İşte biz de birbirimize söylemesek de, iyi kötü aynı hislerle kendimizi Gürcistan gümrüğüne attık. Yurtdışında motor süreceğiz. Yabancı bir memlekete yelken açtık diyeceğiz… İçeri girerken kendimle kavga edip duruyordum, ne işin var bitti mi Türkiye diye. (Aslına bakarsanız neredeyse bitti benim açımdan) Bu dışavurumcu özentili halimizi kendimce kınıyordum… Ama şimdi bu yazıyı yazarken, fotoğraf seçerken bu tecrübenin biraz daha içerikli olduğuna karar verdim. Öyle, tam bir seyyah beslenmesi ile olamasa da (çünkü dil ciddi problem) bu ülkeden kepçemizin yettiğince bir şeyler aldık. Hiç de azımsanmayacak ölçüde üstelik. O ülkenin ışıklarında kimsenin görmediğini görüp, her kesin gördüğünü görmeden geçtik muhtemelen. Daracık zamana sıkıştırılmış bir gezide insan kendini hızlı okuma kurslarında gibi hissediyor.

Bize yabancı olan, bizi oraya götüren Ekrem’e pek de yabancı değil. O neredeyse ayda bir iki kez girip çıkıyor Gürcistan’a. Benzin ucuz, orada depoyu doldurup Artvin Kafkasör arasında yakıyor her akşam.
Sedat jeep ile giremedi Gürcistan’a; çünkü araç eşinin üzerine kayıtlı. Gümrükte sorun çıkacağı için Ekrem bizimle birlikte motorla gelecek iken, otomobille geldi ve Sedat’ı aldı.

Artvin’de gece Kafkasör yaylasında yemek yedik ve Suat sayesinde DSİ’nin beş yıldızlı otel ayarında misafirhanesinde kaldık. Sonra sabah kahvaltıda neredeyse bir kovan kestane balı yedikten sonra Hopa’ya sürdük. Vinzenz’le ben kelebeklerin peşine takılıp dalmışız, Ekrem bizi uyarıp azmayın burada trafik sakat dedi. Peki madem diyerek efendice Sarp’a gümrük kapısına geldik; orada bizi motorcu dostu Mahmut karşıladı. Hem Ekrem’in arkadaşı hem de motor meraklısı olduğundan gümrük işlerimizi hızla halletti ve biz yaklaşık bir saat içinde kendimizi Gürcistan’da bulduk. Hani Zigana’dan geçmek motorcu için “hacı” olmaksa, yurt dışına çıkmak da “milli” olmak gibi bir şey öyle bir heyecan içindeyiz. Gümrükten geçtikten sonra ilk iş para bozduyoruz. Para birimi “lari”. Dolar gibi her banknot aynı boyda ister 10’luk ister 1’lik olsun aynı.

Batum’a doğru sürmeye başlıyoruz. İlk önce alfabesi gıdıklıyor Gürcistan’ın. Öyle hiçbir şeye benzetemediğimiz harfler eğri büğrü. Bir süre sonra göz alışıyor. Neyse ki çoğu levha altında Latin harfleri de var. Önce benzin alacağız. Benzinliklerin bir kısmı terkedilmiş izlenimi veren metruk yerler bir kısmı biraz daha düzgün. En azından bir şirket ismi var. Yirmi küsur lariye depolarımızı doldurup Batum’a ilerlemeye başladık. Batum Sarp arası bir saat sürmüyor. Şehre girer girmez Ekrem bizi önce kalacağımız apart otele götürüyor. Ev ile pansiyon arası bir yer. En önemlisi motorları kapalı bir bahçe kapısının arkasına park edeceğiz.

Gürcistan asabi bir ergen ! Ne zaman güleceği, ne zaman ağlayacağı belli olmayan, tepkileri abartılı bir isyankar oğlan çocuğu gibi. Yolda ilerlerken tuhaf tepkiler alıyoruz. Bağırarak birileri kendi yerini belli ediyor ya da el sallayarak selam veriyor. Ama her kes bizi fark ediyor. İlk günün sonunda anladık ki, Gürcistan’da motor yok. Bizi görenler UFO görmüş Cem Yılmaz moduna giriyorlar, bir heyecan bir coşku… Bir yerde durduğunuzda motorların etrafına toplanıyorlar. Sizi pek kale almıyor, kendi aralarında konuşuyorlar.

İlk gün Batum’da yatacağız ve Batum civarını gezeceğiz. Batum zaten Sarp kapısına yakın. Şehrin içinde birer bira içerek Karadeniz’in güney batı sularına paralel sürmeye başlıyoruz ve Poti’ye kadar çıkıp geri Batuma iniyoruz. İlk günkü gözlemler izleyen günlerde edindiğimiz izlenimi değiştirmiyor… Dehşetli bir gelir dağılımı eşitsizliği ve aynı şiddette bir tüketim açlığı var.
Bizim Türkiye’de görmeye alıştığımız BMW, Mercedes, Suzuki jeepler var. Ama yollarda tek tük görüyorsunuz onları. Yollarda daha çok orta halli Opeller ve bol bol Lada’lar var. Eski otomobiller çoğunlukta. Dikkat çekecek oranda bazı araçların ön ya da arka tamponları yok. Çünkü ülkede yan sanayi, servis Hak getire. Yurt dışından gümrüksüz araç alıyorlar ama yedek parça yok. Bu yüzden oto hırsızlığı had safhadaymış. Komşunun aynasını söken kendi arabasına takıyor, ertesi gece komşunuz sizin silecekleri yürütüyor… Böyle kara mizah bir durum.
Kimi zaman insan şöyle düşünüyor Küba + Adana + Karadeniz + Ortodoksluk + Rus Etkisi + Yeni Yetme Siniri….kaynat kurut.. al sana Gürcistan… Hafiften bir Adana bıçkınlığı var her yerde. Her kes fena halde erkek fena halde delikanlı. Kızlar da öyle. Motorda giderken adamın gözünün içine bakıyorlar. İnsanlar çoğunlukla ya devasa bloklarda ya da geniş sokaklara yayılmış bahçeli tek veya iki katlı evlerde oturuyorlar.


Bu yapılar iç içe. Her iki tür yapıda Rusya dağılmadan önceki dönemden kalmış. Belki biri işçiler diğeri yöneticiler içindi. Dikey binalar şu anda ciddi düzeyde bakımsız. Sıvalar dökülmüş. Her bir balkonda çamaşırlar asılı. Kimi balkon kapısını pimapen yaptırmış ama yan sokaktaki tek ve iki katlı evlerin belirgin üstünlüğü var.

Poti’ye kadar gidip geri geldik. Yolda trafik bizim buralarla karşılaştırılınca oldukça “farklı”. Farklı çünkü trafik ışıklarındaki yeşil yeterince yeşil, kırmızı yeterince kırmızı değil… en azından bazıları için. Adam, kırmızıyı yeşili pek takmıyor… kafası güzel… bütün renkler pembe onun için. Sollama yapılmayacak yerde solladı ve karşıdan da bir arabamı geliyor, sollanan araba biraz sağa kayıyor, karşıdan gelen biraz kendi banketine kayıyor, ortadaki geçiyor. Ne bağrış çağırış, ne el kol hareketi yok, her kes memnun. Trafiğin işleyişini bir kez kapınca sıkıntı çekmiyorsunuz. Ama kavga edip üç günlük ziyarete geldiğiniz elin memleketini düzeltmeye kalkmayacaksın tabi. Ortam buysa ben de uyarım diyerek ver gazı. Kullandığın araca hakimsen kolay kolay kaza yapmazsın çünkü çoğunluk iyi araç kullanıyor.
Direksiyon hakimiyeti iyi.

Poti’ye kadar bir sürü kasaba geçtik. Çoğu birbirine benziyor. Sokaklarda ve kapı eşiklerinde hep insan kalabalıkları var. Kimi yerde satranç oynayanlar, kimi yerde sohbet edenler…. Hep bir canlılık var… Ama o canlılığın üzerinde neredeyse elle tutulur bir hoşnutsuzluk dalgası bütün kasabaların üzerinde nemli bir bulut gibi örtüyor. Bu kadar çok insanın sokaklarda olması işsizliğin olduğunu gösteriyor. Belirgin bir yoksulluk var ama tuhaf bir şekilde yer yer lüks vahalarla karşılaşmak mümkün… Yolda boş bir arazi yanından geçerken Sovyet zamanından kalma heykeller çarpıyor gözümüze. İlki su sporlarında madalya getirmiş bir kasabaya dikilmiş. Diğer ise Roma desen Roma değil, Antik desen Antik değil bir Rus kibirlenmesi…

Tipik bir Sovyet imgesi. Dev kaslı ve kararlı atların çektiği bir iki tekerli arabada, bir kahraman asker (hadi Romalı diyelim) Karadeniz’in sularına derin derin bakıyor… Sosyalist tahayyülün beceriksizler elinde un ufak oluşu gibi, o dönemin iktidarının kararlı ve güçlü iradesini simgeleyen bu heykel de doğa şartlarına dayanamayarak bir sırtından yırtılmış. O yırtıktan tarihin kim bilir hangi umutları göz yaşı olmuş akıyor.
Akşamüzeri Batum’da liman etrafında çok geniş bir alana yayılmış olan parkta gezindik. Güneşin batmasıyla beraber Batum bir liman şehri olmaktan çıkıp bir çocuk parkına dönüşüyor. Her sokakta, her köşe başında bir ışık şenliği başlıyor. Gün batarken limandaki deniz feneri bulurların kırmızı ile kendi kırmızısını yarıştırıyor

Limanda gezinerek kendimize akşam yemeği için hesaplı bir şeyler organize etmek için sokak içlerinden alış veriş merkezine doğru ilerliyoruz. Peynir, domates ekmek bir şeyler alıp apart otelde yiyeceğiz. Arada hem mideyi rahatlatmak hem de cüzdanı fuzuli yere yormamak için bu tür çözümler işe yarıyor.

Alışveriş yapacağımız markete giderken yine bir ışık şenliği içinden geçiyoruz, eski yeni demeden güzel kendilerince güzel buldukları bütün binaları ışıklandırmışlar. Tripodsuz çekim yaptığım için mecburen asa’yı yükselttim, bu yüzden fotoğraflar biraz grenli. Siyah beyaz olsa karizma olur ama renklide kusur hanemize yazıyor.


Oldum olası gece fotoğrafını severim. Bir de çekmeyi becerebilsem… Fakültede bir kız arkadaşımız vardı, Janset. Bir buçuk metreden hallice ve kilolu. Basket topundan tek farkı Janset’in aynı zamanda konuşabiliyor olmasıydı. Ama ne zaman maç yapılacak olsa o kendini orta yere atar, onu takıma almazsak hayatı burnumuzdan getirirdi. Benim gece fotoğrafçılığım da aynı hesap. İdare edin.


Gece otel lobisinde gırgır şamata ile geçti. Zaten saat ilerlemiş olduğu için kimsede yemeği (kayıntı da denebilir) beğenmeyecek hal yoktu. Bu güne ilişkin macerayı kapatmadan Gürcistan’da çiçek ticaretinin gözde olduğunu hatırlatarak ışıkları söndürelim. Çoğunlukla kadınlar köşe başlarında, ya da bazı an eline aldığı bir iki cılız demeti satarak başkalarının hoşnutluğundan bir sıcak çorba üretme peşindeler. Keder yoksulluğun kardeşidir. Çiçek satanların yaptıkları işle kendileri arasındaki uzun mesafeye şahit olmak ise başka bir keder.

Batum’da sabah kahvaltısı için bir yer bulmak hem zaman kaybettirecekti hem de şehrin içinde kaybolmak istemiyorduk. O yüzden Poti’ye doğru yola koyulduk. Batum Poti arası İstanbul Silivri arası gibi. Sözüm ona şehir dışındasınız ama meskun mahalden hiç çıkmıyorsunuz. Hep yerleşim yerleri içinden gidiliyor. Arada bir iki boşluk var ama araç kullananlar için hiçbir şey fark etmiyor. Onlar zaten etrafta hiçbir şey hiç kimse yokmuş gibi davranıyorlar. Bu tür yerlerde yüksek devirde motor kullanmak hayati önem taşıyor. Çünkü fren yapmak zorunda kaldıysanız baştan kaybettiniz demektir, o yüzden iyi gaz vererek kurtarabilirsiniz. Batum’dan çıkıp bir saat kadar sürdükten sonra bir kasaba içinde kahvaltı edebileğimiz bir yer bulduk. Yol kenarında bahçeli bir ev. Birkaç masa var. Kahve sandiviç var mı diye sordum. Haçapuri diye cevap aldım. Bu bildiğimiz yumurtalı kaşarlı pidenin Gürcü kuzeni. Hamuru daha kalın. Hamurdan küvet yapıp içine yumurta kırıyor sonra da üzerine tereyağı koyuyorlar. Hani kolestrol, ürik asit sorunlarınız varsa tavsiye ederim. Biz haçapurilerimizi beklerken etrafta çok sayıda çocuk olduğunu fark ettik. Önce iki üç kişiydiler, sonra aynı yaş gurubundan on, on beş çocuk oldular.

Behlül çocuklarla bir oyun oynuyor. Kazanan kaybedene ceza verecek. Bu arada, bize kahvaltı hazırlayan hanımın aslında dans okulu işlettiğini anladık. Bu arada bütün iletişim “hiçbir dilde” yapılıyor. Çünkü hanım İngilizce bilmiyor, Türkçe sadece sayı saymayı biliyor, bizde de Gürcüce yok. Ama anlaşılıyor işte. Birbirini dinlediğin zaman başka dilleri konuşsanız bile karşınızdakini anlayabiliyorsunuz.
Oyunda ilk kaybeden çocuklar oluyor ve ceza olarak bize bir dans gösterisi yapıyorlar. Cezadan çok ödül gibi onlar için; çünkü çok eğleniyorlar dans edip şarkı söylerken.

İkinci kaybeden ise Behlül oluyor ve o da ceza olarak çocuklardan birini motorla bir iki kilometre gezdiriyor. Bu çocuk için çok hoş bir şey olsa gerek çünkü ülkede neredeyse hiç motosiklet yok.

Laneti diye bir kasabadan geçiyoruz. Sağ tarafta bir mezarlık görüyorum. Gurup sürüşünde en önde olduğum için zınk diye duruyorum. Arkamdakiler “manyak! yine mezar gördü!?” diye içlerinden söyleniyorlar hissediyorum. Ama nazımı çekerler, zaten arkadaş dediğin biraz da dayanmak için her yere taşıdığın duvar değil mi ?

Mezarlıktaki resimler resim değil birer canlandırma çabası adeta. Kimi büyütülmüş fotoğraf, kimi yağlı boya tablo kıvamında çalışmalar. Ölümü reddeden figürler. Anadolu’daki mezar taşları ile karşılaştırınca buralarda insanların tevekkül adına kendi batılarındaki medeniyetten öğrenecek çok şeyleri olduğu açıkça görülüyor.
Yolumuzun üzerinde görmeye değer Kutaisi ili var ama Gori’de zaman geçirmek istediğimiz ve Tiflis’e makul bir saatte girmek istediğimiz için Kutaisi’yi pas geçiyoruz. Yolda Kareli yakınlarında bir tünel geçitle karşılaşıyoruz. Tünelin hemen yanından, dağ yolu geçiyor. İki seçenek var. Ya tünelden geçerek kolayca ilerleyeceğiz ya da dağa çıkıp manzara ve viraj tadacağız. Dağ yolu ile tüneli haritadan karşılaştırmaya çalışıyoruz. O arada yanımıza tuhaf kadın şapkası takan bir adam geliyor. Yüzü ifadesiz. Hem fotoğraf makinesine hem motorlara aynı tuhaflıkta bakıyor, ikisini de daha önce hiç görmemiş gibi. İlginç olan daha önce hiç görmediği şeylere karşı saf bir meraksızlık yansıtabilmesi. Böyle bir kayıtsızlık ancak insanının kendini kendi dünyasına gömmesi ile mümkün. Bunu mümkün kılan da muhtemelen, dünyaya ilişkin bütün ilgisini yoksulluğun isyankar peçesi ile örtmüş olması. Ben fotoğrafını çekerken ne olduğunu anladığını sanmıyorum.

Derdimizi anlatmaya çalışıyoruz, yukarıdan kaç kilometre tünelden kaç kilometre. Bu cümleyi anlatabilmek neredeyse on dakikamızı alıyor. Adam sonunda ne dediğimizi anlıyor ve kayıtsız bir soğuklukla eliyle beş işareti yapıyor. Zaman kaybettirmeyeceği için dağa çıkıyoruz ve tünele girmiyoruz.

Gori’ye yaklaşırken bir kasabadan geçiyoruz. SSCB döneminden kalma devasa bir üretim tesisi var. Muhtemelen “ağır sanayi” tesisi. Marksist yabancılaşma teorisinin öğrettiği şeylerden biri de üretim sürecini insanileştirmek.

Dev üretim bantlarında hep aynı hareketleri yaparak önünü ve sonunu göremediği üretim sürecinde yaptığı işe yabancılaşan işçinin yabancılaşma duygusunu azaltmak için fabrikanın çeşitli yerleri insani unsurlarla bezenmiş. Bunlardan biri de duvar resimleri. Yabancılaşmayı önlemek için yine işçi sınıfını ve “mücadeleyi” fetişleştiren kadın erkek figürleri resmedilmiş. Duvar tutmamış renkli sıvaları ve dökülen parçaların ardından ölü hücreler gibi beyaz tuğlalar çıkmış ortaya… Sosyalist ikonografinin sayısız örmekleri eski SSCB’nin içlerine doğru kim bilir daha ne zavallı hallere düşmüş. Bunları görmek içimi acıtıyor. Çünkü “daha iyi bir dünya” için mücadele eden milyonlarca insanın zihin duvarları da aynı durumda yaşadığımız dünyada… Pek çok insan inandığı dünyayı terk ederek, kapitalist dünyaya iltica etti. Ve bütün dönmelerin fanatik olduğu gerçeği burada da kendini gösterdi... İltica ettikleri yerin gerçek sahiplerinden daha fazla sahiplendiler özgür dünya denilen o karanlığı… Kim bilir, belki bazıları için fikren ait olmadığın bir dünyada cismen var oluşunu sürdürebilmek için, böyle bir inkar ve kabullenme diyalektiği geçerli. Gori’ye doğru giderken aklımdan hep bunlar geçiyor. Gori özel bir yer çünkü sosyalizmin büyük müteahhitlerinden (mimar olamayacak kadar kaba yöntemlerle iş yapardı) Stalin burada doğmuş. Gori’ye gelmeden önce Suat’la ikimiz “hepimiz Stalin’iz” diye iki kağıt hazrıladık, heykelin önünde öyle resim çektireceğiz. “Hepimiz Staliniz”.. hepimiz iki kişi… Bu işin gırgırı; Stalinist değilim ama Troçkist hiç değilim. İkisi öteki tarafta eminim hala tepişip duruyorlardır. (Bununla ilgili esprili fotoğralar da var elimde ama ben bu satırları yazarken Gori Rus bombardımanı altında. Bu yüzden o düzeyde esprili bir anlatıma girmek orada can korkusu yaşayan hiç tanımadığım insanlara saygısızlık olacak gibi geliyor şimdi)

Motorları müzenin arka bahçesine park ediyoruz. Bekçi kılıklı iki güvenlik görevlisi motorların başında beklemek için beş Lari istiyor. İki Lari verip adamları başımızdan savıyoruz. Stalin’in doğduğu evin bulunduğu yer müze haline getirilmiş. Ev dediğim neredeyse tek oda gibi bir yer. Üzerine yağmur ve kara karşı kapatmışlar. Bir kibrit kutusunu mermer bir muhafaza içine almışlar sanki…Evin fotoğraflarını çekerken birden şeker kokulu bir gürültü yaklaşıyor: Çocuklar… İlkokul öğrencisi yaşlarında yirmi otuz kadar çocuk başlarında birkaç öğretmenle birlikte müzeyi geziyorlar. Tarihlerinin bu inanılmaz adamını öğretmenler onlara nasıl anlatıyor acaba merak ediyorum… Ve şimdi o çocuklar nerede uyuyor. Yaklaşık beş gündür bombalandığı için Gori terkedilmiş durumda. Birkaç yaşlı dışında kimse kalmadı diyor gazeteler. Daha bir ay önce fotoğraflarını çekerken göz göze geldiğim çocukların uykusu savaş uçaklarının gürültüsü ve bombalarla bölündü. Rusya Stalin’in kentini bombalıyor… Üzerine şarapnel saplanmamış hiçbir hayalimiz kalmadı. Bu nasıl bir dünya oldu böyle diye insan düşünmeden edemiyor.

Müzeden çıkarak Gori’den ayrılıyoruz. Tiflis’e yaklaşırken yaklaşık kırk kilometrelik anlamsız bir otobana giriyoruz. Belli ki şehrin prestiji için bir otoyol projesi ihtiyacı olmuş ama ödeneksizlikten sadece yolu refüjle ikiye bölen bir sözde otoban yapmışlar. Son derece tekinsiz ve kötü bir trafik akışına kendimizi bırakıp biraz da sürat yaparak Tiflis’e yaklaşıyoruz. Bu tür yollarda ağar gitmek son derece tehlikeli oluyor. Kontrolü kaybetmeden genel akışa kendini uydurmak gerekiyor. Tiflis girişinde Kral David’in heykeli var. Gürcüler kendileri dışında neredeyse hiçbir milleti sevmiyorlar. Ne Azerileri, ne Türkleri, ne Ermenileri. Ama kendilerine karşı komik sayılacak düzeyde bir hayranlıkları var; erkeklerin yarısının adı Dadi ya da David. Şehir merkezinde bu kez oldukça uzun bir sütun üzerinde David heykeli var. Gürcistan’ın efsanevi kurucusu bir ejderhanın boğazından içeri mızrağını sokuyor… Bu kent heykelleri çok şey söylüyor toplumlar hakkında. Sadece bir kent dekoru değil, o toplumda yaşayan insanların belleğini canlı tutmaya adanmış. Dahası o belleği biçimlendirmeye soyunmuş bir sosyal mühendislik işi bunlar…


Topluma ezberletilen tarih ne olursa olsun, insanlar o günü yaşıyor… ama o günün imkanları geçmişin ezberi ile. Bu yüzden, zihinleri toplum mühendislerinin ezberleri ile doldurulmuş pek çok ülkede olduğu gibi burada da insanlar fakir ve gururlu…

0 yorum:
Yorum Gönder