Zihni Abi arkadaşını görmek için, Sedat askerlik yapan yeğenini görmek için, Vinzenz de Amok koşucusu gibi motor kullandığı için Ahlat’ı, Tatvan’ı ve Ahtamara Adası’nı göremediler. Biz de Van’dan mahrum kaldık. Telefonla haberleşerek Van il çıkışı civarı bir yerde buluştuk ve gölün kuzeydoğu ucunda bulunan Muradiye Şelalesine doğru sürmeye başladık… Sağımızda Işık Dağı etekleri sarı mor çiçeklerle bölgenin florasının kuzeye doğru nasıl değiştiğinin ipucunu veriyor. Aslında bölgede ipucundan bol bir şey yok ama ip kördüğüm olmuş halde… ucunu bulmak yetmiyor düğümü çözeceksin. Bir kez çözünce de öyle bir ışık görünüyor ki ucunda insanın aklı kalıyor.

Muradiye şelalesi ulaşımı kolay sıkıntısız bir yer. Lokanta da var, lokantada bira da var. Fakültede asistanlık yaptığımız dönemde taşra üniversitelerinde çift maaş veriyorlar diye bir arkadaşımla beraber Zonguldak’a mı gitsek Canakkale’ye mi yerleşsek diye epeyi bir kafa patlatmıştık. İki şehri de görmemişiz hangisi daha medenidir acaba diye (biz İngiliz kraliyet ailesindeniz ya!) araştırma yapıyoruz. Arkadaşım dedi ki, “oğlum bir şehirde Lions Rotary varsa orası tekemmül etmiş demektir !” Buna gülüp geçtik o zaman. Şimdi, Lions’u Rotary’i bilemem ama; bir şehirde “tekel bayii” haricinde bir yerde bira satılıyorsa orası yaşanabilir bir yerdir. Hatta sevilesi bir yerdir… Bu konu çok önemli, bira diyerek geçmeyin, yeri geliyor hastaya bağlanacak serum kadar önem kazanıyor. Zira sıcaktan damarlar gevşemiş, size kendi modern hayatınızı hatırlatacak bir tat, bir doku aradığınızda o şişe sizi kendinize getiren bir büyüye sahip oluyor. Doğu Anadolu’da ve Güney Doğu’da bu anlamda bağnazlık görmedik. Tabi ki kendi kısacık maceramızla sınırlı gözlemimiz. Yoksa iki satır yol gezip sosyoloji yapmak ayıp olur… Herkesten önce o ayıbın sahipleri yer bizi çıtır çıtır… Biz lümpen motorcularız… haddimizi bilelim hem öyle sosyolojik şeyler TV stüdyosunda olur gezi yazısında değil…

Vinzenz de fotoğrafa meraklı, benimki kadar iri olmasa da onun da güzel bir makinesi var. Arada fotoğraf muhabbeti yapıyoruz. Şelaleye tül efekti vermeyi öğrenmek istiyor. Anlatıyorum nasıl yapacağını ama ışık çok kuvvetli o çekim için beceremiyor. Tül efektli şelale çekmenin banal bir şey olduğunu söylüyorum. Tuhaf tuhaf bakıyor yüzüme. Şimdi bir de Alman sosyolojisi yapmak var ama okuyana da acımak lazım.
Muradiye şelalesi ışığı ve doğası güzel bir yer, bölgeye giden her kes görmeli derim. Yiyecek içecek anlamında bir özelliği yok ama aç da kalmazsınız. Muradiye’den çıkıp Çaldıran Ovası’nı geçtik. Hani şu okul kitaplarından zihinlere ziyan her sınavda çıkan Çaldıran Savaşı’nın yapıldığı yer… Taraflar değişmiş ama savaş devam ediyor. Sık sık askeri kontrol noktalarında durduruluyoruz. Vinzenz’in suratında “oh jah.. no problem” diye bir ifade var ama hafiften tırstığını seziyorum. Bir iki çevirme noktasında onun pasaportunu istiyorlar tedirgin oluyor. Yola çıkmadan önce Van Jandarma komutanı ile telefonda konuşmuştum. Internetten buldum mailini, komutan erinmeyip cep numarasını yazmış, ihtiyacınız olursa arayın diye. İçim rahat sorun olursa komutanı ararım. Ama hiçbir noktada sorun olmuyor. Sadece kontrol noktasındaki askerler yorgun ve sıcaktan bunalmışlar yüzleri gülmüyor. Kimin gülerdi ki ? Çaldıran Ovası’nı geçtikten sonra beni en çok etkileyen Tendürek Dağları’na tırmanıyoruz. Doğru hatırlıyorsam bazı yerlerde 2600 metreyi gördük. Hava buz gibi, karlı tepelerin arasından geçiyoruz. Öyle bir manzara var ki motorun gürültüsünü duymuyorsun, akvaryum balığı gibi uğultulu bir sessizlik içinde gidiyorsun. Etrafta dev kayalar var. Volkanik olsa gerek toprağın renginden çok daha koyu. Toprak kahverengiyse kayalar zil siyah. Dikey oluklar halinde içine içine giden oyukları var. Sanki havada uçan kuşları içine çekip onlarla besleniyormuş gibi korkutucu. Falezleri andırıyor. Tendürek Dağları hep “haberler”den duyduğumuz bir isim. Şimidi ise bir isimden çok daha fazlası olduğunu hissettiriyor bize. Spilberg filmelerine sahne olacak bir güzelliği var. Tabi ortada Elf’ler yok ama çobanlar var… olsun onlar da orta dünya zalimliğinde olabiliyorlar zaman zaman… Nedendir bilinmez taş atıyorlar. Motora taş atıyor elindeki değneği tekerlerin arasına sokacakmış gibi ani hareketlerle bizi korkutmaya çalışıyorlar… Bu da bir yerel zevk olsa gerek.
Her şeye rağmen Tendürek Dağları’nda mutlaka yine motor süreceğim. Motorla dağlarda epey gezdim sayılır. Bazı dağların dişi bazılarının erkek olduğunu düşünürüm. Tendürek cinsiyetsiz. Hiçbir erkek o kadar sert ve köşeli olamaz çünkü. Kayalar sanki başka biri tarafından getirilip konmuş oraya. Tendürek Tendürek işte gidip yaşamak lazım. Bir kez tattım yetmedi yine Vinzez’in bir projesi var her dağ geçidinde durup motorunun ve geçit levhasının fotoğrafını çekiyor. Güzel bir düşünce ben akıl edemedim daha önce.
Tendürek’i aşarak Doğubeyazıt’a geliyoruz. Doğubeyazıt’a geliş nedenimiz İshak Paşa Sarayını görmek. Işık gitti gidecek akşam olmak üzere, Vinzenz’le ikimiz gazı kapatıp motorların kıçı ata ata Sarayın olduğu yere tırmanıyoruz, ekip de arkamızdan geliyor. Onlar öğretmen evine gidiyoruz sanıyormuş ama ışık gitmeden burayı görmek lazım. Mesai saati geçtiği için sarayın içini göremedik (bak yine oraya gitmek için bir sebep daha). Fotoğraf sitelerinden görmeye alışık olduğum yerlere fiilen gidip orada olduğumda, hayatının aşkını artist dergilerinden kestiği resimlerle yaşayan bir takıntılı aşığın; aşık olduğu sanatçıyı gazinoda canlı dinleme anındaki ruh çözülmesini yaşıyorum. Hani vardır ya, ulaşılmaz ses sanatçısının resimlerini fakirhanesinin duvarlarına asan genç şoför, olayların gelişmesi sonucu hem o kadının sevgili olur hem de belalısı… Ama onu sahnede ilk izlediği bir an vardır, orada ruhu çözülür adamın. (Eski Türk filmi izleyicileri anladı ne dediğimi)… İşte öyle çözülüyor ruhum . Oh be. İshakpaşadayım. Ve tahminim doğru çıkıyor, burayı da fotoğraflayan herkes yine tek kadrajı tespih etmiş. Fakat yapı gerçekten de o açı ve kadrajdan çok güzel duruyor… Ne yapalım mecbur biz de tespih ettik. Bilenlerin söylediğine göre Türkistan, Selçuklu ve Osmanlı mimarisini harmanlamış bir yapıymış. Ama daha ilginç olan dünyanın ilk kalorifer tesisatı döşenen sarayıymış… ya siz de Ataköy’de konforum var diye gerinin, atalarım olayı daha 1780lerde bitirmiş. And olsun gelecek hükümet de o sarayın avlusunda plazma TVlerle multimedya gösteri yapmazsa. Murat demişti dersiniz ! Bu arada restorasyonu beğendim ama etraftaki yapılar ciddi kaynak ihtiyacı içinde.

Arkada inanılmaz güzel bir mezarlık var. Bakımsız biraz. Defineciler sağı solu eşelemiş ama pek zarar vermemişler. Taş işçiliği yine sadeliği ve ustalığı ile göz kamaştırıcı. Başka yerlerde de bebek mezarı gördüm. Ama buradaki çok içime işledi. Bu dünyadan giderken sana verilebilecek hiçbir şeye dokunamayacaksın … Senden geriye üç çiçek kalsın ve yüzyıllar boyu insanlar o taştan çiçekleri taze tutabilmek için gözyaşlarını akıtsınlar. Bu dua tutmuş. O taşa dokunduğunuzda o da size dokunuyor. Küçük bir el geçmişten…

Hava kararmaya yakın aşağı iniyoruz. Doğubeyazıt öğretmen evine. Kaldığımız öğretmen evleri arasında en kötü durumda olan bu. Duş yapmak içimizden gelmiyor çünkü temizleneyim derken etraftaki bakteri zenginliğinden nasibimizi alabiliriz. Yemek için dışarı çıkıyoruz. Burası bir zamanlar elektronik eşya kaçakçılığıyla nam salmış. Aklımızın bir köşesinde öyle bir umut da saklı ama şehirde gezerken anlıyoruz ki, eski kaçakçılığın yerini şimdi plastik Çin malı gündelik ev eşyası, tabak vs. ile kaçak sigara ve çay almış. Hiç biri ilgimizi çekmiyor.

Yine de etraftaki gelir düzeyi ile pek örtüşmeyen bir alış veriş imkanı gözleniyor. Sanırım o da buradaki askeri nüfusun büyüklüğünden kaynaklanıyor. Ana caddede Adidas’tan Vestel bayiine kadar orta ölçeğin üzerinde dükkanlar var. Gece şehir hayatı oldukça canlı. Tatil yerlerindeki gibi sokakta pastane önünde dondurma satılıyor. Suat hepimize dondurma ısmarlıyor ve bu sayede o gece her kes ishal oluyor. Kahvehanler genelde boş, ama internet cafeler daha çok iş yapıyor.

Daha önce söylediğim gibi buralarda adım başı internet cafeye raslıyorsunuz. Çoğu kahvehane gibi çalışıyor ama bizim buralardaki cafelerinde ilim irfan yuvası olduğu söylenemez. Yolda bir dilenci Kürtçe bir ağıt bağırıyor. Türkü desen türkü değil, ağıt desen eh işte ama söylemekten çok bağırıyor. Parayı ver sustur der gibi yan gözle gelip geçeni kesiyor.
Burada tuhaf bir sessizlik var. Çözemedim. Şehir meydanında devbir afiş asıl önce Saidi Nursi sanıyorum ama değil. Ehmedê Xanî adında bir Kürt filozof, onun adına festival düzenlenmiş. Ama festivale dair iz yok. Sadece afiş duruyor. Dediğim gibi tuhaf bir sessizlik.
Yemek yediğimiz lokantanın yanında bir halıcıya girdim, kilimlere bakıyorum. Fiyatlar fena halde turistik. Üstelik halıcı hiç de pazarlığa yatkın biri değil, sanırısın gümüş satıyor.
Burada pek çok dükkanın adı “Ararat”. Ararat Ermeni dilinde Ağrı Dağı’na verilen ad; Urartu’dan geliyor.
Ağrı Dağı Ermenilerin kutsal saydığı bir yer. Denildiğine göre Ervivan’dan görülebiliyormş. Doğrudur çünkü Erivan Doğubeyazıta oldukça yakın. Ermeniler Araratı kutsal sayıp bir kenara koymuş değiller. Günlük yaşam ve siyasetlerine nüfuz etmiş bir konu bu. Orada da pek çok şeyin adının Ararat olduğunu öğrendim. Ararat Konyağı var örneğin, meşhur bir marka.

Ermenilerin dünyaca ünlü lirik şairi Silva Gabudikyan Ararat için “.. ulaşamadığımız bir dağdır Ararat. Biz ondan uzak kaldıkça güzelleşen Hepimizin kalpleri onun dibine gömülüdür” diyor. Ece Temelkuran’la yaptığı röportajda “Küçükhanım, Ararat sizin için bir yükseklik meselesidir. Bizim içinse bir derinlik meselesi!” . Hakkındaki düşünce ve kanaatleriniz ne olursa olsun bir milletin hasretini anlatan ağır ve hazmı zor bir söz. Bizim için coğrafya kitaplarında Türkiye’nin en yüksek dağı diye ezberlediğimiz yere her baktıklarında kendi geçmişlerini görüyorlar.

Ağrı Dağı Doğubeyazıtın hemen dibinde. Doğubeyazıt da rakım olarak oldukça yüksekte olduğundan, dibinden bakıldığında dağın haşmeti pek anlaşılmıyor. Bir de oldukça geniş bir alana yayılmış. Bilmeyen birinin gözü yanılabiilr yan yana fotoğraflarına baksa Erciyes daha yüksek sanabilir. Ama Iğdır Ovasına indiğinizde dağın heybeti ortaya çıkıyor. İlk gün akşamüzeri tepesi bulutlarla örtülüydü. Ertesi sabah zirveyi gördük. Çok etkileyici. Sizi izliyor adeta.

Iğdır ovasına inerken hep aynamda onu seyrederek sürdüm motoru. Bir coğrafya konusunu yanından geçer gibi değil. Etrafındaki yoksulluğu, onu Erivan’dan izleyenlerin imkansız kavuşma özlemlerini ensemde izleyerek indim. Biz oradan geçtikten on gün sonra üç Alman dağcıyı kaçırdılar Ağrı Dağında. Eteklerinden süzülerek Kars’a doğru devam ettik. Biz uzağında geçip giderken, her yerde duymadığımız fısıltılar görmediğimiz gölgeler var. Bize ulaşmayan ama bizden başka da muhatabı olmayan gölgeler ve fısıltılar.

Karslı bir arkadaşım var Metin Çiftçi. Hem SBF’li hem Aydınlıkçı… tadından yenmez yani. Ama “dünya tatlısı” diye bir kategori var ya TV Türkçesinde; onu sollayıp geçecek bir espri zenginliğine sahip. Ansiklopedide “ahlak” maddesinin karşısına bir resim koymak gerekse onun fotoğrafı kavramı tam anlamıyla karşılar… Öyle bir adam. Karslılığını üstü örtülü bir şekilde geçer pek kimse bilmez. Ama konu açıldı mı mutlaka “toyuğun türküsünü” söyler. Toyuğ Azeri Türkçesinde (ya da Azericede) tavuk… Kadının birinin tavuğunu çalıyorlar, o da çalana lanet okuyan ve tavuğa methiye düzen bir türkü yakıyor.
Benim toyuğum ağıdı balam
Derisi dolu yağıdı balam
Dün bu zaman sağıdı balam
Seni yanaşın toyuğu tutan
Oğlanasan toyuğu çalan
Benim toyuğum çil çildi
Kanatları tel tel idi.
Toyuğ değil bir fil idi.
İpin koptuğu yer “o bir tavuk değil fil idi” diyen feryat noktası. Burada gülmemek mümkün değil. Kars ile ilgili aklımdan hiç çıkmayacak üç beş şeyden biri de bu türkü. İhtimal, Metin bu türküyü öğrendiğinde bu çocuklar gibi Kars sokaklarında sümüğünü çekerek top koşturuyordu. Arkadaşımı anarak çocuklarla önce şakalaşıp sonra fotoğraflarını çekiyorum.

Iğdır’ı geçtikten sonra Yağlıca Dağı ve Dumanlı Dağı’nı geçerek Kars’a girdik. Dağların etekleri sarı ve mor çiçek tarlası. Kars’ta şehir merkezine giriş biraz karışık. Şehir dışından gelen yol doğrudan sizi merkeze taşımıyor. Birkaç caddeyi dolanmak, sağa sola sapmak gerekiyor. Şehir merkezinde yoğun bir trafik var ama düzenli. Önce yatacak yer meselesini halletmemiz lazım. Bir pastanenin önüne motorları park edip kendimize çay söylüyoruz. Biz çayları beklerken pastane çırağı elinde tepsi ile önümüzden seğirtiyor, o anda Suat, “hoop” diye bağırıyor. Pastacı çocuk neye uğradığını anlamadan Suat o ne yeni mi çıktı fırından muhabbetine giriyor. İki dakika sonra ılık ılık taze baklavları dilimizle damağımız arasında eziyoruz. Yol yorgunluğundan olduğumuz yerde uyusak yeridir ama öğretmen evini bulmamız lazım. Pastane sahibi genç biri. Tip olarak Nişantaşılı, davranış olarak Parisli (arada birkaç gömlek fark var kusura bakmayın). Uzun saçlı ince yapılı saçlar arkadan kuyruk yapılmış. İçimden “ulen bu memleketin en ücra köşesi diye geldiğimiz yerdeki pastacının kozmetik kültürü beni dörde katlar” diye geçirerek yanına gidiyorum. Hocam öğretmen evi nerede bir de eski kent merkezine nasıl gideriz yürüyerek, diye soruyorum. Öğretmen evini tarif ediyor, yürüyerek gidebilirsiniz motorlarınız burada durabilir diyor. Sonra eski kentin bulunduğu yeri tarif ederken Belediye Başkanı dışarıdan gelen misafire çok önem verir dilerseniz belediyenin telefonunu vereyim oradan yanınıza birini versinler sizi gezdirsin diyor…Bunları söylerken gayet ölçülü ve mesafeli. Adama hocam dediğime pişman oldum ama “Sir” desem de hiç olmazdı.
Öğretmen evi oldukça bakımlı modern yeni bir bina fakat odalar dolu. Bizi odalarda kalmakta olan öğretmenlerin yanına dağıtıyorlar. Vinzez de bir öğretmenle eşleşiyor, oda arkadaşı şakalaşıyor akşam görüşürüz diye.. Akşam maç var Türkiye Almanya yarı final oynayacak.

Güneşin batmasına epey vakit var. Şehri gezmeye çıkıyoruz. Kale oldukça yukarıda bir yerlerde. Ama kale pek ilgimizi çekmiyor. Asıl kalenin etekleri, eski şehrin olduğu yer ve oralarda gezerken eski Kars’ı görmeyi umuyoruz.
Aslında buraları kışın görmek isterdim. Çoğumuzun hafızasına Orhan Pamuk’un romanı ile sığınan bu şehir eminim kışın çok daha güzel. Manuel Çıtak’ın Kar romanı kapağına çektiği fotoğraftaki atmosferi görmek istiyorum aslında. Ama onun için de kışın uçakla gelmek lazım. Ona da ruhum sığmaz, motordan in uçağa bin… giyinik sevişmek gibi bir şey. Kars için bile yapamam. Motorla dünyayı olanca çıplaklığınla kucaklarsın. Otomobildi uçaktı o tür kafeslere girmek suya girip ıslanmamak gibi bir şey… balık adam misali…
Motor demişken Kars’ta gördüğümüz Chopper- Scooter’ı es geçmeyelim. Evet bu yepyeni bir kategori. Biz buralarda enduroydu, chopperdı havamızı atıyoruz ama asıl yaratıcı motorcu Karstaymış; tesadüfen öğrendik. Böyle bir scooter var mı İstanbul'da, sorarım. Yok öyle Noel ağacı gibi her tarafından ışıklar yanan Goldwing’le çıs tak çış tak hava atmak! Bak adam kendi Goldwing’ini kendi yapmış.

Şehrin arka sokakları eski Rus yapılarının en yoğun olduğu yerler. Hekim Evi olarak kullanılan bir bina var. Kendine uzun uzun baktıran cinsten. O bölgede alışık olmadığımız bir ölçeğe sahip. Bulunduğu sokakta meteor düşmüş gibi duruyor. Ama yabancılaştıran bir ölçek değil. Mimarisi sıcak ve sempatik.

Koyu gri taşlar, sert figürlü alınlıklara rağmen Rus binalarında yine de bir insani boyut var. İhtimal harcına votka karışmış. Öte yanda kamu binası olmayan evlerde de bir neşeli durum var. Geniş verandalar, kırmızı, pembe, açık mavi renkli duvarlar.


On iki Havariler Kilisesi diye bilinen bir yapının bahçesine giriyoruz. Restorasyondan çok ıslah çalışması gibi bir şeyler yapılıyor. Geniş sayılabilecek güzel bir bahçesi ve avlusu var. Çocuklar avluda top oynuyorlar. Akşamki maçla ilgili olarak çocuklara laf atıyoruz. Vinzenz kelimeleri anlamasa da mevzuu kapıyor ve çocukları kızdırmak için “ben Alman ben Alman, Alman şampiyon” diyor. Veletler cıvıyor. Sonra onlardan poz almak için sakinleşmelerini bekliyorum.

Akşam maçı öğretmen evi TV salonunda maçı izliyoruz. Aramızda tek Alman var. Belki de o gece için Kars’taki tek Alman. Vinzenz tedirgin. Biz de doğrusu bir tatsızlık çıkar mı diye tetikteyiz. Tetikdeyiz dediğim, sopa yemeye hazırız anlamında. Yoksa elli altmış kişilik kalabalığa kafa tutacak halimiz yok. Maç başlar başlamaz öğretmenler çocuğa dönüşüyor. Kritik pozisyonlarda yerlerinden sıçrıyor, gol attığımızda “laylaylaylay” şarkısını söyleyerek salonu titretiyorlar. İçerde bir salon daha var orada daha büyük bir plazma TV var, orada bayanlar film izliyor. Bu arada alt katta düğün var. Bizim gol yediğimiz anlarda sesimiz kesildiği için akordeon sesi geliyor. Vinzenz Almanya gol attığında önce “yeah !” diye bağırıyor. arkasından akordeon devam ederken İngilizce özür diliyor salondan. Salon Vinzenz’in sevincini saygıyla karşılıyor, biz rahatlıyoruz. Ama son anda son golü yediğimizde içimden Vinzenz’in kıçına bir tekme atmak geçiyor…

0 yorum:
Yorum Gönder