
Tortum Şelalesi’ne geldiğimizde biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz. Günlerdir insansız yerlerde gezmenin rahatlığına alışmışız, bir anda kendimizi kalabalık bir turist kafilesinin içinde buluyoruz. Şelale bitişiğinde “tesis”ler var. Yine her çeşit dondurma, çay, lokanta hizmeti, hatta değnekçilik hizmeti bile var. Dağın başında park için yer gösterip para isteyen delikanlılar motorların etrafını sarıyor… ve klasik soru kaça bu ?. Bir süre sonra bu konularda sabır ve sempatiyi kaybediyor insan “bedava” diye cevap veriyorum. Bize bedava veriyorlar gezelim diye… Değnekçi boş boş yüzüme bakıyor. Beklediği cevabı alamamış çoğu kimse gibi ikinci sorusu boğazında düğümleniyor…. Tortum Şelalesi’ni izlemeye demir korunaklı bir merdivenden iniyoruz.

Etrafımızda Atatürk Üniversitesi’nin servis otobüsünden inmiş ve ter içinde etrafı seyretmeye çalışan bir kalabalık var. Kalabalık bizi çok sıkıyor. Söyleniyoruz. Ama bu söylenmede bir haksızlık da yok değil. Hani biz gezerken bakir olsun memleket, biz anlatalım ama siz oralara gelip içine etmeyin derken yine de insan utanıyor. Sana reva başkasına değil… Bizi irite eden kalabalıkdan çok kalabalığın içinde debelendiği telaş aslında. O telaş büyüyü bozuyor. Çünkü içinde çevreye ve doğaya ait hiçbir endişe yok. Bir yer kapma, karın doyurma, gecikmiş servis asabiyeti var havada… Yine de güzel. Şelale suya düştüğü yerde gökkuşağı oluşturuyor. Nedense bu gökkuşakları benim objektifime küstür. Bir türlü beceremem fotoğraflamayı. Bunu da beceremiyorum… Şelalenin ilerisinde Tortum Vadisi uzanıyor… yüzlerce insan… Kalsın almayalım diyerek kendimizi bir banka atıp dondurma yiyip su içiyoruz. Ülgen yine oltayı suya sallıyor ama netice alamıyor….
Tortum Şelalesinden ayrıldığımızda daha bir kilometre uzaklaşmadan Toryum Gölü’nü görüyoruz. Bence şelaleden çok daha güzel… uzun uzun öyle gelin eteği gibi salınıyor ovada… Gölün kenarından Uzundere’ye doğru sürüyoruz Tortum Uludere arasında Saruhan’ın anısına yaptırdığımız tahta plaketi yol kenarında bir kavak ağacına çakıyoruz.

Saruhan Karadeniz gezisi yapmak istermiş onu gezi boyunca andık, sessiz bir katılımcı olarak hep aramızdaydı… Adı şimdi bir kavak ağacının gölgesinde yaşıyor… (Bu geziyi yapraken ekip olarak SuperEva riders bünyesindeydik; 2008 ortasında kendi gurubumuz Dirty Cats’i kurduk)

Ve Erzurum… Erzurum denilince oltu taşından tespih alasım geliyor ama şehir içinde sanayi bölgesi gibi bir yerlerde takılıp kalıyoruz ve burada meşhur Cağ Kebabı ile karnımızı doyuruyoruz. Benim damak zevkime göre karabiberi biraz mübalağa edilmiş ama lezzetli bir yemek. Lokanta duvarında fena halde muhafazakar ve had bildirici dörtlükler asılı. Lokantacı gelen karnını doyurmakla kalmasın adam olup öyle gitsin demiş… ve kendi veciz dörtlükleri ile bezemiş duvarları… Her kesin her kes hakkında bir tedavi önerisi var, kimse kimsenin zihnine razı değil. Hep bir düzeltme ve kendine benzetme çabası var her yerde. Aslında büyük şehirlerde de bizim durumumuz pek farklı değil. Sadece kullandığımız jargon ve araçlar bizimkini biraz da seçkinmiş gibi yapıyor. Ama birbirimizi törpülemek konusundaki kararlılıkta neredeyse yarışıyoruz. Bu yarışta kimse kazanamıyor ama törpüler körelirken zihinler keskinleşiyor.

Erzurum’da fazla oyalanmadan Erzincan’a geçiyoruz. Erzincan öğretmen evi şehrin girişinde. Bakımsız ve pek temiz sayılmaz ama bizim de temiz ve bakımlı olduğumuzu söylemek zor. Yeniden motorlardan çantaları söküp odalara yerleşiyoruz. Duş alıp şehre iniyoruz. Bir yerde yemek yedikten sonra lokantanın üstünün “türkü bar” olduğunu fark ediyoruz. Aslında Aşık Veysel’den zihinlere miras Sivas’da güzel türkü dinlemeyi umuyordum ama ertelemeye ne gerek var. Çıkıyoruz merdivenlerden, gözümüze bir masa kestiriyoruz. Garson çocuklar son derece nazik bir şekilde “olmaz orası aile yeri” diyorlar. Aile yerinin önünde bir de pist var. Usul ne ise ona uyup bize gösterilen yere oturuyoruz. Soğuk birer bira eşliğinde 4 kişiden oluşan türkü gurubunu dinliyoruz. Solist pozisyonundaki genç ney üflüyor ve fülüt çalıyor. Fülütü Ian Anderson gibi kesik, saldırgan ve şakacı bir üslupla çalıyor. Sabahat Akkiraz’ın türkülerinin rock versiyonlarını dinliyoruz.. “ceylan gözlerine kurban olduğum… tanrı selamını almaz mısınız !”…. hiç de fena değil. Hatta oldukça güzel.
Erzincan, Artvin gibi insani olarak son derece sıcak ve rahat bir yer. Modern şehir burası diyoruz... Hani biz de Ankaralı’yız ya böyle bir paye dağıtma hakkımız var; çekinmeden kullanıyoruz. Biraz sonra canlı müzik bitip banttan halay havası çalıyor. Müşteriler piste çıkıp el ele tutuşuyorlar, biraz sonra garsonlar ve sahnede müzik yapan çocuklar katılıyor müşterilere. En öndeki, beyaz bir mendili tanıdık bir gururla sallıyor… Yanı başımızda aile ile bekar masaları arasında oturan iki kız katılıyor halaya… Onlar da daracık alanda defalarca neş’e içinde dönüyorlar dizlerini kırarak… Arkamızdaki bekar masalarında genç oğlanlar ikili ikili oturmuşlar. Kollarına tuhaf bir kuş kanadı açıklığı vererek yayılıyorlar sandalyelerine… masalarını kendi küçük kalabalıkları ile doldurmaya çalışıyorlar... Pek konuşmadan halay çekenleri izliyorlar, sigaralarının dumanını yukarı üfleyerek, tek başına geçen bu akşamlarda bir “bayan arkadaş” diliyorlar karanlık gökyüzünden… Gök yüzü olanca umursamazlığı ile herkes için karanlık… ama bayan arkadaşsız genç Erzincan’lılar için biraz daha karanlık.
Kimse kimse ile fazla alakadar değil. Her kes kendini müziğin akışına ve ritmine bırakmış… Erzincan’da geceyi fazla uzatmadan öğretmenevine dönüyoruz. Odalarımıza çekilip uyuyoruz… Sabit ve ben aynı odadayız, Ülgen’le de Behlül… Sabah öğreniyoruz ki Behlül Ülgen’in horlamasına dayanamamış ve gece 2 gibi aşağı inip öğretmen evinin bahçesine çadırı kurmuş… Çadır kurmak değil ama şişme yatağı nefesimle şişirmek beni mahvetti diyor… Ülgen kırmızı bir mahcubiyet içinde dinliyor hadiseyi…
Sabah kahvaltısını bir pastanede yapıyoruz. Erzincan tulumu dillere destan bir lezzette. Tabağın yarısını tulum peyniri ile diğer yarısını zeytin, tereyağı, domates vb. ile donatmışlar ayrıca küçük cam kaselerde ikişer çeşit reçel geliyor… Servis ve lezzet mükemmel…
Erzincan’dan çıkıp Ülgen’in dedesinin memleketine gidiyoruz… Kemah. Yolda askeri bir konvoyla karşılaşıyoruz, mühimmat taşıyor. 6-7 kamyon üzeri örtülü. Önde arkada ağır makineli tüfeklerle korunuyor. Bir Cemse’nin arkasında 15-20 asker ellerinde tüfekleri ve mermiler dizi dizi boyunlarına kolye gibi sarılmış donuk gözlerle ilerliyorlar… Motorla sollarken elimle selam veriyorum, hiç biri cevap vermiyor. İnsan utanıyor biraz…
Kemah’a girer girmez Melik Şah Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Hayatımda gördüğüm en güzel mezar taşını görüyorum burada. Üzerine çiçekler bezenmiş kalın ham taştan bir mezar taşı… Onun arkasında üzerine dualar nakşedilmiş bir başka mezar taşı. Taş işçiliği çok etkileyici.

Yazılar sanki taşçı kalemi ile değil erozyonla eritilmiş gibi düzgün… Taş işçisinin değil de hattatın elinden çıkmış… Kemah’da bir ayakkabı tamircisi ile sohbete dalıyorum Pazar yerinde. Bir parmağını trafik kazasında kaybetmiş küçükken, ama kalan parmakları ile işini görüyor. Ayakkabıları yamıyor dikiyor bir yandan da son derece tevazu içinde işini anlatıyor…

Tezgahında ayakkabı boyaları dizi dizi ve bir de büyükçe bir masa saati ile radyo duruyor. Adeta evde çalışıyormuş gibi bir mini konfor alanı yaratmış kendine… Ülgen’in dedesinin evini buluyoruz. Bir kümbetin yanında avlusuna renkli çamaşırlar asılmış… Bir süre orada gezinip ağaçlardan dut koparıp yiyoruz. Sonra Ülgen “bahçelere” bakmak üzere bizden ayrılıyor. Biz geldiğimiz yoldan Erzincan’a dönüyoruz. Erzincan’dan Sivas’a geçeceğiz. Yol artık iyice sarardı, yeşil azaldı… Dağlar neşeli bir yeşili değil… tedirgin bir griliği yansıtıyor. Yolda çevirmede uyarılıyoruz. Gece sürmeyin buralarda diye. Bizi uyaran teğmen “bu da bir hastalık” diye sempatisini gösteriyor bize… Her kes bir şekilde birbirini sevmek de istiyor ama mahçubiyetlerimiz bunu çok da açıktan yaşamamıza izin vermiyor. Belli ki teğmenin de gençlik hevesleri var ama başka bir şehirde emanet kalmış…

Sivas’a doğru sürerken Kızıldağ’da mola veriyoruz. Kızıldağ PKK’nın en yoğun olduğu yerlerden biri imiş bunu da sonradan öğrendik… Ama Kızıldağ zihnimize bu gezinin en tehlikeli sürüşü olarak kazınacak biraz sonra. Dağda mola yerine yaklaşırken büyük bir arı istilasına uğruyoruz. Motorun camına kaksa her yerimize sürekli arı çarpıyor… Sanki cümle mahlukat felaketin haberini almış başlarını da arılar çekiyor… bir şeyden kaçıyorlar… Arılardan biri Behlül’ün kaskından içeri girip boynundan sokuyor. Bal arısı olduğu için fazla canı yanmıyor. Müdahale etmeye gerek kalmıyor. İlerinde karanlık bulutları görüp üzerimize yağmurluk ve gorateks giysileri giymeye karar veriyoruz. Elbise değişiminden sonra karanlık bulutlara doğru sürmeye başlıyoruz. Behlül önümde sürüyor motor neredeyse havalanacak. Çünkü üzerindeki yarım yağmurluk mont alttan aldığı rüzgarla balon gibi şişmiş. Bir süre sonra yağmur başlıyor.. bir iki dakika geçmeden bacağımı bir şey ısırıyor üstten. Ya arı soktu ya da başka bir böcek derken ısırıklar bir anda seri halde artıyor kaksa çarpan dolu tanelerinin çıkardığı sesi tarif etmek mümkün değil… Kulaklıklta Jeff Buckley çalıyor en hardından rock melodisini… Tepeden aşağıya en hardından rockı yaşıyorum ben zaten diye geçiyor içimden. Sanki yukarında biri saçmalı tüfekle ile ateş ediyor… Dolu taneleri fındık iriliğinde. Her bir dokunduğu yeri yakıyor. Motorun üzerinde küçülmek, doludan korunmak imkansız… Dahası fırtına giderek şiddetleniyor. Behlül arkamda kaldı bir ara duruyoruz vaziyet nedir diye birbirimize soracağız ama durduğumuz anda motorları tutmakta zorlanıyoruz. Fırtına motorları tokatlayıp duruyor. Behlül motora sarılmış tutmaya çalışıyor… Durmanın faydası yok yola devam edeceğiz… Sabitin motor önümde yirmi derece yatık vaziyette gidiyor… Sabit’in dediğine göre benim de görüntüm aynıymış.
Sol botum akvaryum gibi oluyor… gorateks efsanesi Kızıldağ’da sönüyor… elbiselerin içi, iç çamaşırlar eldivenler hepsi ıslanmış vaziyette sürüyoruz. Fırtına şiddetini artırdığında Behlül’ü beklemek için Sabit’le bir anlığına durmaya çalışıyoruz. Ayağımızı yere koyduğumuzda yerin ayak bileğimize kadar su olduğunu fark ediyoruz. O anda korkuyorum, eğer arkamızdan tahminlerin ötesinde bir sel gelirse gerçekten işimiz zor…. Yarım saat kadar bu koşullarda sürdükten sonra kara bulutların altından çıkıyoruz ve yol kenarında duruyoruz… Anında bir kahkaha başlıyor. Yaptığım en güzel yol buydu diyorum. Sabit biraz rutubet vardı ama güzeldi diyor… Bir kahkaha daha patlıyor.. Aklıma oğlum geliyor böyle durumlarda “abi biz deli miyiz?” diye sorar gülerek. Yol arkadaşları ile birlikte delirmek müthiş bir zevk…
Sivas’a girdiğimizde kalacak yer sorunu başlıyor. Hava kararmadan bir yere kapağı atmaya niyet ediyoruz. Yaklaşık bir saat kamu kuruluşlarının misafirhaneleri arasında mekik dokuyoruz. Hiç birinde yer yok. Sonunda Ankara’dan Gökhan Yolcu 4 Eylül Oteli diye bir otelde uygun fiyata konaklamamızı sağlıyor. Herkese tek kişilik oda, sıcak su… İşin komik yanı otele girip duş aldıktan beş dakika sonra elektrik kesiliyor ve otel odasında yine kafa feneri başımda motor çantaları içinden kendime çamaşır arıyorum. Elektriğin gelmesini beklemeden giyiniyorum, Sabit ve Behlül’le otelin lobisinde buluşup (lobisi olan bir otelde kaldık yani, boru değil) dışarı çıkıyoruz. Sivas’ın ana caddesinde aşağı yukarı yürüyeceğiz… Serde erkeklik var ya önce silah satan dükkanlara bakıyoruz. İkisi kapatmış biri açık. Açık olanda sustalı bıçaklara bakıyoruz. Çin malı sustalılar üzerinde mini bir fener ve dijital saat var. Dökeceği kana saygısı olan delikanlı taşımaz böyle bıçağı belinde. Düzgün adam gibi bir şeyler varsa yarın getir diyoruz… Tamam abi diyor ama ertesi sabah unuttum diyor.

Birlikte Hükümet Konağına doğru yürüyoruz… Bir tarih yazılan yerde en şehirli adımlarımız ve yorumlarımızla etrafı inceliyoruz… Sivas türküleri ile Sivas arasında bir köprü olmalı… Aşık Veysel’inden Sabahat Akkirazı’na… Aşık Kul Gazi’den Aşık Derdiyâr’a kadar birini ayağının tozuttuğu bir kenar köşe bulmalıyım. Şehirde çok az zamanım var ve şehrin merkezine gömülmüş haldeyim.. Bulamıyorum ne yazık ki. Birkaç “türkü evi”nden silikon bir süreçten geçmiş saz sesi geliyor ama aradığım bu değil. Belki aradığımı bir başka sefere Divriği’de bulacağım. Bir divan sazının dibinde sıcak bir çay içeceğim. Mutlaka Divriği’de vardır.
Sabit’in uykusu gelip otele gidiyor Behlül ve ben ana caddede volta atmaya devam ediyoruz. Artık gezinin sonuna geldik. Dört kişilik bir ekipte iki kişi kaldığında sanki diğerlerine ayıp olacakmış gibi eğlenmemeye özen göstererek ama şehrin rayihasına aç bir şekilde soluyoruz havayı… Biraz ileride Erzurum Erkek Lisesini görüyoruz. Eski adı Mekteb-i Sultani. Binaya hayran oluyorum. Hani yeni yetme Türkçe’de “olmaz böyle bir güzellik… i-na-nıl-maz” diye vurguluyor ya gençler; işte öyle yürek hoplatan bir bina.

Kapısı muhteşem. Işıklandırma muhteşem. Ve hepsinden önemlisi Sivas Kongresinin yapıldığı bina. Yanımda tripod yok ama asayı yükseltip fotoğraf makinesini bir çöp bidonuna yaslayıp basıyorum deklanşöre… Nefesim içimde büyüyor iki saniye kıpırdamadan makineyi sabit tutmaya çalışıyorum… Fotoğraf nasıl çıkmış diye makinenin ekranına bakıyorum tuhaf bir şey var. Gördüğümde aklımı çelen binanın yanında bir de uyduruk bir mini anfi tiyatro var… Nasıl yani bu antik icadın burada işi ne diye bakınıyorum. Ama yapmışlar işte. Bir zamanlar Cahit Külebi ilk şiirlerini bu lisenin dergisinde yayınlamış. O kültürel mirasın üzerine anfi tiyatro konmuş. Yanındaki bina ile tek ortaklık ikisinin de aynı güneş altında tarihi bir mahcubiyeti paylaşıyor olmaları. İkisi de birbirinden utanıyor. Daha farklı bir kamusal alan tasarlamak mümkün değil miydi diye geçiyor içimden. Ama hiç olmazsa kullanılan içinde insan olan bir kamusal alan olmuş. Gençler merdivenlere oturmuş, bir gurup saz çalıyor fazla ses çıkarmamaya özen göstererek. Çok uykum olmasa yanlarına gidip biraz sohbet edeceğim. Nerede saz dinlerim diye soracağım ama bütün vücudum Kızıldağ’da yediği kırbaçların yorgunluğu ile bitap düşmüş durumda. O fırtınada ıslanmak çok ama çok güzeldi. Değdi doğrusu. Yarın sabah Ankara’ya süreceğiz… Ve şimdi aklımda tek şey var. Geziyi sağ ve salimen bitirmek. Toplamda üç bin kilometreye yakın yol yapmış olacağız… Yola çıkarken bir birimize söz verdik. Tek parça gidip tek parça döneceğiz diye… Birbirimize verdiğimiz sözü tutuyoruz. Yukarıdan da bir el kollamıyor değil hani… Eve geldiğimizde balkonda içtiğim kahvenin kokusu anlatmaya değer ama bu mevzu mahremimizdir.
Okuyan okumayan sağ olsun... Saruhan'a armağan olsun.

Murat abi senin gezi yazıların okumak, düşüncelerini usumda canladırmak benim gibi bir acemi çaylak için büyük keyif. O sakin duruşunun gölgesinde neler düşünüyorsun hep merak etmişimdir. Bizi eve hep tek parça getiren abimiz ellerine sağlık sizinle gezmiş kadar oldum anlatmayıp yaşattın, teşekkürler. Şimdi biraz daha yatışıyor merakım...
YanıtlaSil