O zehirli kaşıntı değil sözünü ettiğim.

29 Aralık 2008 Pazartesi

HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 7. bölüm)

Tiflis’te konaklayacak yer bulmak çok ciddi sorun oldu. Vinzenz daha önce internette şehir merkezinde bir otel bulmuş ama tek kişi için vaktiyle yaptığı rezervasyona karşı biz beş kişi gelince o otelde kalamadık. Şehir merkezinde her baktığımız otel pahalıydı ve otoparkı yoktu. Sonunda akşam hava karardığı sırada şehre sekiz on kilometre mesafede otoparkı olan bir otel bulabildik. Daha çok “saatlik konaklamalar” için kullanılan bir yer. Artık çok da seçme şansımız olmadığı için kaderimize razı olup odalara yerleştik. Akşam küçük bir yürüyüş ve yemek sonrası uykuya teslim olduk.

Photobucket

Tiflis’e kadar her gün motor üzerindeydik. Bir gün hiç motor kullanmadan yürüyerek gezmeye karar verdik. Şehir derli toplu olduğundan ve elimizde iki iyi kent haritası oluğundan görmek istediğimiz yerleri bilerek yürüyerek epeyi yer gezdik. Kent merkezinde sabah kahvaltısı yaptıktan sonra sokak aralarından geçerek yürümeye başladık. Sokak araları turistik broşürlerde gösterilmeyen bir zenginliğe sahip. Sokaklarda daha hakiki şeyler görebiliyorsunuz. Mesela dirseklerinin altına koyduğu minderle etrafı seyrederek sigara içen birinin kedisiyle birlikte yaşadığı küçük keyif anına tanıklık edebiliyorsunuz. Nereye giderseniz gidin bence en önemli şeylerden biri, insanları kendi halinde oldukları ortamda gözlemleyebilmek.

Photobucket

Gürcistan yoksul bir ülke olduğundan SSCB zamanında yapılan kent dekoru dışında pek de yeni bir şey yapılmamış. Ama Tiflis başkent olduğundan biraz daha şanslı bu konuda. Sağda solda, küçük gösterişsiz ama estetik kent dekorları var. Küçük bir meydanda neşeli bir havuz, çevresindeki heykellerle dikkatimizi çekiyor.

Photobucket

Orada biraz soluklanıp sokaklar arasında ilerlemeye devam ediyoruz. Evler ve avlular hüzünlü bir pejmürdelikle yaşamı kucaklamış, kendince tansiyonlu bir kent yaşamını sırtlamış insanları barındırıyor. Çamaşırlar balkondan balkona kadınların gururu olmuş sallanıyor. Evler ne kadar döküntü olsa da o döküntülüğe tezat bir otomobil zenginliği var.

Photobucket

İnsan kendini bir an Balat’ta yürüyor sana bilir. Nitekim birazdan Eminönü’ne çıkıp işportacılarla karşılaşacak gibi oluyorsunuz. Mendil satan ve günlük kazancı bu tezgaha bağlamış kadınları objektifimize konuk ederek devam ediyoruz gezinmeye.

Photobucket


Sağda solda küçük kiliseler var. Ama mimari olarak çok da ilgi çekici değil. Yine de turistik bir arsızlıkla her bulduğumuzu fotoğraflamaktan geri durmuyoruz. Asıl görmek istediğimiz Ortodoks dünyasında önemli bir yeri olan Svetistskhoveli Katedrali. 11. yüzyıldan kalma, halen ibadete açık ve görkemli bir katedral.

Photobucket

Photobucket

Geniş ve yeşilliklere boğulmuş bir avlusu var. Girişindeki yürüyüş yolu Gürcistan için masraflı sayılacak bir prestij projesi olmuş. Şansımıza günlerden Pazar ve ayine yetiştik. Ortokdoks dini ayin ritüeli etkileyici. Papazlar ve diğer görevlilerin kıyafetleri, törendeki rolleri benim gibi ilk kez izleyen biri için çok ilgi çekici.

Photobucket

Her kıyafet ve renk belli ki bir dereceye karşılık geliyor. Etrafta çoluk çocuk mahşeri bir kalabalık var. Kimi mum dikiyor kimi törensel biçimde dua eden din adamlarını izliyor. Herkes çok saygılı. O kadar saygılılar ki şakur şukur fotoğraf çekmeme rağmen hiçbir görevliden uyarı ya da ters davranış görmedim. Duaları dinlerken insanlar bazen diz çöküyor, bazen istavroz çıkartıyor, bazen de duvarları öpüyorlar.

Photobucket


Photobucket

Kentin eski bölgesinde ve yüksek bir mevkide olan katedralden aşağı doğru yürüyerek inmeye başladık. Sıcak ve yürüyüş ayaklarımız yorulduğu için bir yerde bira içtikten sonra yine devam ettik. Bu kez Kuru Köprü diye bir bölgeye gittik. Takma dişten otomobil antenine kadar her şeyin satıldığı bir bölge. Satıcılar çoğunlukla kırk yaşın üzerinde. Önemli bir kısmı sarhoş. Kimi ayık kalanlar satranca oturmuş vakit geçiriyor.

Photobucket


Kırık mercekten tutun, dağılmış elektronik kitlere kadar her şey var. Bizim buralarda da satılan; Rus askerlerine ait madalyalar, askeri kıyafetler en sık rastlanan eşyalardan. Ama en ilginç tezgahlardan biri tıbbi malzeme satılan tezgahtı.

Photobucket

Köprünün altında ise farklı bir Pazar kurulmuş burada sanatçılar eserlerini sergiliyorlar. Belki yabancı olduğumuz için söyledikleri fiyatlar bana biraz yüksek geldi. Güzel işler var ama hem pahalı hem de motorda taşıma imkanım yoktu.

Photobucket

Köprünün tam üzerinde ise bambaşka bir Pazar var: İnsan pazarı… Burada iş arayanlar ellerinde tuttukları kağıtlarla iş arıyorlar. Yaşlı kadınlar özellikle dikkat çekiyor. Sabırla oturuyorlar. Burada fotoğraf çekerken biraz geriliyorum. Çünkü işsizlik dünyanın her yerinde insanları hırçınlaştıran bir şey. Ama öyle etkileyici ki bunları çekmemek o insanlara haksızlık.

Bir ülke hakkında bildiklerimiz çoğunlukla bilmemiz istenen şeyler. Eğer oraya gidip gündelik hayatın karmaşasına tanıklık ediyorsanız bu tanıklığı belgelemek biraz bu dünyaya olan borcunuz oluyor.

Photobucket

Sadece iş arayalar değil aynı zamanda ayak üstü bir borsa izlenimi veren tezgahlar var. Bir adam sıkılmış bir ifadeyle kadınlarla pazarlık ediyor. Bir yerlerde satılık bir şeyler var, ya da bir yerlerde birileri bir iş yaptırmak istiyor.

Photobucket

Dünya, her coğrafyada aynı acımasızlıkla kendi etrafında dönüp duruyor ve insanlar kendi dünyalarında aynı çaresizlik deviniyorlar… İnsan pazarlarında, döküntü eşya tezgahlarında kırılan hayallerini, ibadethanelerde parlattıkları umutlarla yeniden şişiriyorlar…

Photobucket

Kuru Köprü’de kurulan tezgahlardan neredeyse kimse bir şey almıyor. Her kes birbirinin tezgahını göz ucuyla izliyor ama kimsenin kimseyi kıskanmasına sebep olacak bir canlılık yok.

Kuru köprüden ayrılıp Botanik Park’a yürümeye başlıyoruz. Bir ara gurubumuz dağılıyor. Önce Behlül kayboluyor. Bir saat sonra onu buluyoruz. Hep birlikte Botanik Parka yürürken bu kez de ben ve Behlül diğerlerini kaybediyoruz. Botanik Parka ilerlerken caddelerden birinde “neşeli” bir mekan gözümüze çarpıyor.

Photobucket

Belli ki geceleri saçtığı neşe gündüze göre daha fazla. Siyah elbiseli iki hatun ve duvardaki dudak resmi çok fotojenik; bir de o ağaç orada dikili olmasaydı çok iyi olacaktı.

Botanik parka gittiğimizde yol üzerinde bir cami gördük. İnşaat halinden yeni kurtulmuş ama hala sağında solunda işçiler çalışıyor. Hepsi Türk. Bir su içiyoruz orada. Botanik Parka geldiğimizde benim pilim bitti. Daha yürüyecek halim kalmadı ve Behlül’ü azad ettim. Sen git dolaş ben oturuyorum dedim… Behlül gitti gelmez… Ben unutmuşum bu adamın ağaç fetişi olduğunu. Elma yese koçanını toprağa gömer; ağaç çıkar belki diye. Öyle arıza adamlarla geziyorum yani; ama her birinin arızasından yaşam fışkırıyor. Bakar mısınız şunların güzelliğine.

Photobucket

Artık çok uzatmış olduğumun farkında olarak dönüş yolunu özetlemeye çalışayım.

Tiflis'ten yola çıkarak Trabzon'a uzunca sayılacak bir parkur yaptık. Zihni Ağabey kızının düğünü, Behlül uzmanlık sınavı için zaten bir an önce Ankara'da olmak istiyorlardı. Onlara gaz açtırmak sorun olmadı. Tiflis'ten Trabzon'a yer yer yağmurlu bir sürüş yaparak geldik. Batum'da son kez depolarımızı ucuz benzinle doldurduktan sonra, Sarp kapısından geçtik. Sahil boyu Trabzon'a doğru sürerken dağlardan denize doğru şelaleler aktığını gördük. Meğer bir gün önce çok ciddi yağmur basmış buraları. Diğerleri Ankara'ya devam edeceğinden Suat'la niyetimiz Ayder'e çıkmaktı ama yukarılarda yol ve havanın elverişsiz olduğunu öğrenip Trabzon'a devam edip orada konakladık.

Ertesi gün hava günlük güneşlikti. Bu durumda "hac yolu" farz oldu ve yönümüzü Zigana Geçidi'ne çevirdik. Yol boyu yeşillikler ve mor çiçek tarlaları arasından Hamsiköy'e doğru sürmeye başladık. Uzaklarda bir yerde sanki yere serilen mor bir halı ametist bahçeye dönüşmüş, Aralarda. İnsanın içinden üzerine uzanıp o eflatun denizde kaybolmak geçiyor. Virajlarda ametist bahçe bir görünüp bir kayboluyor.... uzak...

Photobucket

Zigana yolu yeni yolu yukarıdan gören bol virajlı, bozuk satıhlı, trafiğin neredeyse bir kaç traktör ve köyden kasabaya inen üç beş otomobille sınırlı olduğu güvenli bir yol. Satıh yer yer kötü olduğundan ve manzara insanın içindeki "viraj yapma" hevesinin önüne geçtiğinden ağar ağar sağı solu seyrederek Hamsiköy'e ulaşıyoruz. Adı gibi kendi de komik bir köy. Sütlacı tüm Türkiye'ye nam salmış. Aşağıdaki yeni yol yapılmadan önce burası daha çok insan ağarlarmış. Şimdilerde eskisi kadar hareket yok ama yine de bazı gurme guruplar buraya sütlaç yemeye geliyormuş.

Photobucket

Önce kuru fasulye pilav yiyerek karnımızı doyurup sonra da meşhur sütlaçtan yedik. Lezzet konusunda zaten Gürcistan'da kaşarlı haçapuri ile köreldiğimiz için memlekette ne yesek derin bir ohh çekiyoruz. Ama sütlaç gerçekten güzel. Bize servis yapan 17-18 yaşlarında iki kız kardeş lokantayı çekip çeviriyorlar. Suat tuvaletin yerini sordu, o geldikten sonra ben Suat'a sordum. Sağdaki kapıdan gir dedi. Sağdaki kapıdan girdim, karşıma merdiven çıktı. Merdivenden yukarı çıktığımda tuvaletin yerini arıyorum ama bir tuhaflık var. Burası fazla domestik fazla eviçi bir mekan. Pek öyle lokanta tuvaleti gibi değil. Sonra bir aralık kapıdan kafamı uzattığımda tuvaleti buldum. Gördüğüm manzara karşısında kasıklarımdaki basıncı unutup fotoğraf makinemi almak üzere koşar adımlarla aşağı indim. Kapıdan çıkarken kızlardan biri beni gördü ve "yanlış girmişsiniz orası bizim ev" dedi. Ben de özür dilkeyip tekrar yanlış yapmak zorundayım izin verirseniz o tuvaletin fotoğrafını çekmek istiyorum dedim. Kız kısa bir duraksama geçirdi. Oğlumun taktiğini uygulayarak kıza bir "yavru köpek bakışı" attım ve lütfen, dedim. Bunu yapmazsam çok üzüleceğim, diye ekledim. Kız peki dedi. Makineyi aldığım gibi merdivenleri uçarak çıktım ve tuvaleti çektim....

Photobucket

Bu tuvaletin esprisi gezinin zirve noktalarından biri oldu. Döndükten sonra üyesi olduğum fotoğraf gurubuna attım, şu anda o tuvalet dünyayı dolaşıyor.

Niyetimiz Zigana'dan indikten sonra Mesudiye'de benim köyüme uğramaktı. Ancak yol o kadar güzel ki, sık sık mola verip oksijen çekip etrafı seyrederken varış saatimizi kaçırdık. Mesudiye'ye doğru yaklaştığımızda hava kararmaya yüz tutmuş ve oldukça serinlemişti. Köye (eski adı Yaztura, şimdi Yeşilçit) giden yol ayrımına geldiğimde bu saatte gitmenin anlamı olmayacağına karar verip Mesudiye'nin içine doğru gaz açtım. Geçen yıl köye gitmiştim, bu yıl da Mesudiye'de konaklayalım dedim. Mesudiye'de yatabileceğimiz tek yer belediyeye ait bir konuk evi. Bin bir zahmetle oradan bir oda ayarlayabildik kendimize. Oda normal bir evin salonu büyüklüğünde, içinde yan yana yerleştirilmiş iki tane çift kişilik yatak var. İnsan tuhaf oluyor. Yine de manasızlık içinde mana aramaktan vaz geçip yerleştik. Tuvalet ortak kullanımda. Banyo da öyle. Suat'la karnımızı doyurup avuç içi kadar kasaba içinde gezinmeye başladık. Kasaba; eni konu bir cadde, kasabanın içinden akan bir nehir ve şehir meydanı denebilecek bir açık alan ve bunlardan dağılan sokaklardan ibaret. Dolaşmaya başladığımızda tuhaf bir meyhane bolluğu olduğunu görüyoruz. Meyhaneden çok birahane denebilir. Yapacak bir şey yok. Vakit geçirmek için birahanelerden birinden içeri dalıyoruz. İçerideki sigara dumanı haşare öldürücü düzeye gelmiş, kapıya yakın bir yere oturup iki bira söylüyoruz. İçeride bir kaç kişi demleniyor, ama kimse kendi halinde değil. Herkes birbirine laf atıyor, sataşıyor.

Photobucket

Dağına başında üç beş bin kişinin yaşadığı yerde bu içki kültürü gerçekten hayret verici. Ortamda sıkı sarhoşlar var ama bizim olduğumuz saatlerde tatsız hiç bir olay olmuyor. Aksine bir kolektif neşe yaratma çabası var. Bunun başını birahane sahibi çekiyor, herkese sataşıyor. Yanımdaki masada biri türkü söylemeye başlıyor. Yüksek perdeden güzelce sayılacak bir sesi var. Her söylediği şarkıdan önce ısrarla "ağlamayacaksınız bak!" diye etrafı uyarıyor. Sonra da daha önce hiç duymadığım yetim türkülerinin, sevda ağıtlarının fitilini yakıyor. Dinleyenler efkarlanıyor ama her gözyaşı düşme ihtimali cıvık bir espri ile bastırılıyor. Bir süre sonra yanımızdaki kalabalığa biz de katılıyoruz. Sohbet ederken Yazturalı olduğumu öğreniyorlar, ve samimiyet biraz daha hakiki bir boyuta yükseliyor. Geceyi burada tamamladıktan sonra kelimenin tam anlamıyla "bitli" otelimize dönüp yatıyoruz.

Photobucket

Ertesi sabah Mesudiye'den Ordu'ya, Ordu'dan sahil yolundaki meşhur virajları alarak Ünye'ye geçiyoruz. Oradan da Tokat.

Photobucket

Photobucket

Suat konaklamamız için Tokat'ta DSİ misafirhanesini ayarlıyor. Misafirhane villa yavrusu bir şey. Bir gece önceki bitli palastan sonra ilaç gibi geliyor. Suat nasıl becerdiyse gecemize el koyacak olan biri ile tanışıyor ve adam bize Tokat kebabı yedirmek için taklalar atarak önümüze düşüyor. Aşırı bir ilgi ve aşırı bir muhabbet ortamı var. Benim kafamda ise Tokat'ta yaşayan fotoğrafçı arkadaşım Murat Oruç'la buluşmak var. Ancak bize tokat kebabı yedirmeye azmeden arkadaş bizi öyle bir esir almış vaziyetteki kaçamıyorum. Kebap için alış veriş yapıyoruz. Eti onun gösterdiği yerden aldıktan sonra bu sefer kendimi patlıcan seçerken buluyorum. Adama "hocam sonunda bizi mutfakta da çalıştırmayacaksın değil mi" diye şaka yaptığımda aldığım cevap kanımı donduruyor, "Lanet olsun içimdeki insan sevgisine!"... Buyur buradan yak! Ben adamın bize dayattığı program yüzünden kendi arkadaşımı görememişim, bir de onun hisli dündaysını teskin etmem gerekecek.

Photobucket

Adam sonuçta bizi şehir dışında bir alevi lokantasına götürüp saz söz eşliğinde bir Tokat Kebabı yediriyor, ama Muratla buluşmamız suya düşüyor. Tek teselli Suat'ın keyfi çok yerinde adamı sevdi. Ortam da eh işte denecek türden. Değişik bir akşam oldu.


Ertesi sabah Tokattan çıktıktan sonra hedefimiz hava kararmadan Ankara'ya ulaşmak. Geziyi noktalayacağız. Son kilometreler yolun zevksizleştiği sıcağın bastırdığı bir yolculuğa dönüşüyor. Yaklaştıkça "İkarus Sendromuna" yakalanmamak için hızımızı 90 km.'ye sabitliyoruz. Pek çok uzun yol macerası eve dönüş yolunda üstelik de eve bir kaç yüz kilometre kala bir an önce varayım telaşı ile tatsız kazalarla biter. Bu yüzden gezinin belkide en temkinli sürüşünü yaparak eve dönüyoruz.


Kapının anahtarını çevirip içeri girdiğimde kedileri beni beklerken buluyorum. Yanlızlıktan hafif depresif olmuşlar. Apartman görevlisi yemek ve tuvalet işini halletmiş ama göbeklerini okşamamış tabi... Eşyaları koridora yığıp ilk iş olarak kendime bir kahve yapıp balkona geçiyorum... Kapı önünden ayrılıp geri dönüşüm 5055 kilometre olmuş. Tahminimden çok dah az bir maliyete (konaklama ve benzin dahil yaklaşık bin sekiz yüz lira) kazasız belasız geziyi tamamladık.

Photobucket

İlk kez yurt dışında motor kullandım. Güzeldi ama daha da güzeli Türkiye'nin içinde olan kısmıydı. Kendi ülkemde gezdiğim yerler tek tek gözümün önünden geçiyor. İnsanların kimi zaman kayıtsız, kimi zaman bunaltan bir yoğunlukla ağır bir bulut gibi üzerinizi kaplayan ilgisi... Eğer siz de aynı kayıtsızlıkla yaşarsanız çok az sorunla karşılaşırsınız. Ama sevginizi doya doya yaşadığınızda iş biraz farklılaşıyor.

Çünkü bu ülkeyi sevmek, güzel olmadığını düşünen bir kadına aşık olmak gibidir. Ne zaman huzurlu bir uyku için sizi bağrında ısıtacağı, ne zaman hiddetlenip iteceğini bilemezsiniz... Ona sarılmanın, onun koynunda uyumanın yollara düşmekten başka çaresi var mı ?... İşte bu da öyle çok ama çok güzel bir kadının koynunda huzurlu sessiz bir uyku arayışının hikayesi idi.

Şairin dediği gibi

ya içindesindir çemberin
ya da dışında yer alacaksın...


çemberin içindekine de, dışında kalanına da selam olsun, okuyan okumayan sağ olsun.

1 yorum:

  1. Yılbaşı ertesinde, ilk iş sizin günlükleri okumak çok zevkli oldu. Bu arada Sedat abiye bir bisiklet alsaydınız bari...Adamı 4 tekere mahkum etmişsiniz bütün yol...
    Kalın sağlıcakla,

    Tolga

    YanıtlaSil

İzleyiciler

Free Hit Counter