta duvar kenarında cigara içer gibi yapın diyorum. Hemen itaat ediyorlar.

Çocuklardan Çardak’ın tarifini alıp yemek malzememizle beraber o tarafa doğru sürüyoruz. Zaten şehir içinde bir iki kilometrelik bir mesafe. Bu arada Zihni abi bir kahvede bir Alman bulmuş. Çardak’a giderken bir kahvede bizi bekliyor. Bu kardeş Alman.. dur dedim durdu diyor. E şimdi de, git de gitsin diye takılıyorum. Zihni abi sıcaktan bunalmış ters ters bakıyor… Alman arkadaşlar biraz sohbet ediyoruz. Adı Vinzenz.. Vinzenz Henke. Almanca “vinses” diye telaffuz ediliyor ama biz ona hep “vinsent” diyoruz. Hatta Behlül, birkaç gün sonra tek heceye sıkıştırıp “vins” demeye başlıyor. Vinzenz GS 1150 kullanıyor. Boyu iki metreye yakın kilo deseniz 130, rugby oyuncusuymuş. Daha sonra gözlerimizle gördük devrilmiş motoru ters eğimde bisiklet kaldırır gibi kaldırıyor. Almanya’dan buraya tek sürmüş. Tek gezme işini ben de severim ama bu kadar uzun yolda cesaret edemem herhalde. Kendi kendine konuş konuş nereye kadar. Tek başına olunca insanların sana yaklaşımı da biraz soğuk oluyor. Gurup dinamiği daha sıcak.

Vinzenz’in de bize katılmasıyla çardağa gidip öğle yemeğine başlıyoruz. Karpuz, peynir, ayran. Gezinin başında beri bir köye yetecek kadar kolesterol ve ürik asit toplamışımdır, daha da devamı olacak… seziyorum. Çardak olsa olsa dört kişilik ama biz içimizdeki hayvanı saldık ya bir kere ortaya ille altı kişi dört kişilik yere sığmaya çalışıyoruz. Birinin ayağı diğerinin burnuna dayanmış vaziyette, ortopedik olarak imkansız pozisyonlara girerek yemeğimizi yiyoruz. Gırgır şamata geçiyor öğle yemeği. Vinzenz de Gürcistan’a gidiyormuş. Bodrum Marmaris Kapadokya taraflarında gezmiş. Gece Hasankeyf’de kalmaya niyetliydi ama bizi şamata hoşuna gitti be nde sizinle geleyim dedi. Biz de sevinerek kabul ettik.
Vinzenzle beraber Hasankeyf’ten ayrılıp Tatvan Ahlata doğru sürüyoruz. Bu arada Van’da Zihni ağabeyin bir arkadaşı ve Sedat’ın askerlik yapan yeğeni var onlar Van’a gidiyor. Gurup ikiye bölünüyor bir kısmı Van gölünün güney batısında diğeri kuzeydoğusunda… olsun yarın buluşuruz nasıl olsa.
Van gölünde görmek istediğim iki yer var biri Ahlat’ta Selçuklu Mezarlığı diğeri Gevaş'ta Ahtamara Kilisesi. Selçuklu Mezarlığı yolun hemen üzerinde arayıp bulmak gibi bir derdimiz olmuyor. Akşam Ahlat’a girerken mezarlığı görüyoruz, sabah ışığında buluşmak üzere önünden geçip bir otel buluyoruz. Otel eli ayağı düzgün bir yere benziyor. Fiyatı makul bir seviyeye çekmek üzere Suat’ı resepsiyona gönderiyoruz, iki dakika sonra gülerek geliyor, üç kişi adam başı yirmi lira diyor… Boşuna mı Suat’ı yolladık üzerine para bile alır adam ticarette aramızda bir numara. Odaya çıkıp yerleşiyoruz. Behlül ben biraz şehri dolaşacağım diyor Suat’la ikimiz göl kenarında otelin bahçesinde oturuyoruz. Akşam yemeği için bir şeyler söylüyoruz. Bir de küçük rakı. Ne rakı “var” diye soruyorum. Yeni rakı “var” diyor garson. Sonra beklemeye başlıyoruz. Yirmi dakika kadar zaman geçtikten sonra mezeler geliyor… Rakı nerde diyoruz, geliyor abi diyor garson sonra kaçıyor yanımızdan… Aradan bir yirmi dakika daha geçiyor yemekler geliyor, rakı nerde diyoruz, geliyor abi diyor, kaçmaya yeltenirken bağırıyoruz arkasından nereden geliyor oğlum bir saattir bekliyoruz diye (gerçek rakam kırk dakika) Abi arkadaş almaya gitti, diyor. Nasıl yani rakı yok mu, e az önce var dedin. Var diyen ben değilim abi. E ne zaman gelecek. Hemen şimdi gelir abi…. Toz oluyor. Biraz daha bekliyoruz. Behlül sinirlenip kalkıyor masadan, şehre doğru gidiyor. Tam bir saat içinde rakı geliyor. Mezeler buz olmuş yemekler bitmiş, garsonlara verip veriştiriyoruz. Birer kadeh rakı içiyoruz Suat'la ama tadı yok. Birazdan Behlül geliyor. Oğlum size lahmacun yaptırdım bira da aldım, diye siyah bir naylon torbayı masanın ortasına koyuyor. O torba ile masamıza güneş doğuyor, lahmacunlarla birlikte birer bira deviriyoruz ve hesabı ödeyip göl kenarında yürüyüşe çıkıyoruz. Birer bira da yürürken içiyoruz. Yürüme mesafesinde 10 dakikalık yolda tekel bayii olduğunu görüyoruz ve kafamız karışıyor. Bu adamlar rakıyı nereden aldı acaba diye… Bu arada kaldığımız otelin alt katı pavyon gibi bir şey. Kırk yaşlarında kırmızılı bir kadın türkü söylüyor masa aralarında dolaşarak. Sahnede sanatçı için şampanya şişerlerinden bir burç yapılmış, öyle böyle değil. Bu adamlar karanlık ortamda bu kadını çay içerek mi dinliyorlardı bize neden rakı bulamadılar diye söylenmeye devam ediyoruz.
Ertesi sabah erken saate kahvaltı edip Selçuklu Mezarlığına gidiyoruz. Mezarlık girişinde bir de müze var ama henüz kapalı. Motorları bırakıp mezarlığın içine giriyoruz. Çok etkileyici taşlar. Üzerlerindeki işçilik son derece sade, bir kısmı başlıklı bir kısmı düz, yazılardan çoğunun esnaf olduğu anlaşılıyor (eski yazı okuduğıumdan değil, mezarların altında Türkçe levhalar var).



Hepsi çok güzel boyları insan boyu, ama sanki merhumun boyu esas alınmış gibi bir diğerinden az kısa az uzun öyle dağılmışlar toprağa. İçlerinden en çok aşağıdaki hoşuma gitti. Biri diğerinin omzuna başını dayamış…

Ve bu bölgede kümbetler çok yaygın. Bu da onlardan biri. Emir Bayındır Kümbeti.Alt katı mezar üst katı ibadet için ayrılmış. Sadece Ahlat’ta 12 silindirik kümbet var bunların kare ve onikigen şekilli olanlarına da rastlanıyor. Selçuklu mu Ermeniyi yoksa Ermeni mi Selçukluyu etkilemiş bilmiyorum ama bölgedeki kiliseler de aynı formu esas almış. Gürcistandaki kiliseler ve biraz sonra göreceğimiz Ahtamara Kilisesi de aynı çadır tipi çatı ile kapatılmış.

Tatvan’ın içinden geçerek dün geçtiğimiz yolları bir de sabah ışığında geçiyoruz. Yol boyunca Van Gölü’nün adeta pergelle çizilmiş koylarına paralel gidiyoruz. Arada bir kıyıdan uzaklaşıyoruz sonra yine gölle buluşuyoruz. Yolda ilerlerken sol tarafımızda çadırlar görüyoruz. Fotoğraf kalabalığı olmasın diye onların fotoğraflarını buraya koymuyorum. Ama genelde “gelişmiş” bölgelerde tarım işçilerinin barındıkları yerler olan bu çadırları burada görmek beni biraz şaşırttı. Demek ki, gurbet her yerde… Her yerde insanlar bir somun ekmek ve biraz yevmiye için beyaz çadırlar arasında çamaşır kurutup, çocuklarını çer çöple oyalıyor. Ben fotoğraflarını çekerken çocukların sesleri motorumun gürültüsü ile boğuluyor… Dünya üzerinde ne çok yükümüz var. Kendi gürültümüzden iki satır çocuk neşesi duymadan fotoğraflarını çekip uzaklaşıyoruz.

Akdamar Adası olarak bildiğimiz yer Ahtamara Adası. Gevaş ilçesinde. İhtiyarşahap Dağları’nı sağımıza alıp Gevaş’a doğru ilerliyoruz. Ahtamara Adası adı 1980’den sonra Akdamar Adası olarak Türkçeleştirilmiş. 80den sonra bir milletin huyu değişti, adanın adı değişmiş ne ki!
Adaya 20 dakikalık bir tekne yolculuğu ile gidiliyor. Teknenin kalkacağı iskeleye gittiğimizde orada bir Alman çift ile iki Türkün beklemekte olduğunu gördük. Teknenin kalkması için 10 kişi olması lazım. Adam başı 5 YTL, yani cem’an 50 YTL. Bir süre bekledik kimse gelmedi… Bir süre de bira içerek bekledik yine kimse gelmedi. Orada bekleyen iki Türk’e 50 YTLyi paylaşalım adam başı 7 YTL verir misiniz diye sordum olur dediler. Alman çiftin erkeğine sordum, karısına Almanca’ya çevirdi. Kadın sanki kendisine uygunsuz teklifte bulunmuşuz gibi bize en iffetlisinden bir “terbiyesizler” bakışı atarak “nein ich.. ochh… “ bir şeyler dedi. Kocası bekleyelim birileri gelir birazdan dedi… Adamın haline baktım acıdım. Sende bu kadın ve zihniyet varken bu yediğin Gevaş güneşi sana az bile. Ye bu sıcağı sev bu teyzeyi… 2YTL için iki Alman bizi 20 dakika bekletti. Sonunda üç kişi daha geldi ve Van gölüne açıldık. Ahtamara’ya doğru giderken arkama dönüp baktım ve İhtiyarşahap Dağları eteklerindeki tepelerin fotoğrafını çektim. Bulutlar teperler arasında saklanıp çıkıyorlar. Doğa burada sürekli şaka yapan çocuklar gibi, yerinde duramıyor…. Kıpır kıpır.

Adaya doğru giderken teknede birer bira daha içiyoruz. Havadaki sıcağı vücuda kabul ettirebilmenin en güzel yolu bu. İç Anadolu’da ya da Karadeniz’de olsak o bira şişelerini bize yedirirler ama burada dikkat bile etmiyorlar. Bira içerken göz tacizine uğramadığımız ender yerlerden biri “doğu” oldu. Ya hepten yabancı belliyorlar bizi… ya da biz hepten yabancıyız onların sitemini anlayamadık.
Ahtamara Adasında yüzük taşı gibi bir kilise var. Ahtamar Kilisesi. 1951’de Ermeni yapılarını yıkma kararı ile burası da yıklımaya çalışılmış ama o zamanlar genç gazeteci Yahya Kemal kendi gücünce engel olmuş. Kilisenin hemen yanında yıkılmış bir yapı daha var. Ama bu doğal sebeplerle mi yoksa Yahya Kemal ortalığı ayağa kaldırana kadar kazma kürek marifetiyle mi o hale gelmiş bilemiyoruz.

Ahtamara Kilisesi Ermeni Kral Vaspurakan 1. Gagik tarafından yaptırılmış bir manastır kilisesi. Adaya adım atıp kiliseye doğru yürüken sizi yemyeşil badem ağaçları karşılıyor.

Ama tekneden görünümü çok daha etkileyici. Göle hakim bir tepede sanki karşı kıyıya kucaklarını açmış, sanki yüzyıllardır bir hasreti biriktirmiş gibi öyle sarı sıcak bir hüzünle gelenleri bekliyor.

Tarih, sevilmek isteyen kediler gibidir… taşları dokunulmak, satırları okunmak ister. Anlaşılmak ve ayakta kalmaya devam edebilmekten daha değerli ne var ki tarih için. Bütün bunları motosiklet olmadan yaşayabilir miydim ? Hiç sanmıyorum. Motor kültürü insana taşlara dokunmayı onunla konuşmayı öğretir. Sadece sevmeyi değil, adam gibi sevmeyi öğrenirsin iki teker üzerinde. Çünkü korkuyu, tehlikeyi, başarıyı ustalığı tadarsın. Her ustanın işine saygı duymayı öğrenirsin. Hayatta kalmanın, sonsuz sayıda tesadüfün senin için el ele tutuşmuşluğuna bağlı olduğunu bilirsin. Ve el ele tutuşmayı öğrenirsin. Sadece bir makineyi değil hayatını kullanmayı öğrenirsin. Sana verilen hediye ile kırmadan oynamayı ve onu sana benzeyenlerin sevinci ile çoğaltmayı… Fena halde erkek işidir ama Ayşeler de tadabilir…

Bu bölgedeki pek çok kilise gibi bu da + biçiminde haç planlı. Duvarlarında bitki, hayvan ve aziz kabartmaları ile geometrik süslemeler var. Kabartmalar İncil ve Tevrat'tan alegorileri sembolize ediyor. Tabi eğer meraklısı değilseniz öyle pat diye anlamak mümkün değil. Ama kilise bekçisi olarak görev yapan Selçuk İrdal adında bir Azeri genç size dakikalarca duvarlardaki hikayeleri anlatıyor.
Hiçbir özelliğimiz yok. Sadece ona “merhaba hocam nasılsın” dedik ve cevap olarak yaklaşık bir saatlik bir rehberlik hizmeti aldık… İşini bu kadar severek yapan insan az bulunur. Bizim ilgi ile dinleyip sorularla anlattıklarını açmamız onu daha da heveslendirdi ve tüm kilisenin etrafını dönerek bize duvarlardaki kabartmaların kutsal kitaplarda neyi hikaye ettiğini anlattı.

Kilisenin içi çok büyük değil. Duvarlardaki freskler kilisenin yaşı ve bulunduğu yerdeki rutubet göz önüne alındığında çok iyi durumda. Biz kiliseyi gezerken bizim teknede olmayan üç beş kişilik bir ekip geliyor. Ağır abi modunda kravatlı bir adam ve onun yanında başka bir ağır abi. Arkalarında hizmette kusur olmasın ruh halinde bir iki kişi daha var. Duramayıp laf atıyorum sonra ağır ağabeyin Gevaş Belediye Başkanı olduğunu öğreniyorum. Belediye başkanı ama havasına bakarsan İçişleri Bakanı gibi bir şey. Havasını indirmek için, kendimi tanıtırken Toplu Konut İdaresinde yöneticiyim demek geçiyor içimden. (Taşra belediye başkanlarının TOKİ binası önünde nasıl perişan umutlarla işlerini yaptırmaya çalıştıklarını iyi bilirim. Sonra bu muziplikten vaz geçip bize rehberlik eden bekçi ile ilgili düşüncemi aktarıyorum. Hiç oralı olmuyor. “Yapacak tabi” bir hava içinde. Ben de arkamı dönüp iyi günler diliyorum.


Teknede birlikte geldiğimiz insanlarla sözleştiğimiz buluşma saati geliyor. Son bir kez yere uzanıp tavana bakıyorum ve bu mekanı kış soğuğunda etraf bembeyaz kar örtüsü ile kaplıyken, tavandaki pencere boşluklarından içeri kar taneleri düşerken hayal ediyorum…

Bekçi bana bakıp gülümsüyor... Yaptığım şeyi hiç yadırgamadığını, aramızda birbirimize hiç söyleyemeyeceğimiz bir kardeşlik bağı olduğunu ve o tebessümle o bağı sıkı sıkı tuttuğunu hissediyorum… Erkek olmak biraz da böyle bir şeydir… söyleyemezsin.

0 yorum:
Yorum Gönder