Halfeti’ye bundan on üç yıl önce gitmiştim. GAP İdaresi Halfeti’de yapılan baraj nedeniyle su altında kalan köyler ve Halfeti üzerine bir proje hazırlıyordu, biz de asistan maaşı ile kurt kesilmiş her genç akademisyen gibi projeyi bir kenarından ısırmıştık. Bölgeye gidip yaklaşık bir ay kadar kalmıştım. O zamanlar Fırat deli akıyordu, salla karşıdan karşıya 300 metre geçmek için önce 300 metre akıntıya karşı gidilir sonra akıntıyla 300 metre geri gelinip karşıya ayak basılırdı. Hem genç hem de hevesli olduğumuzdan cebimizde bir dolu proje ile gitmiştik Halfeti’ye. Ve ayak basar basmaz gerçekle karşılaştık. Bizim “bilimsel” bulgularla önerdiğimiz işlerin hiç birine yüz vermiyorlardı. Onların aklı kamulaştırma parasındaydı. Alacakları parayla yapabilecekleri şeyleri önerirken bizim de naif bir salaklığımız vardı ama onlar da bayağı ayak diretiyordu. Sonunda biri patladı. “Beyim bizim gözümüz aklımızdadır. Önce biri yapacak, biz onun işi tuttuğunu göreceğek sonra biz de yapacağak” dedi. Yani bizim fizibiliteler falan hikaye. Sen yap tutarsa ben de yaparım diyor. Ama en önce kamulaştırma parası…
O zamanlar turizm odaklı önerilerimiz de olmuştu. Bizim projelerden çoğu tutmasa da turizm işi tutmuş, bir de alabalık projesi vardı onu da küçük ölçeklerle gerçekleştirmişler.. İyi kötü bölgede bir canlılık var. Konaklama imkanı da var (15 YTL).

Fırat’ın deli deli aktığı zamanlar göre biraz daha sakin bir Halfeti gördüm. Fırat akarken bağırıyordu. Akıntı üzerinde durmak çok zordu. O zamanlar bizi karşıdan karşıya geçiren salda yol arkadaşlığı yaptığımız eşek bile korkmuştu akıntıdan. Şimdi ise baraj gölü olmanın verdiği tatlı bir akıntı var. Eski zamanlarında Fırat çok can almış. O’na yakılan türkülerin hiç birinde neşeli bir şey bulmak mümkün değil… Yaşadıkları yeri tam ortasından ıslak bir bıçak gibi kesen nehir, her kuşaktan birilerini kendi karanlığına gömmüş bir zamanlar. Suda yüzüp eğlenen çocuklar, anadan babadan daralan kızlar…. ya top peşinde ya yok derdinde akıp giden suyun gürültüsünde hayata gözlerini yummuş. Beklide bu yüzdendir dünyada tek siyah gül Fırat’ın kıyısındaki bu beldede yetişir. Siyah gül Halfeti’nin gururudur. Adı siyah ama kendi patlıcan moru. Fırat’ın içine gömdüğü canlara ağıtı gibi siyah güller dizi dizi sahil boyu. Ve evlerin önünde teneke kutularda yine siyah güller…

Halfeti’de gezinirken bir evin bahçesinde yan yana bir selvi ağacı ile bir palmiye dikkatimi çekiyor. Selvi malum mezarlık ağacı, hatta Anadolu’da gezdiğim pek çok eski mezarlıkta selvi ağacı işlenmiş mezar taşı hatırlıyorum. Çok güzel ve hızlı büyüyen bir ağaçtır ama ölümü çağrıştırdığı için şehirlerde pek rastlanmaz. Palmiye ise malum. Neşeli Akdeniz canlılığını akla getiren, gövdesi ile yaprakları arasında komik bir kabuktan merdiven olan yaşam dolu bir ağaç. Biri ölümü diğeri yaşam sevincini sembolize eden bu ikili dikkatimi çekiyor. Fırat’ın içinde sakladığı yaşam ve ölümü toprağa saldığı kökleriyle haykırıyor ağaçlar. O nehre kanma. Suyumuzu ondan alsak da canlarımızı ona veriyoruz der gibi…

Bizi teknesiyle gezdirecek olan Ahmet Güler, Fırat için “küfürlü su” diyor. Onun da bir oğlunu almış, daha yedi yaşındayken . Benim daha önce buraya gelip çalıştığımı hele ortak tanıdıklardan falan söz ettiğimi duyunca “ sen bizdensin” diyor. Onun teknesine binip gezmeye başlıyoruz. Su altında kalan yerlerin üzerinden geçiyoruz. Minareler yarı beline kadar suya gömülü. Evlerin damları (buralarda çatı olmaz çünkü çatıda yatılmaz) beyaz gölgeler halinde suyun altındaki şehrin izleri. İnsan tuhaf oluyor. Hani Akdeniz’de Bodrum’da falan olsak batık şehir taştan bir şey olarak algılarız ama burada öyle olmuyor… altımızda etten kemikten bir şeyler yatıyor. Daha on yıl öncesinde çocukların misket oynadığı sokakların üzerinden geçiyoruz. Ahmet’e senin cenazen kaldı mı su altında diye soruyorum. Annemle babam vardı rahmet olsun, taşıdım onların kemiklerini diyor. Anne babasının mezarını kazıp ikisinin de kemiklerini tepede eski bir mezarlığa nakletmiş. On beş gün konuşamadım acımdan dilim tutuldu diyor.

Rotayı önce Rumkale’ye sonra Savaşan Köyüne çeviriyoruz. Rumkale’nin adındaki Rum muhtemelen Ermeniler’in buraya Hromkla demesinden evrilmiş. Yoksa kale Asurlar’dan kalma. Kesme taştan yapılmış ve dış duvarları önemli ölçüde ayakta duran heybetli yer. Etrafını dolaşıp Savaşan köyüne doğru gidiyoruz.

Burada su altında kalmış bir minare daha ve neredeyse tamamen su altında kalmış bir kilise görüyoruz.

Kilise mağaradan oyma. Tavana yakın duvar bitimlerinde haç ve benzeri figürler var.

Savaşan Köyünde çay içip mola vereceğiz. Teker teker tekneden inip yeşillikler içinde bir bahçeye giriyoruz.

Bizi karşılayan Mehmet Ali Kaplan Halfeti’nin eski sakinlerinden. Evi su altında kalında “Yeni Halfeti”ye taşınmış. Her gün buraya gelip gidiyorlar “turist sezonunda”. Çocukları nehirde balık tutma sevdasında oyalanıyor. Gelen gidenle alakaları yok. Onlar kendi maceralarını yaşıyor.

Biz çay içmeye oturduğumuzda orada ailecek piknik yapanlardan biri geliyor yanımıza elinde iki parça şiş tavuk. Buyrun yiyin diyor. Tavuklar tenklenmiş. Yani salçalı soğanlı terbiye ile dinlendirilmiş. (Kırmızı eti tenklerken süt de koyarlar ama tavuğa süt koyulmuyor) biraz sıcak ama çok lezzetli. “Ya yok… sağol… ne zahmet” gibi sahte laflar ederek mideye indiriyoruz tavukları. Sonra Mehmet Ali ile sohbet ediyoruz. Eşi ilerimizde bulaşık yıkıyor. Beraber çalışıyoruz diyor, onun emeği benden çoktur gibi şeyler söylüyor. Abla da isterse ikinizin fotoğrafını çekeyim diyorum. Olur diyor. Sen önce ona sor, he derse çekerim diyorum. Bir süre sonra hep birlikte fotoğraf çekiliyoruz.

Hala kamulaştırma parasını alamayan eksik alanlar üzerine anlatıyor bir şeyler. Sonra Ahmet giriyor lafa “Çapar İbram aldı da ne oldu iki yılda beş buçuk tirilyonu yedi bitirdi” diye dalgasını geçiyor. Mehmet Ali ile konuşurken bir ara o yörenin zahterinin güzelliğinden söz ediyor. Zahter normal kekiğe göre yaprakları biraz ince uzun (kekiğinki yuvarlakçadır) kokusu daha baskın bir kekik türü. Tam tekneye binip hareket ettiğimizde koştura koştura karısı geliyor arkamızdan elinde bir gazete kağıdı parçası içine zahter koymuş. Şunu ver diye Mehmet Ali’ye iletiyor. Zor bela Mehmet Ali elime tutuşturuyor zahteri. Cebe sığacak gibi değil. Depo üstü çantamın harita gözüne koyuyorum zahteri. Birkaç gün orada duruyor. Ne zaman haritayı çıkarıp elime alsam çantadan buram buram zahter kokusu geliyor. Gezinin ilk durağında haritamız zahter kokmaya başladı hadi hayırlısı diye geçiyor içimden.
Hepimizin aklından bu gece Halfeti’de kalsak diye geçiyor çünkü hem konukseverliği hem doğası çok etkileyici. Ama daha ilk günden programdan saparsak işimiz zor. Ayrılmadan önce karnımızı doyurmak istiyoruz ve suyun üzerine kurulmuş bir iskele lokantada Şabut balığı yiyoruz. Trança’nın Urfalı olanı diyelim. İri bir balık şişte yapılıyor, hafiften acılı salçalı bir sosa bulanıp şişte kızartılmış. Anlatmakla olmaz… yemeniz lazım.

Halfeti’nin insanı hepimizi etkiledi. Konukseverlik vs. gibi basma kalıp değerlerin ötesinde samimiyeti etkiledi. Son derece sade, kendisi için bir şey istemeden, sen sorup deşmezsen derdini söylemeyen, söyledikten sonra da öyle sessiz bakmaya devam eden bir halleri var. Mazlumdan ziyade görmüş geçirmiş, kin değil sabır biriktirmiş gibi. En büyük dertleri hala doğru dürüst alamadıkları kamulaştırma paraları.

Sahil denilebilecek bir yerde bir genç kız banka oturmuş kitap okuyor. Bulunduğum yerin açısı fotoğrafını çekmeye uygun. İçim elvermiyor deklanşöre basmaya. Çünkü her fotoğraf karesi çektiğin insanı biraz “şeyleştiriyor”. Kendisi olmaktan çıkıp yaşadığım çevrenin insanının bakışları altında başka bir şeye dönüşüyor. Çevremle kavgam da bu yüzden işte. Kendi ülkesine oryantalist olanlara öfkeliyim. Kendi insanına “ne enteresan… ne kadar hoş” diye bakanlarla kavgalıyım. O bakış açısı sevdalı olduğum şeyi pornografik malzemeye dönüştürüyor. Ülkesini seyrettiği TV dizileri ile öğrenen (!), kendi hakkındaki fikirlerini hep başkasının filtresinde süzen insanların turistik kirliliğine bulaşmaktan korkuyorum. Elim varmıyor deklanşöre basmaya ve kitap okuyan kızı çekmiyorum. Mahremiyeti bu kadar saygıyı hak ediyor. Onun yerine magazin hayalleri ile kameramın önüne atlayıp, biraz da benim arkadaşlarımın dolduruşu ile “ben zati mankenim” diye bir başkası atlayacak birkaç saat sonra. O da bir garip kız çocuğu ama çok fazla “kız” olmuş işte. Görülsün beğenilsin istiyor. Onda gördüğüm şey ile bankta oturup kitabını okuyan Halfeti’li sakin kız arasında kaç dünya var. Hangisi doğulu, hangisi batılı. Hangisi kendini kurmak için zihnin ışığından, hangisi kendini var etmek için kamerama yansıyan ışıktan medet umuyor. Biri başkalarına çok ilginç geliyor. Çeksene bunun resmini !. Çekeyim. Çiğnenmiş sakız tadında kızların fotoğrafları ile taçlandırayım hafızamı. Ama aklım o diğer kızda. Açık bir meydan okumayla sahile inip kitabını okuyan, ya da o izlenimi vererek bir duruş edinmeye çalışan, yöresinden ve bedeninden taşıp dünya ile kucaklaşmaya çalışan kızda. Gölgede oturuyordu ama oradaki her kesden daha çok terlediğine eminim.

Halfeti’den yola çıkıp tekrar Antep Urfa yoluna çıkıyoruz. Suruç sapağından yukarı Adıyaman yönüne dönerek Atatürk Barajını sağımıza alarak ilerliyoruz. Atatürk Barajı suyun rengi çok hoş. Yüzük taşı gibi derin bir yeşil. Hele arazinin girinti çıkıntıları ile uzaktan bakıldığında tam bir şölene dönüşüyor. Bu memlekette nereye baksan rakı mezesi diye
geçiyor aklımdan.

Asfalt kalitesi oldukça iyi. Gurup olarak gitmesek yollar azmaya müsait, ama hepimizin kafasına kazınmış olan “eve tek parça dönmek” düşüncesi yüzünden sürat yapmadan ilerliyoruz. Kahta’ya yaklaşırken bir benzinliğe girip benzin alacağız. Koca benzinlikte pompacı tek kişi. Kredi kartından çekim, su satmak, benzin doldurmak onun işi. Bunalmış çocuk ama biraz da kendi beceriksizliği var. Hem bizi çok bekletiyor hem de benim motoru doldururken pompayı bırakıp gidiyor ve pompa otomatik olarak atmadığı için benzi taşıyor. Motor sıcak olduğundan bu çok tehlikeli bir anda alev alabilir ortalık. Hemen motoru uzağa çekip kurtarıyoruz. Bağırış çağırış derken çocuğun eli ayağına dolanıyor. Müşteriden patronundan korkar gibi korkuyor. Dört beş litre benzin yere dökülmüş durumda. Dökülen benzinin parasını vermiyorum, biraz vicdanım rahatsız oluyor, çünkü cebinden ödeyecek. Ama başka türlü öğrenmez; çok da kafaya takmıyorum. Kahta’ya girdiğimizde Sedat bizden önce oraya varmış ve kalacağımız oteli ayarlamış. İki kişiye birer oda, benim ortağım Sedat. Beton gibi uyuyor ve horlamıyor, insan oda arkadaşından daha ne ister. Gece olmadan Kahta’nın içinden sürerek Barajın kıyısında bir lokantaya gidiyoruz. Alabalık yiyeceğiz. Ortaya birkaç meze falan derken canım deli gibi rakı istiyor. Motorla geldik ama yol temiz. Otele üç dört kilometre mesafedeyiz. İki kadeh rakıyı ağır ağır içiyorum. Sek rakı içmenin tek kötü yanı içine buz atamadığın için sıcak rakı içmek durumunda kalabiliyorsun. Bu da öyle sofralardan biri. Masamız bir koya bakıyor. Paslanmış terkedilmiş bir tekne eskisi var koyun öte yanında.

Ortasına doğru genişçe bir çember içinde çiftlik balıkçılığı yapılıyor belli ki. Denizden uzak yerlerde balık yemek tuhaf geliyor. Bu tatlı su balığı denen meret naylon boncuk gibi bir şey, sanki sahte balık yediğim duygusuna kapılıyorum. Şabut balığı hariç; o nefisti. Bu yediğim düpedüz sahte balık işte, balıkmış gibi yapmış, takmışlar kepçeye atmışlar fırına… ama bildiğin ot !
Kahta’ya geliş sebebimiz Nemruta çıkmak. Aslında programı yaparken Nemrut’a niyetim yoktu. Ama Ankara’dan bilgisine değer verdiğim bir ağabeyim “sen git hocam” dedi. Buralarda yaşamış bir miktar, tamam diyerek rotayı Kahta’ya çevirdik. Bir de Kahtalı Mıçı var onun gibi birilerini görmek ya da kasetçide sesini duymak istiyorum, ama olmuyor belli ki o da İstanbul sosyetesine karışmış buralarda duyulmuyor sesi.
Sabah erken kalkmamız lazım, Gün doğumunu izlemek için üçte kalkıp yarım saat sonra yola çıkmanız lazım dediler. 2100 metrenin üzerinde motor süreceğiz üstelik sabahın üçünde. Hiç akıl karı değil. O kadar da endurocu değilim, olan önden buyursun. Hemen bir minibüs ayarladık. Makul bir fiyata bizi hem zirveye çıkartacak hem de Nemrut dağındaki diğer arkeolojik ve tarihi kalıntıları gezdirecek. Gece kalkıp minibüse doluşuyoruz. Minibüs şoförü aracı kullanmaktan çok tekmeliyor. Benim bildiğim gaz pedalına ayakla basılır. Bu herif pedalı düpedüz tekmeliyor. Hoplaya zıplaya, önümüze düşen araçları uçuruma sürüklercesine sollayarak zirveye çıkıyoruz. Araçtan aşağı indiğimizde ciddi soğuk çarpıyor. Polar kazak asrın icadı ama o bile kesmiyor. Hava alacakaranlık. Çay içelim diyor şoför bizi bir kulübeye sokuyor. Bu arada akın akın insan gelmeye başlıyor. Japonlar. Sadece Japonlar değil birkaç Alman ile çok sayıda yerli turist de var.

Bulunduğumuz yerden güneşin doğuşunun izleneceği terasa yedi yüz metre yol var. Taşlık bir patikayı çıkarak tepeye ulaşmamız gerekiyor. Başlıyoruz tırmanmaya. Oldukça dik, taşlık zor bir patika, ilk iki yüz metrede pilim bitiyor. Dinlenerek çıkmaya devam ediyorum, yolun yarısını geçtiğimde acaba geri mi dönsem diye aklımdan geçerken yanımdan sigara içerek geçen genç bir oğlana takılıyor gözüm. Ağzımın içinden, bok iç diye geveliyorum ve oturduğum yerden kalkıp yeniden yola koyuluyorum. Dinlenirken korkum güneşin doğuşunu kaçırmak. Neyse ki yukarı vardığımda daha güneş doğmuş değil. Hatta erken geldiğimizi anlıyorum. Battaniyelere sarılı insanlar uykulu gözlerle şakalaşıyorlar.

Güneşin doğuşu yaklaşırken her kes terasta ayakta izlemeye başlıyoruz. Havada asılı onlarca cep telefonu anı ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Ah oh sesleri arasında insan bir tuhaf oluyor, acaba başka bir numara var da biz mi es geçiyoruz diye işkilleniyorum. Güneşin dağların tepelerini aşarak doğuşu görmeye değer. Ama o kadar da “i-na-nıl-maz” değil. Açıkçası Eminönü’nde güneşin batışı ile bir ufak rakı içerim ama buradaki manzaranın ederi en fazla bir fincan sıcak kahve diyebilirim. Pek çok şey gibi Nemrut’da güneşin doğuşu da biraz “öğrenilmiş heyecan”. Gerçekten güzel ama tek ve biricik olduğuna ikna olmadım. Belki sabah güneşi bolca selamlamış olmanın ve gün batarken onun ardından baka kalmışlığımız epeyce bol olduğundandır.

Yine de Nemrut’ta heykeller ve tümülüs çok güzel. Ben en çok tümülüsü sevdim. Heykeller ise fotoğraflarda olduklarından büyük algılanıyor. Olsa olsa 160-180 cm. arasında değişiyor boyları. Batı terasındakiler biraz daha heybetli. Ama Nemrutun en çok nesini sevdin deseler tümülüs derim. Hele ay ile birlikte harika görünüyordu.

Nemruta gider de zirveye çıkarsanız size kahvaltı yapmanız teklif edilirse asla kabul etmeyin. Çünkü sizi gezdiren şoför, mekan sahibi ile anlaşmalı olup 2,5 YTL etmeyecek kahvaltıyı adam başı 8 YTL’ye “iteliyor”. Çay deseniz o da vasatın altında.
Bununla birlikte minibüsle gitmenin bir avantajı geldiğiniz asfalt yoldan değil Milli Parkın içinden geçerek bozuk ama güzel manzaralı yoldan gezerek iniyorsunuz. Ayrıca tek başınıza bulamayacağınız Kommegane Krallığı kalıntıları da bu güzergah üzerinde. İ.Ö 1.yüzyıldan kalma tarihi doku meraklısı için heyecan verici.

Bir mağara yerleşimine giren dehlizin önünde hoş bir grafik yakaladım ve benim ekiptekilere poz verdirmekten çekinmedim. Post modern bir tarz oldu ama Behlül’ü Adıyaman dağlarında Mısır dansı yaparken çekmekten de geri durmadım.

Burayı dolanıp gezdikten sonra Şeytan Köprüsüne indik. Ne zaman böyle bir köprü görsem fotoğrafın içine etmek için oraya park etmiş bir jeep illa ki bulunur. Murphy kuralları yine işledi ve bu muhteşem Selçuklu köprüsünü çekerken Isuzu aracı da kadraja almak durumunda kaldım. Fotoğrafı satacak olsak hadi neyse, ama bizim hava atmaktan başka derdimiz yok. Öyle olunca da façamızı bozuyor.

Etraftaki çiçekler mor bir yorgan gibi toprağı örtmüş, köprünün altından akan nehir küçük bir şelale yaparak coşuyor ve kayaların arasından kayarak dağın eteklerine doğru kendine yol buluyor. Köprünün adı neden “şeytan” öğrenemedim. Yeni zamanlarda yapılan yol köprünün yapıldığı dönemdekine göre bir miktar yükseltilmiş ve köprünün bir kısmı bu yükseltme nedeniyle gömülmüş. Yolumuzun ilerisinde bir köprü daha var Cendere Köprüsü. Ona doğru giderken minibüsü kullanan şoförümüz aracı yolda durduruyor. Buy’run nohut yiyin diyor. Nohut tarlası yanındayız. İlk okulda cebimizdeki 10 kuruşları yatırdığımız nohutun tarladaki halini ilk kez gördüm. Tarladan kopardığınız anda ağzınıza attığınızda ekşimsi bir tat alıyorsunuz. Aracın içinde nohut yiyerek dağın eteklerinden aşağı süzüldük ve Cendere köprüsüne geldik. Roma köprüsü olduğu için hikayesi bol. Septimus Severus isimli bir abimiz yaptırmış. Köprünün iki ucunda ikişer sütun varmış zamanında. Abimiz iki sütunu eşi hanımefendi için, diğer iki sütunu da iki çocuğu için diktirmiş. Başlangıçta pek bir sorun yokken Septimus ağabeyimiz hakkın rahmetine kavuşuyor ve çocuklarından Carvalas kral oluyor. Olur olmaz da kardeşi Geta’yı öldürtüp babasının onun adına diktiği sütunu yıktırıyor. Şu hırsa bakar mısınız. Sen koskoca kral ol ondan sonra elinde kazma direklere saldır… Sonra böyle dile düşersin işte…

Kahta’da doyurucu bir turdan sonra motoralarımıza binip yine Atatürk Barajını seyrederek Keferge Köyüne geldik. Feribotla Barajı geçerek Siverek’e doğru gideceğiz. Feribotun gelmesine yaklaşık kırk dakika var. Bir kısmımız kahvede çay içerken Behlül baraja girmeye heves ediyor. Pantalonunu indirip suya atlıyor. Altında paçalı don olsa sorun olmayacak ama mayo olduğu ve kardeşimiz alemlerde “üçgen bey” olarak anıldığı için yöre halkında bir huzursuzluk başlıyor.

Çay içtiğimiz bahçedeki çocuk Suat’a sözlü uyarı yapıyor “orada kadınlar çamaşır yıkıyor dedem görürse hadise çıkar” diye. Suat gelip Behlül’e durumu bildiriyor o da kadınlara bir göz atıp la havle çekerek giyinmeye başlıyor.

Bir süre daha feribotu bekliyoruz ve motorları yerleştirip etrafı seyrederek karşıya geçiyoruz. Zihni abi ve Behlül yöre halkı ile içli dışlı vaziyette, birinin elinde bir çocuk diğeri kadınlara bir şeyler anlatıyor. Tabi ki Kaptanımız Suat. Ben de öyle boş boş bakınıyorum sağa sola.


Karşıya geçtikten sonra Siverek’e ve oradan da Diyarbakır’a kadar olan yol çok zevksiz. Dümdüz çorak yollardan geçiyoruz. Tarlaların kenarlarında taş bentler yapılmış. Tarlanın içindeki taşlar elle toplanarak (belki vardır makinası) tarlanın sınırına dizilmiş duvar gibi. Bazı yerlerde tarlaların ortasında da taş öbekleri var. Diyarbakır’da yemek molası veriyoruz. Zevksiz bir yolu teperek Mardin’e iniyoruz.