29 Aralık 2008 Pazartesi

HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 1. bölüm)

Güneydoğu... Doğu... Gürcistan... Doğu Karadeniz
Photobucket

Murat Şahin Öcal (Honda Varadero)
Vinzenz Henke (BMW R 1150 GS)
Behlül Baydar (Honda CBF 1000)
Sedat Ademoğlu (Suzuki Jeep)
Zihni Aslan (Honda Deauvile)
Suat Cengiz (Suzuki DL 650)





Kendi Doğu’na


Bir Japon arkadaşım kendi haritasını önüme koyup, “neden bütün dünya bize ‘uzak doğu’ diyor, işte dünyanın tam ortasındayız” diye sitem etmişti... Haksız da sayılmaz.

Her insan gibi, her toplum ve ulusun da kendini dünyanın merkezine koyuyor. Medeniyetler geliştikçe, burası benim ve bana benzeyenlerin diyerek kendi egosunu city centre’ın tam da göbeğine yerleştiriyor. Kendi sınırlarını diğerini öteleyerek çiziyor... En yoksulundan en zenginine, bütün ulusların sallandırdığı bayraklar, sınırı değil çoğu zaman bir merkezi simgeler. Caddelerde satılan, yoksul paslı balkon demirlerine asılan bir ortak onurdur. Ben ve benim gibi olanlar, işte merkez biziz demenin renkli bir yoludur bayraklar. Bir ulusun onuru, yoksulu ve zengini aynı kazanda kaynatıp aynı duygu kalıbında donduran sihirli semboller…

Photobucket

Hep bir bütünü temsil etmeye niyetlidir. Ama bütün, her zaman o kadar da bütün olmayabilir. Bazı an kendi durduğumuz yeri dünyanın merkezi yapar, sıralamaya başlarız. Diğeri, uzakta olan, hal ve davranışları bize benzemeyen ama bizden olan, en azından aynı bayrağı asıp sallayan ve maç gecelerinde ve aynı duygulara kilitlendiğimiz... hep biraz yabancıdır bize. Biz de ona tanıdık geliriz, ama bazı an ona nasıl davranacağımızı biz de bilemeyiz.

Dünyanın her yerinde herkesin alabileceği ucuzlukta bayraklar satılıyor. Babil Kulesini inşa edenlerin kefaretini ödeyelim diye herkes kendi dilinde sevinip üzülüyor… Ve yetmezmiş gibi her kes kendini bir daha bölüyor… ikiye… üçe… dörde.


Photobucket

Boş bir kağıt alın. Yukarıdan aşağıya bir çizgi ile ikiye bölün; sol tarafını batı sağ tarafını doğu diye adlandırın. Kağıt, dünyayı, yan yana kıtaları, şehri, hatta aynı apartmanda yaşayan komşuların yan yana dizildiği hayali bir içtima alanını temsil edebilir… Kolaydır çizgiyle ayırmak. Yine kolaydır, çizgiyle bölünmüş ayrılıklara inanmak !

Photobucket

Beğenilerinize uymadıysa çizginin sağında solunda kalan unsurların yerlerini de değiştirebilirsiniz. Bu orada kalmış, ama aslında şurada olması lazım diyerek. Küçük bir çember içine alıp bir ok işareti ile öteki tarafa geçirebilirsin. Misal, Gazi Antep’de bir sokak görüntüsü… sokak panolarından birinde son derece Avrupai çizgileri ile bir grafiti yapılmış. Bunun gibi yan yana onlarca var. Aynı zamanda şehirde limonlu Meksika birası bulmak ve içerek yolda yürümek de mümkün. Eh bu kadar kanaat yeterliyse çember içine alıp batıya taşıyabilirim Antep’i. (Turist refleksleri böyle acele kararlara neden olabilir, turist gibi değil de seyyah gibi gezmeye hevesliyseniz mümkün olduğunca hızlı sınıflandırmalardan kaçınmakta yarar var). Konuya dönelim.


Photobucket

Şimdi başka bir boş kağıt alın… buruşturarak avucunuzun içinde kağıttan bir top yapın. Sonra, açıldığında kağıdın tam ortasından geçmek üzere hayali bir çizgi geçirin topun üzerinden. Kağıttan topu açın ve çizginin geçtiği yerleri görmeye çalışın…


Photobucket

Sonuç: buruşuk bir kağıt ve kağıdın her yerinde kesik kesik, yer yer silik, yer yer keskin çizgiler… İşte ülkemin doğusu ve batısı. Her bir çizginin solu batı, sağı doğu… Ülkemin her beyaz sayfası biraz buruşuk… Bu gezi yazısı, böyle buruşuk bir kağıda, bazı an yazabilen bazı an yazamayan bir kalemle aldığım notları derleme çabası. Şehirler ilçeler ve köylerde konakladım. Herkes bir başkasının doğusunda sürgün ve her kes kendi batısında, mahcup bir acemilikle biraz daha dünyaya karışmaya biraz daha onun olmaya çalışıyor. Dünyayı kucaklamaya çalışan her ademoğlu aynı şefkati göremeyebiliyor. Ve şefkatten yoksun büyümüş insanların sevgisi yırtıcı ve çılgınca olabiliyor. Senden gördüğü samimiyete, hemen bir bıçak darbesiyle sahip olduğu tek hindinin eti ile karşılık vermek isteyebiliyor mesela… Onu kabul ettiremezse, bir fincan kahveyi ikram etmek için üçer dörder seferber olup gönlünü hoş etmeye çalışıyor.

Photobucket

Ülkemde insanların yürekleri buruşturulup top edilmiş kağıtlar gibi. O kağıtlardan okuduklarımı yazdım. Elbette hata ve yanlış okumalar olacaktır. O’na olan sevdamız, bizi bir miktar kör edebildiyse, bu toprağa olan borcumuzun bir zerre hafiflemesi niyetine bu kusurumuz da af ola.

Üstelik bu toprağın bilmecesi yetmezmiş gibi bir de bilmediğimiz bir alfabenin içine daldık. Cüretkarlık nadiren ödüllendirilir, ki biz bu anlamda şanslı idik, Gürcistan bize peçesinin altından gülümsedi. Tam göremesek de yüzünü, sıcak tebessümü görmeye değerdi.

Photobucket

2007'de yaptığımız gezinin ardından tadı damağımızda kalan Karadeniz’i biraz daha genişleterek dolaşma arzusu depreşti. Önce ilk hedef olarak Karadeniz’in etrafını dolaşma düşüncesi üzerinde yoğunlaştık. Fizibilitesi pek olumlu sonuç vermedi. Üzerinde çalıştıkça, gerek güvenlik gerekse “Karadeniz’in etrafını dolaştık” demek dışında pek bir açılımı olmayacak gibi görünmeye başladı. İzlenecek rotanın coğrafyayı tavaf etmesi pek de “motorcu bir tutum” gibi gelmemeye başladı. Suyun izini takip etmek hoş bir düşünce olabilirdi ama pek bir göstermelik olduğu meydandaydı. Dışa vurumcu motorculuğu oldum olası sevmem.

Photobucket

Eski ekiple yola çıkmak niyetindeydik ama beklenmedik gelişmeler yüzünden ekipte kayıplar oldu. Sabit’in katılması gereken bir organizasyon, Ülgen’in zaman sorunu nedeniyle Behlül ve ben kaldık eski ekipten. Hani ne kadar dışa vurumculuğu sevmesek de geçen yıl çenemizi tutamayıp ballandır ballandıra anlattığımız için bu seneki geziye talipler de arttı. Açıkçası 14 gün ve 5000 km. sürecek bir yol için yol arkadaşı seçimi çok ciddi bir konu. Çünkü bu sadece fiziksel dayanıklılık değil ondan daha çok psikolojik dayanıklılık gerektiriyor. Bekleme zamanları, konaklama yeri ararken yaşanan ortak şaşkınlık anındaki ruhsal durum, bir şehre girdiğinizde nereye park edip nereye gideceğini bilememe hali, say sayabildiğin kadar.

Photobucket

Olumsuzluklar bazen heyelan gibi küçük küçük taşlar halinde sen seyir halindeyken tependen aşağı düşmeye başlıyor. İşte bu nedenle çoğunlukla asfalttan gittiğimiz için hard enduro yaptığımız söylenemez; ama insani unsurları içine kattığımızda gezimizin hard enduro olacağını baştan biliyordum. Ekipte herkesle uzun yol yapmışlığım vardı, Sedat çok eski arkadaşım ve motora biraz benim yüzümden bulaşmış bir VN 800 kullanıcısı. Fizik kondüsyonu ve soğukkanlı yapısı ile içimi rahatlatan biri. Yapacağımız yol VN 800 için pek uygun olmadığından Sedat Suzuki jeep ile geziye katılmak istedi. Hem motorlardaki yükü hafifletmek hem de bir güven unsuru olarak aramızda bir de jeep olması her kesin içini rahatlatıyordu. Sedat her ne kadar jeep içinde kahvesini içerek zaman zaman kask içinde terden sırılsıklam olmuş suratlarımıza bakarak “yorulan varsa jeepi verip motorunu alabilirim” diye iyi niyetli cümleler kurduysa da kimseden anahtar alamadı. Onun için de zevkli bir macera oldu. Bizim motorları tek tek denedikten sonra cruiser motorunu satıp enduro motor almaya karar verdi.

20 Haziran sabahı Ankara’dan yola çıkarken Özgür de bize eşlik etti. Kardeşi Kilis’de askerlik yapıyor onu görmeye giderken beraber sürdük. Özgür de 250lik bir twisterla gelmiş, pek geride kalmadan birlikte Antep’e kadar sürdük. Geceyi Antep mutfağının nefis yemekleri ile taçlandırırken kendi kendime “kolestrolün dibine vuracağız” galiba diye söylendim. Gerçekten de hem gittiğimiz yerin özellikleri hem de gezinin doğası gereği öyle beşamel soslu kabak ya da zeytinyağlı fasulye yeme şansı olmuyor. Hem zaman baskısı hem de “ye ve uza” (fast foot) pratiği nedeniyle kebap türevleri revaçta yemeğimiz oldu. Arada bir kuru pilav ile değişiklik yaptığımız olsa da genel olarak her öğün protein yüklemesi yaptık diyebilirim. Hani bir de kalp hastasıyız ya zaten etrafımdaki insanların “sen deli misin ne işin var otur evinde” bakışları altında yola çıkmışım, bir de bu kebap stresi hiç çekilir gibi değil o yüzden “koy’ver gitsin” prensibi ile davranmaya kara verdim. Ölçülü porsiyonlarla her yerin mutfağından bir şeyler tatmaya özen gösterdim.

Photobucket

Antep’de geçirdiğimiz gece maç vardı ekip maça dalmışken Sedat’la ben Antep sokaklarında dolaştık. Şehirleri gece daha çok seviyorum. Şehirler biraz kendi karanlığında kendi edepsizliğini dener geceleri. Sokaklar, daha az, ama daha dışa dönük insanlarla dolar.


Photobucket

Gün ışığının göstermediğini sokak lambaları gösterir. Kabul edilebilir bir edepsizlik hali vardır sokaklarda. Biraz böyle bir şey görebilirim umudu ile gezdim sokaklarda ama lokasyon olarak doğru yer seçmemişiz. Ankara – Antep arası zaten yorucu bir yol olduğu için “daha fazla sosyoloji yapamayacağım Sedat; gidip yatak kardaş” dedim. Misafirhaneye gidip kendimizi uykuya teslim ettik.

Photobucket

Sabah motorları yağlayıp Özgür’le vedalaştık ve kendimizi Nizip, Birecik üzerinden Halfeti’ye gitmek üzere yola attık. Birecik Köprüsü 1956da Menderes tarafından açılmış, Cumhuriyetin o zamanki prestij projelerinden. En uzun betonarme köprü. Köprü üzerinde yoğun trafiğe rağmen durup biri iki fotoğraf çekiyorum. Ama kamyonculardan işittiğim küfürler yanıma kar kalıyor çünkü fotoğraflar pek bir şeye benzemiyor. Yola devam edip Halfeti’ye varıyoruz. İlçenin girişinde cezaevi var. Zaten girişi de çıkışı da aynı yol. Coğrafi nedenlerle buralarda çoğu yer aynı şekilde.

Photobucket

motosikletleri fark edin

HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 2. bölüm)

Halfeti’ye bundan on üç yıl önce gitmiştim. GAP İdaresi Halfeti’de yapılan baraj nedeniyle su altında kalan köyler ve Halfeti üzerine bir proje hazırlıyordu, biz de asistan maaşı ile kurt kesilmiş her genç akademisyen gibi projeyi bir kenarından ısırmıştık. Bölgeye gidip yaklaşık bir ay kadar kalmıştım. O zamanlar Fırat deli akıyordu, salla karşıdan karşıya 300 metre geçmek için önce 300 metre akıntıya karşı gidilir sonra akıntıyla 300 metre geri gelinip karşıya ayak basılırdı. Hem genç hem de hevesli olduğumuzdan cebimizde bir dolu proje ile gitmiştik Halfeti’ye. Ve ayak basar basmaz gerçekle karşılaştık. Bizim “bilimsel” bulgularla önerdiğimiz işlerin hiç birine yüz vermiyorlardı. Onların aklı kamulaştırma parasındaydı. Alacakları parayla yapabilecekleri şeyleri önerirken bizim de naif bir salaklığımız vardı ama onlar da bayağı ayak diretiyordu. Sonunda biri patladı. “Beyim bizim gözümüz aklımızdadır. Önce biri yapacak, biz onun işi tuttuğunu göreceğek sonra biz de yapacağak” dedi. Yani bizim fizibiliteler falan hikaye. Sen yap tutarsa ben de yaparım diyor. Ama en önce kamulaştırma parası…

O zamanlar turizm odaklı önerilerimiz de olmuştu. Bizim projelerden çoğu tutmasa da turizm işi tutmuş, bir de alabalık projesi vardı onu da küçük ölçeklerle gerçekleştirmişler.. İyi kötü bölgede bir canlılık var. Konaklama imkanı da var (15 YTL).

Photobucket

Fırat’ın deli deli aktığı zamanlar göre biraz daha sakin bir Halfeti gördüm. Fırat akarken bağırıyordu. Akıntı üzerinde durmak çok zordu. O zamanlar bizi karşıdan karşıya geçiren salda yol arkadaşlığı yaptığımız eşek bile korkmuştu akıntıdan. Şimdi ise baraj gölü olmanın verdiği tatlı bir akıntı var. Eski zamanlarında Fırat çok can almış. O’na yakılan türkülerin hiç birinde neşeli bir şey bulmak mümkün değil… Yaşadıkları yeri tam ortasından ıslak bir bıçak gibi kesen nehir, her kuşaktan birilerini kendi karanlığına gömmüş bir zamanlar. Suda yüzüp eğlenen çocuklar, anadan babadan daralan kızlar…. ya top peşinde ya yok derdinde akıp giden suyun gürültüsünde hayata gözlerini yummuş. Beklide bu yüzdendir dünyada tek siyah gül Fırat’ın kıyısındaki bu beldede yetişir. Siyah gül Halfeti’nin gururudur. Adı siyah ama kendi patlıcan moru. Fırat’ın içine gömdüğü canlara ağıtı gibi siyah güller dizi dizi sahil boyu. Ve evlerin önünde teneke kutularda yine siyah güller…

Photobucket


Halfeti’de gezinirken bir evin bahçesinde yan yana bir selvi ağacı ile bir palmiye dikkatimi çekiyor. Selvi malum mezarlık ağacı, hatta Anadolu’da gezdiğim pek çok eski mezarlıkta selvi ağacı işlenmiş mezar taşı hatırlıyorum. Çok güzel ve hızlı büyüyen bir ağaçtır ama ölümü çağrıştırdığı için şehirlerde pek rastlanmaz. Palmiye ise malum. Neşeli Akdeniz canlılığını akla getiren, gövdesi ile yaprakları arasında komik bir kabuktan merdiven olan yaşam dolu bir ağaç. Biri ölümü diğeri yaşam sevincini sembolize eden bu ikili dikkatimi çekiyor. Fırat’ın içinde sakladığı yaşam ve ölümü toprağa saldığı kökleriyle haykırıyor ağaçlar. O nehre kanma. Suyumuzu ondan alsak da canlarımızı ona veriyoruz der gibi…


Photobucket

Bizi teknesiyle gezdirecek olan Ahmet Güler, Fırat için “küfürlü su” diyor. Onun da bir oğlunu almış, daha yedi yaşındayken . Benim daha önce buraya gelip çalıştığımı hele ortak tanıdıklardan falan söz ettiğimi duyunca “ sen bizdensin” diyor. Onun teknesine binip gezmeye başlıyoruz. Su altında kalan yerlerin üzerinden geçiyoruz. Minareler yarı beline kadar suya gömülü. Evlerin damları (buralarda çatı olmaz çünkü çatıda yatılmaz) beyaz gölgeler halinde suyun altındaki şehrin izleri. İnsan tuhaf oluyor. Hani Akdeniz’de Bodrum’da falan olsak batık şehir taştan bir şey olarak algılarız ama burada öyle olmuyor… altımızda etten kemikten bir şeyler yatıyor. Daha on yıl öncesinde çocukların misket oynadığı sokakların üzerinden geçiyoruz. Ahmet’e senin cenazen kaldı mı su altında diye soruyorum. Annemle babam vardı rahmet olsun, taşıdım onların kemiklerini diyor. Anne babasının mezarını kazıp ikisinin de kemiklerini tepede eski bir mezarlığa nakletmiş. On beş gün konuşamadım acımdan dilim tutuldu diyor.

Photobucket

Rotayı önce Rumkale’ye sonra Savaşan Köyüne çeviriyoruz. Rumkale’nin adındaki Rum muhtemelen Ermeniler’in buraya Hromkla demesinden evrilmiş. Yoksa kale Asurlar’dan kalma. Kesme taştan yapılmış ve dış duvarları önemli ölçüde ayakta duran heybetli yer. Etrafını dolaşıp Savaşan köyüne doğru gidiyoruz.


Photobucket

Burada su altında kalmış bir minare daha ve neredeyse tamamen su altında kalmış bir kilise görüyoruz.

Photobucket


Kilise mağaradan oyma. Tavana yakın duvar bitimlerinde haç ve benzeri figürler var.

Photobucket

Savaşan Köyünde çay içip mola vereceğiz. Teker teker tekneden inip yeşillikler içinde bir bahçeye giriyoruz.

Photobucket

Bizi karşılayan Mehmet Ali Kaplan Halfeti’nin eski sakinlerinden. Evi su altında kalında “Yeni Halfeti”ye taşınmış. Her gün buraya gelip gidiyorlar “turist sezonunda”. Çocukları nehirde balık tutma sevdasında oyalanıyor. Gelen gidenle alakaları yok. Onlar kendi maceralarını yaşıyor.

Photobucket

Biz çay içmeye oturduğumuzda orada ailecek piknik yapanlardan biri geliyor yanımıza elinde iki parça şiş tavuk. Buyrun yiyin diyor. Tavuklar tenklenmiş. Yani salçalı soğanlı terbiye ile dinlendirilmiş. (Kırmızı eti tenklerken süt de koyarlar ama tavuğa süt koyulmuyor) biraz sıcak ama çok lezzetli. “Ya yok… sağol… ne zahmet” gibi sahte laflar ederek mideye indiriyoruz tavukları. Sonra Mehmet Ali ile sohbet ediyoruz. Eşi ilerimizde bulaşık yıkıyor. Beraber çalışıyoruz diyor, onun emeği benden çoktur gibi şeyler söylüyor. Abla da isterse ikinizin fotoğrafını çekeyim diyorum. Olur diyor. Sen önce ona sor, he derse çekerim diyorum. Bir süre sonra hep birlikte fotoğraf çekiliyoruz.


Photobucket

Hala kamulaştırma parasını alamayan eksik alanlar üzerine anlatıyor bir şeyler. Sonra Ahmet giriyor lafa “Çapar İbram aldı da ne oldu iki yılda beş buçuk tirilyonu yedi bitirdi” diye dalgasını geçiyor. Mehmet Ali ile konuşurken bir ara o yörenin zahterinin güzelliğinden söz ediyor. Zahter normal kekiğe göre yaprakları biraz ince uzun (kekiğinki yuvarlakçadır) kokusu daha baskın bir kekik türü. Tam tekneye binip hareket ettiğimizde koştura koştura karısı geliyor arkamızdan elinde bir gazete kağıdı parçası içine zahter koymuş. Şunu ver diye Mehmet Ali’ye iletiyor. Zor bela Mehmet Ali elime tutuşturuyor zahteri. Cebe sığacak gibi değil. Depo üstü çantamın harita gözüne koyuyorum zahteri. Birkaç gün orada duruyor. Ne zaman haritayı çıkarıp elime alsam çantadan buram buram zahter kokusu geliyor. Gezinin ilk durağında haritamız zahter kokmaya başladı hadi hayırlısı diye geçiyor içimden.

Hepimizin aklından bu gece Halfeti’de kalsak diye geçiyor çünkü hem konukseverliği hem doğası çok etkileyici. Ama daha ilk günden programdan saparsak işimiz zor. Ayrılmadan önce karnımızı doyurmak istiyoruz ve suyun üzerine kurulmuş bir iskele lokantada Şabut balığı yiyoruz. Trança’nın Urfalı olanı diyelim. İri bir balık şişte yapılıyor, hafiften acılı salçalı bir sosa bulanıp şişte kızartılmış. Anlatmakla olmaz… yemeniz lazım.

Photobucket


Halfeti’nin insanı hepimizi etkiledi. Konukseverlik vs. gibi basma kalıp değerlerin ötesinde samimiyeti etkiledi. Son derece sade, kendisi için bir şey istemeden, sen sorup deşmezsen derdini söylemeyen, söyledikten sonra da öyle sessiz bakmaya devam eden bir halleri var. Mazlumdan ziyade görmüş geçirmiş, kin değil sabır biriktirmiş gibi. En büyük dertleri hala doğru dürüst alamadıkları kamulaştırma paraları.


Photobucket

Sahil denilebilecek bir yerde bir genç kız banka oturmuş kitap okuyor. Bulunduğum yerin açısı fotoğrafını çekmeye uygun. İçim elvermiyor deklanşöre basmaya. Çünkü her fotoğraf karesi çektiğin insanı biraz “şeyleştiriyor”. Kendisi olmaktan çıkıp yaşadığım çevrenin insanının bakışları altında başka bir şeye dönüşüyor. Çevremle kavgam da bu yüzden işte. Kendi ülkesine oryantalist olanlara öfkeliyim. Kendi insanına “ne enteresan… ne kadar hoş” diye bakanlarla kavgalıyım. O bakış açısı sevdalı olduğum şeyi pornografik malzemeye dönüştürüyor. Ülkesini seyrettiği TV dizileri ile öğrenen (!), kendi hakkındaki fikirlerini hep başkasının filtresinde süzen insanların turistik kirliliğine bulaşmaktan korkuyorum. Elim varmıyor deklanşöre basmaya ve kitap okuyan kızı çekmiyorum. Mahremiyeti bu kadar saygıyı hak ediyor. Onun yerine magazin hayalleri ile kameramın önüne atlayıp, biraz da benim arkadaşlarımın dolduruşu ile “ben zati mankenim” diye bir başkası atlayacak birkaç saat sonra. O da bir garip kız çocuğu ama çok fazla “kız” olmuş işte. Görülsün beğenilsin istiyor. Onda gördüğüm şey ile bankta oturup kitabını okuyan Halfeti’li sakin kız arasında kaç dünya var. Hangisi doğulu, hangisi batılı. Hangisi kendini kurmak için zihnin ışığından, hangisi kendini var etmek için kamerama yansıyan ışıktan medet umuyor. Biri başkalarına çok ilginç geliyor. Çeksene bunun resmini !. Çekeyim. Çiğnenmiş sakız tadında kızların fotoğrafları ile taçlandırayım hafızamı. Ama aklım o diğer kızda. Açık bir meydan okumayla sahile inip kitabını okuyan, ya da o izlenimi vererek bir duruş edinmeye çalışan, yöresinden ve bedeninden taşıp dünya ile kucaklaşmaya çalışan kızda. Gölgede oturuyordu ama oradaki her kesden daha çok terlediğine eminim.


Photobucket


Halfeti’den yola çıkıp tekrar Antep Urfa yoluna çıkıyoruz. Suruç sapağından yukarı Adıyaman yönüne dönerek Atatürk Barajını sağımıza alarak ilerliyoruz. Atatürk Barajı suyun rengi çok hoş. Yüzük taşı gibi derin bir yeşil. Hele arazinin girinti çıkıntıları ile uzaktan bakıldığında tam bir şölene dönüşüyor. Bu memlekette nereye baksan rakı mezesi diye
geçiyor aklımdan.

Photobucket

Asfalt kalitesi oldukça iyi. Gurup olarak gitmesek yollar azmaya müsait, ama hepimizin kafasına kazınmış olan “eve tek parça dönmek” düşüncesi yüzünden sürat yapmadan ilerliyoruz. Kahta’ya yaklaşırken bir benzinliğe girip benzin alacağız. Koca benzinlikte pompacı tek kişi. Kredi kartından çekim, su satmak, benzin doldurmak onun işi. Bunalmış çocuk ama biraz da kendi beceriksizliği var. Hem bizi çok bekletiyor hem de benim motoru doldururken pompayı bırakıp gidiyor ve pompa otomatik olarak atmadığı için benzi taşıyor. Motor sıcak olduğundan bu çok tehlikeli bir anda alev alabilir ortalık. Hemen motoru uzağa çekip kurtarıyoruz. Bağırış çağırış derken çocuğun eli ayağına dolanıyor. Müşteriden patronundan korkar gibi korkuyor. Dört beş litre benzin yere dökülmüş durumda. Dökülen benzinin parasını vermiyorum, biraz vicdanım rahatsız oluyor, çünkü cebinden ödeyecek. Ama başka türlü öğrenmez; çok da kafaya takmıyorum. Kahta’ya girdiğimizde Sedat bizden önce oraya varmış ve kalacağımız oteli ayarlamış. İki kişiye birer oda, benim ortağım Sedat. Beton gibi uyuyor ve horlamıyor, insan oda arkadaşından daha ne ister. Gece olmadan Kahta’nın içinden sürerek Barajın kıyısında bir lokantaya gidiyoruz. Alabalık yiyeceğiz. Ortaya birkaç meze falan derken canım deli gibi rakı istiyor. Motorla geldik ama yol temiz. Otele üç dört kilometre mesafedeyiz. İki kadeh rakıyı ağır ağır içiyorum. Sek rakı içmenin tek kötü yanı içine buz atamadığın için sıcak rakı içmek durumunda kalabiliyorsun. Bu da öyle sofralardan biri. Masamız bir koya bakıyor. Paslanmış terkedilmiş bir tekne eskisi var koyun öte yanında.

Photobucket

Ortasına doğru genişçe bir çember içinde çiftlik balıkçılığı yapılıyor belli ki. Denizden uzak yerlerde balık yemek tuhaf geliyor. Bu tatlı su balığı denen meret naylon boncuk gibi bir şey, sanki sahte balık yediğim duygusuna kapılıyorum. Şabut balığı hariç; o nefisti. Bu yediğim düpedüz sahte balık işte, balıkmış gibi yapmış, takmışlar kepçeye atmışlar fırına… ama bildiğin ot !

Kahta’ya geliş sebebimiz Nemruta çıkmak. Aslında programı yaparken Nemrut’a niyetim yoktu. Ama Ankara’dan bilgisine değer verdiğim bir ağabeyim “sen git hocam” dedi. Buralarda yaşamış bir miktar, tamam diyerek rotayı Kahta’ya çevirdik. Bir de Kahtalı Mıçı var onun gibi birilerini görmek ya da kasetçide sesini duymak istiyorum, ama olmuyor belli ki o da İstanbul sosyetesine karışmış buralarda duyulmuyor sesi.

Photobucket

Sabah erken kalkmamız lazım, Gün doğumunu izlemek için üçte kalkıp yarım saat sonra yola çıkmanız lazım dediler. 2100 metrenin üzerinde motor süreceğiz üstelik sabahın üçünde. Hiç akıl karı değil. O kadar da endurocu değilim, olan önden buyursun. Hemen bir minibüs ayarladık. Makul bir fiyata bizi hem zirveye çıkartacak hem de Nemrut dağındaki diğer arkeolojik ve tarihi kalıntıları gezdirecek. Gece kalkıp minibüse doluşuyoruz. Minibüs şoförü aracı kullanmaktan çok tekmeliyor. Benim bildiğim gaz pedalına ayakla basılır. Bu herif pedalı düpedüz tekmeliyor. Hoplaya zıplaya, önümüze düşen araçları uçuruma sürüklercesine sollayarak zirveye çıkıyoruz. Araçtan aşağı indiğimizde ciddi soğuk çarpıyor. Polar kazak asrın icadı ama o bile kesmiyor. Hava alacakaranlık. Çay içelim diyor şoför bizi bir kulübeye sokuyor. Bu arada akın akın insan gelmeye başlıyor. Japonlar. Sadece Japonlar değil birkaç Alman ile çok sayıda yerli turist de var.


Photobucket

Bulunduğumuz yerden güneşin doğuşunun izleneceği terasa yedi yüz metre yol var. Taşlık bir patikayı çıkarak tepeye ulaşmamız gerekiyor. Başlıyoruz tırmanmaya. Oldukça dik, taşlık zor bir patika, ilk iki yüz metrede pilim bitiyor. Dinlenerek çıkmaya devam ediyorum, yolun yarısını geçtiğimde acaba geri mi dönsem diye aklımdan geçerken yanımdan sigara içerek geçen genç bir oğlana takılıyor gözüm. Ağzımın içinden, bok iç diye geveliyorum ve oturduğum yerden kalkıp yeniden yola koyuluyorum. Dinlenirken korkum güneşin doğuşunu kaçırmak. Neyse ki yukarı vardığımda daha güneş doğmuş değil. Hatta erken geldiğimizi anlıyorum. Battaniyelere sarılı insanlar uykulu gözlerle şakalaşıyorlar.

Photobucket

Güneşin doğuşu yaklaşırken her kes terasta ayakta izlemeye başlıyoruz. Havada asılı onlarca cep telefonu anı ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Ah oh sesleri arasında insan bir tuhaf oluyor, acaba başka bir numara var da biz mi es geçiyoruz diye işkilleniyorum. Güneşin dağların tepelerini aşarak doğuşu görmeye değer. Ama o kadar da “i-na-nıl-maz” değil. Açıkçası Eminönü’nde güneşin batışı ile bir ufak rakı içerim ama buradaki manzaranın ederi en fazla bir fincan sıcak kahve diyebilirim. Pek çok şey gibi Nemrut’da güneşin doğuşu da biraz “öğrenilmiş heyecan”. Gerçekten güzel ama tek ve biricik olduğuna ikna olmadım. Belki sabah güneşi bolca selamlamış olmanın ve gün batarken onun ardından baka kalmışlığımız epeyce bol olduğundandır.


Photobucket

Yine de Nemrut’ta heykeller ve tümülüs çok güzel. Ben en çok tümülüsü sevdim. Heykeller ise fotoğraflarda olduklarından büyük algılanıyor. Olsa olsa 160-180 cm. arasında değişiyor boyları. Batı terasındakiler biraz daha heybetli. Ama Nemrutun en çok nesini sevdin deseler tümülüs derim. Hele ay ile birlikte harika görünüyordu.

Photobucket


Nemruta gider de zirveye çıkarsanız size kahvaltı yapmanız teklif edilirse asla kabul etmeyin. Çünkü sizi gezdiren şoför, mekan sahibi ile anlaşmalı olup 2,5 YTL etmeyecek kahvaltıyı adam başı 8 YTL’ye “iteliyor”. Çay deseniz o da vasatın altında.

Bununla birlikte minibüsle gitmenin bir avantajı geldiğiniz asfalt yoldan değil Milli Parkın içinden geçerek bozuk ama güzel manzaralı yoldan gezerek iniyorsunuz. Ayrıca tek başınıza bulamayacağınız Kommegane Krallığı kalıntıları da bu güzergah üzerinde. İ.Ö 1.yüzyıldan kalma tarihi doku meraklısı için heyecan verici.

Photobucket

Bir mağara yerleşimine giren dehlizin önünde hoş bir grafik yakaladım ve benim ekiptekilere poz verdirmekten çekinmedim. Post modern bir tarz oldu ama Behlül’ü Adıyaman dağlarında Mısır dansı yaparken çekmekten de geri durmadım.

Photobucket

Burayı dolanıp gezdikten sonra Şeytan Köprüsüne indik. Ne zaman böyle bir köprü görsem fotoğrafın içine etmek için oraya park etmiş bir jeep illa ki bulunur. Murphy kuralları yine işledi ve bu muhteşem Selçuklu köprüsünü çekerken Isuzu aracı da kadraja almak durumunda kaldım. Fotoğrafı satacak olsak hadi neyse, ama bizim hava atmaktan başka derdimiz yok. Öyle olunca da façamızı bozuyor.


Photobucket

Etraftaki çiçekler mor bir yorgan gibi toprağı örtmüş, köprünün altından akan nehir küçük bir şelale yaparak coşuyor ve kayaların arasından kayarak dağın eteklerine doğru kendine yol buluyor. Köprünün adı neden “şeytan” öğrenemedim. Yeni zamanlarda yapılan yol köprünün yapıldığı dönemdekine göre bir miktar yükseltilmiş ve köprünün bir kısmı bu yükseltme nedeniyle gömülmüş. Yolumuzun ilerisinde bir köprü daha var Cendere Köprüsü. Ona doğru giderken minibüsü kullanan şoförümüz aracı yolda durduruyor. Buy’run nohut yiyin diyor. Nohut tarlası yanındayız. İlk okulda cebimizdeki 10 kuruşları yatırdığımız nohutun tarladaki halini ilk kez gördüm. Tarladan kopardığınız anda ağzınıza attığınızda ekşimsi bir tat alıyorsunuz. Aracın içinde nohut yiyerek dağın eteklerinden aşağı süzüldük ve Cendere köprüsüne geldik. Roma köprüsü olduğu için hikayesi bol. Septimus Severus isimli bir abimiz yaptırmış. Köprünün iki ucunda ikişer sütun varmış zamanında. Abimiz iki sütunu eşi hanımefendi için, diğer iki sütunu da iki çocuğu için diktirmiş. Başlangıçta pek bir sorun yokken Septimus ağabeyimiz hakkın rahmetine kavuşuyor ve çocuklarından Carvalas kral oluyor. Olur olmaz da kardeşi Geta’yı öldürtüp babasının onun adına diktiği sütunu yıktırıyor. Şu hırsa bakar mısınız. Sen koskoca kral ol ondan sonra elinde kazma direklere saldır… Sonra böyle dile düşersin işte…

Photobucket

Kahta’da doyurucu bir turdan sonra motoralarımıza binip yine Atatürk Barajını seyrederek Keferge Köyüne geldik. Feribotla Barajı geçerek Siverek’e doğru gideceğiz. Feribotun gelmesine yaklaşık kırk dakika var. Bir kısmımız kahvede çay içerken Behlül baraja girmeye heves ediyor. Pantalonunu indirip suya atlıyor. Altında paçalı don olsa sorun olmayacak ama mayo olduğu ve kardeşimiz alemlerde “üçgen bey” olarak anıldığı için yöre halkında bir huzursuzluk başlıyor.

Photobucket

Çay içtiğimiz bahçedeki çocuk Suat’a sözlü uyarı yapıyor “orada kadınlar çamaşır yıkıyor dedem görürse hadise çıkar” diye. Suat gelip Behlül’e durumu bildiriyor o da kadınlara bir göz atıp la havle çekerek giyinmeye başlıyor.

Photobucket

Bir süre daha feribotu bekliyoruz ve motorları yerleştirip etrafı seyrederek karşıya geçiyoruz. Zihni abi ve Behlül yöre halkı ile içli dışlı vaziyette, birinin elinde bir çocuk diğeri kadınlara bir şeyler anlatıyor. Tabi ki Kaptanımız Suat. Ben de öyle boş boş bakınıyorum sağa sola.

Photobucket


Photobucket

Karşıya geçtikten sonra Siverek’e ve oradan da Diyarbakır’a kadar olan yol çok zevksiz. Dümdüz çorak yollardan geçiyoruz. Tarlaların kenarlarında taş bentler yapılmış. Tarlanın içindeki taşlar elle toplanarak (belki vardır makinası) tarlanın sınırına dizilmiş duvar gibi. Bazı yerlerde tarlaların ortasında da taş öbekleri var. Diyarbakır’da yemek molası veriyoruz. Zevksiz bir yolu teperek Mardin’e iniyoruz.

HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 3. bölüm)

Mardin denilince her kesin aklına bir şeyler gelir. Her kes Mardin’le ilgili taştan hecelerle konuşur biraz. Mardin’in alfabesi taştan ama dili ipek gibidir.Mardin denildiğinde aklıma ilk Murathan Mungan gelir. Bütün baba yaralısı erkekler birbiri ile biraz kardeştir; bizim de kendisine yakınlığımız yaralarımızın birbirini tanımasındandır… Mungan’ı iyi tanırım. Okuma alışkanlığımın pekişmesinde ikinci eşiktir. İlk gençliğimde aklım kasıklarımın arasına sıkışmışken beni dünya ile tanıştıran Orhan Kemal ve Nazım Hikmet Ran olmuştu. Mungan da zihinsel küremin üzerindeki hamasi sosyalist kabuğu, biraz daha insani ve kendine benzemeye özendiren bir törpüyle inceltmişti.

Photobucket

Mungan kendini referans almayı öğretir insana. Sadece merhameti değil şefkati öğretir. Aşk ve ayrılık onun kaleminde olta ucunda çırpınan balık gibidir. Tutamazsın havada. Şiirini taşıyamazsan düşürürsün… Taştan alfabe ile yazılmış ne olsa… O yüzden Mardin denilince aklıma ilk o gelir, onun Paranın Cinleri’ni okumadan Mardin’i gezmek biraz eksik iştir. Dükkanlarda asılı Şahmeran resimlerinin önünden kayıtsızca geçmemek için de Şahmeran’ı okumak öyledir… Onun aklının; kelimeleri yan yana dizerken, kağıt üzerinde sahici bir insan yapabilen bir yeteneği ayakta tutan bir acı ile hediyendirildiğini düşünürüm. Ta ki Yüksek Topukarı yazana kadar. O kitaptan sonra Mungan’ın aklı gençliğini kaybeder ve yaşlanarak bir proje adamına dönüşür. Hele Müslüm Güreses’le yaptığı “iş”lerden sonra artık daha az Mardin’li daha çok İstanbulludur. Internet sayfasına girip bir bakın Bon Jovi’nin sitesi bile daha sade. İkibinli yıllar onun için bir kırılma noktasıdır. Mardin için de öyle. Sokaklar küçeler kendi gibi kalmaya değil Istanbul’a kaymaya teşnedir. Vitrinlerde telkari diye satılan gümüşlerin yüzde doksanı Kapalı Çarşı işi. Kenarları dantel gibi işlenmiş pencere pervazlarını örten camların üzerine “Milyonların Aşkısın” diye FB afişleri asılmış.


Photobucket

Bütün kentler gibi burası da ilerlemeyi kendinden kaçmakta buluyor. İşte bu yüzden şehrin fotoğraflarını çekmeye pek elim varmıyor. Kasımiye Medresesi internet sitelerinde ve fotoğraf albümlerinde yeterince yer alıyor. Dar-ul Zaferan da öyle. Ama o taştan yapıları dolduran insanlar bizim vehmettiğimizden başka rüyalara yatıyorlar. Gençler heryerde olduğu gibi burada da gelenek ile güncel hasretler arasında sıkışmış. Şehir merkezinde bir konser hazırlığı var. Ses sistemini kontrol ederken zaman zaman yerel zaman zaman pop parçalar çalıyorlar. Bir kararsızlık var.

Photobucket

Bir sinema festivali düzenlemişler. SineMardin diye. Filmlerden o gün Persapolis oynuyordu. Sinemadan başı örtülü bir kız çıkıyor yanında genç bir çocukla. Persapolis İran’ın Humeyni ile yön değiştirişini ve İranlı aydınların çektiği işkenceleri bir kız çocuğunun ağzından anlatan bir film. İşte hal böyle karışıkken insanın içinden sahte fotoğraflar çekmek gelmiyor.


Photobucket

Fotoğraf zaten sahte bir şey bir de samimiyetten uzak düşerse iş iyice içinden çıkılmaz hale gelir. O sebepten şöhretimize giden yoldan bir adım geri atıyoruz ve Mardin’i pek popüler olmayan, aman ne güzel dedirtmeyen başka bir dikkatle çekmeye çalışıyoruz.

Photobucket


Bir kedicik evinin avlusunda bize poz veriyor. Işığı sevdim ve çektim.
Behlül’ün eşi kitap restoratörü ve burada bir kilise de eski Süryani belgelerini onarmış. Dolayısıyla burada bir tanıdığımız var: Mor Gabriel. Onu ziyarete gidiyoruz (Doğru anımsıyorsam Kırklar Kilisesinde) Ahmet Ümit’in bir romanında Mor Gabriel kilisesinden bahsedildiğini biliyorum. Yakınlarda bir de Mor Gabriel Kilisesi var.


Photobucket


Papaza Mor Gabriel adını daha önce duyduğumu, kendisini tanımaktan çok mutlu olduğumu söylüyorum. Gülümsüyerek teşekkür ediyor. Üstelik hem adınız Gabriel hem de morsunuz diyorum, üzerindeki mor gömleği işaret ederek. Zevzekliğim cezasını buluyor anında. Son derece nazik biçimde, “adımdaki ‘Mor’ eki Saint anlamındadır diyor renk değil, Süryanice’de Mor Aziz demektir diye düzeltiyor. Utanıyorum ama araya başka laflar karışıyor. Biraz ilahiyattan sohbet edelim istiyorum ama turist muhabbetine doymuş sohbete katılmıyor.

Photobucket
Havadan sudan konuşarak kahve içiyoruz. Kilise içinde 4-5 aile yaşıyor. Çocuklar avluda top oynuyorlar. Kadınlar pencere önü sohbeti gibi sohbete dalmış bizimle ilgilenmiyorlar.


Photobucket

İki genç fotoğrafçı çocuk dolaşıyor ortalıkta ikisi de Nikoncu, iyi bir kare yakalamaya çalışıyorlar ama ışık sert hiç şansları yok. Selam veriyorum bir tanesine cevap veriyor ama hırt bir tip hiç konuşmaya yeltenmiyorum.

Photobucket

Üç yıl önce Mardin’e çekime gittiğimde fotoğrafladığım bir kapıyı gördüm tesadüfen. Üç yıl önce pırıl pırıl bakımlı olan kapı süsünün sıvaları dökülmüş, bakımsızlıktan solmuş küsmüş nerdeyse. Yan binada çamaşır asan bir kadın var “abla bu duvarın hali ne böyle üç yıl önce ayna gibiydi ?” diye laf attım. Sahipleri Istanbul’a gitti bina sahipsiz bir kiracı var onlar da bakmaz diye cevap verdi.

Mardin’de konaklamayı Polisevi’nde yaptık. Biz motorları parkederken yanımızda biri bitti. Polismiş ama şube müdürü öyle ufak tefek bir şey değil. Ben de motor hastasyım diye başladı. Adı Hüseyin. Her bir motora oturdu. Kendine arıyormuş uygun bir şey. Internetten her modelin teknik verilerini ezberlemiş bizim motorları bize anlattı epey. Akşam yemeğinde de bize eşlik etti. Ertesi gün Midyat, Hasankeyf, Siirt, Bitlis, Tatvan yapacağız. İyi bir uyku için yeterince yorgun ve yeterince bira ile doluyuz.



Midyat’a geldiğimizde doğrudan şehir merkezine giriyoruz. Mardin’den daha erken çıkmak istedik ama kahvaltı polis evinde 8de başladığı ve polis arkadaşımız Hüseyin’le lafladığımız için çıkışımız biraz gecikti ve güneş tepede iken şehre girdik. Hiç sevmem çünkü ışık sert olur iyi fotoğraf vermez şehir. O sıcakta bulduğum ilk yere parkedip kendimi motordan atarken yol arkadaşlarımın itinayla motorlarını gölgeye çekişlerini izliyorum. Aralarında motorun üzerine örtü örten de var; ama asıl hit olayımız “gorateksim kirlendi yıkamam lazım” diye banyoda çamaşır yıkayanlar. Canım kardeşlerim benim gorateks 50 bin kilometrede iki kez sabun yüzü gördü, bunu bilseniz benimle aynı odada yatamazsınız bir daha… Motorcu dediğin ter, gaz ve akşam yatmadan önce rakı… bilemedin bira kokar ! Sizi gidi annesinin temiz çocukları sizi… seneye ben sizi batağın ta dibine batırmaz mıyım Ermenistan’ın dağ köylerinde…


Hazır geyiğe sarmışken Midyat’a girmeden önce bir köyde yaşadığımız bir olayı anlatmadan geçmeyeyim. Bir köy kahvesinde çay içiyoruz. Adamın biri benim motoru göstererek kaça bu diyor. “Kaça bu”, “kaç basıyo” ve “nerden geliyonuz” bu soruların cevabının basılı olduğu bir T-shirt giyin ve asabınız bozulmadan gezmeye devam edin. Benim tecrübem budur. Ne kadar nefret etsem de bu sorulardan her birine sabırla cevap veriyoruz. Çünkü ağız bükerek konuşmak hem bize yakışmaz hem de seni adam yerine koyup sormuş bir soru sen de adam ol cevap ver psikolojik cenderesindeyiz…

Photobucket]


Her neyse benim motor için yirmi milyar dedim. Soruyu soran adam gözlerini belertip “essah mı diin” dedi. Ben de “he essah diim” diye cevap verdim. Sanki pazarlıkta kandırılmış tam alacakken vazgeçmiş gibi “ de get hemşerim yaaa. Yirmi milyar para verilir mi buna ya… ben iki buçık milyara bunun kralını alırım hem de Mondial” dedi….. ve arkasına bakmadan dönüp gitti. Ben dumur vaziyette kalakaldım. Suat da boş durmayıp lafı yapıştırdı. Murat abi üzülme ben beş bin lira veririm temizinden, gerçi Mondial değil ama gönlün olsun”….. Yani bu da bize kapak olsun o kadar hava attığımız sanırken adam bize fırçasını kaydı bir de seninkinden güzel Mondial var diye ayar çekti. Yöre halkından bu olayın intikamını almak için ben de aşağıdaki garibe soruyorum. “Net’çen bu maymunları niye arabaya koydun” Garipten ses çıkmıyor. Sana diyorum bebe bu maymunları satıyor musun? … derinden bir ses “tavuk” diyor. Ne tavuğu onlar maymun, tavuk sensin ! Kafası karışıyor anasının eteğine dönüp kafayı gömüyor. Sonra biraz daha şakalaşıyoruz onların tavuk olduğunda anlaşıyoruz. Anası da gülüyor…


Photobucket

Gelelim Midyat’a. Midyat’ta şehir merkezinde çocuk çetesi tarafından çevremiz sarıldı. Abi motorlara bakayım mı sen yokken bu piçler oynamasın diye kendi arkadaşlarını satıp benden para sızdıracak. Altta kalmayacaksın böyle durumlarda. Ne o piçler ne de sen motorun gölgesinde durursanız alayınızın paçasına sıçarım, siee ! diye bağırdım. He bunlar bizdendir diye tırıs tırıs gittiler. İçlerinden birini gözüm tuttu, o da beni kesiyor ama çıkışımdan tedirgin oldu diyeceğini diyemiyor. Ne istiyon lan diye sordum. “Abe isterseniz size Midyatı gezdirem”. Get şurdan beş çay söyle dedim. Böylece mukavaleyi imzalamış olduk…Çocuğun adı Emrullah saçlar jöleli. Ne o ‘lan reçel mi sürdün kafana diye çıkıştım. Yok abe jöledir, dedi. Jöleli Emrullah nereye gezdircen bizi dedim. Demez olaydım Emrullah başladı saymaya ezberde ne kadar yer varsa hepsini anlatıyor. Tamam oğlum beş çay daha söyle sonra şuralara şuralara gideceğiz. Peşimiz takılan her arkadaşın için senin bahşişinden bir lira düşerim ona göre dedim. Emrullah cin gibi. Önce merkezde eski kuyumcular çarşısını gezdirdi bize. Çok da tarihi doku denilemeyecek ama eni konu ilginç mekanlara girip çıktık. Bunlar arasında bir avluda bir arkadaşla tanıştım ki sizlerle tanıştırmazsam kendisine ayıp olur. Sıpa. Hem de beyaz sıpa. Al koynuna uyu o derece munis ve sevimli. Fakat neresine dokunsan bir araba toz kalkıyor. Hijyen konusunda gurubun en amele ruhlu adamı ben olduğum için toza toprağa aldırmadan sıpa ile sarıldık, öpüştük, hal hatır sorduk. O da seni bir yerlerden tanıyorum gözüm ısırıyor dedi…..


Photobucket


Midyat Mardin’den daha heyecan verici geldi bana. Belki Mardin’i daha önce görmüş olduğumdandır. Midyat Suryani nüfusu itibariyle oransal olarak Mardin’den daha fazla yoğunluğa sahip. Kent merkesinde pek bir şey anlaşılmasa da Emrullah bizi gezdirirken nerelerin Suryani mahallesi olduğunu, kendi Suryani arkadaşlarını anlatıyor. Cehaletimin patladığı bir diğer yerde buradaki devlet konuk evi oluyor. Popüler dizilerden biri burada çekiliyormuş: Sıla… Emrullah anlatırken “aha Sıla buradan düşmüştür, buradan aşağı atlamıştır falan diyor ben de he he diye geçiştiriyorum (belki de Sıla değil başka bir isimdi bilemedim şimdi). Konukevi terasından Midyat kuşbakışı görünüyor.

Photobucket
Bir de eski kaymakamın evi var o da güzel bir bina. Bölgedeki taş işçiliği üç beş kişi ile de olsa bu çevrede hala yaşıyor. Ama işler artık geometrik desene dökülmüş. Kasımiye Medresesindeki o inanılmaz tığ işi taş oymacılığı artık yok. O sadece ustalıkla değil, aynı zamanda bir inancın taşa nakşedilmesi ile ilgili bir şey olsa gerek. Orada sabır ve hüner değil, teslimiyet ve aşk varolsa gerek başka türlü mümkün değil.

Photobucket

Ve tabi her şeyin önünde ve arkasında çocuklar…. Kapı aralıklarında, avlu eşiklerinde, sokaklarda “dünyalı çocuklar”. Onlar Midyat’ı bizim görmediğimiz bilmediğimiz bir bilgi ile yaşıyorlar. Biz onların dünyasını kendi çocuklarımızın dünyası ile tartarak anlamaya değerlendirmeye çalışıyoruz. Onlar TVden gördükleri ve gelen “turistler”den aldıkları 50 kuruşlarla bizi tartıyor… Ama tartıda en ağır basan gerçek onların radyosu var. Pilli. Radyo bu bölgede önemlidir. Öyle olmasa bu gezi yazısının ilk sayfasında Diyarbakır Ulu Cami avlusu duvarına oturmuş sigara içenlerin gururu yüzlerinden okunmazdı. Radyo önemlidir çünkü yanında taşıyabilirsin. Yanında taşıyamadığın her şey biraz kaybolmaya senin olmaktan çıkıp gitmeye mahkum gibidir. Taşıyabildiğin kadar zenginsin.


Photobucket


Photobucket

Photobucket



Gideceğimiz istikamete göre yolumuzun üzerinde Mor Brahim Manastırı vardı Emrullah bizi oraya götürdü. Gittiğimiz saatte Manastır kapanmış, bekçiye yalvar yakar kapıyı açtırdık. Bekçi müslüman olduğu için içerde fotoğraf çekmeme bir şey demedi. Normalde izin vermiyorlar.

Photobucket


Nedeni bilinmez bir tür refleks olsa gerek. Dünyanın her yerinde fotoğraf makinasından korkulur. Kimse kendi görüntüsüne razı değil ondan olsa gerek. Brahim Manastırı çok bakımlı temiz bir kompleks. Bahçesinde ziyaretçiler için güzel dinlenme köşeleri yapılmış. Dar-ul Zaferan gibi turizm beldesi olmamış.


Photobucket

Küçük bir eski eşya müzesi var içinde, ne ararsanız var Mamia 645’den Meryem Ana heykelciklerine kadar… Bari Hasankeyf’te akşamüzeri güzel bir ışık yakalayayım diye dinlenme arasını daha fazla uzatmayıp yola koyuluyoruz.

Emrullah sonunda bizden on lira kaptı. Rayicin üzerinde bir rakamdı ama yüzündeki gülümseme de rayiç üstüydü. O da bizi ödüllendirdi.

İzleyiciler

Free Hit Counter