
Hatıratımızda mezkur Toroslar ve Biraz Fazlası kapsamındaki geziyi biraz daraltıp insani boyutlara taşıyarak organizasyon hazırlıklarına başladık. Önceden gitmiş olmamıza rağmen, yol ve konaklama koşullarındaki muhtemel süprizlerden kaçınmak üzere keşif gezileri yapıldı. Yemek ve konaklamaya ilişkin düzenlemerle, jandarma kaymakamlık vb. bağlantılar kuruldu ve 16 Mayıs sabahı yola çıkıldı… Yola uzun ve zor diyenler çıktı. Ne diye dolanıp duruyoruz doğrudan gidip denize girsek olmaz mı diyenler çıktı. Yüzme kulübü değil motor kulübüyüz durmak yok yola devam dedik. Düştük kalktık, yedik içtik… ama illaki bu dünyada insanoğlunun kendi icadı ile tadabileceği en büyük hazlardan biri olan motosiklet hazzını sonuna kadar yaşadık… Yine yapar mıyız ? Yaparız zaten hep yapıyoruz. Jaws’ın dediği gibi “Bizim işimiz bu !”


Böyle bir rota planladık... fazlası var eksiği yok tamamladık Niyet 1680 km. idi 1900’e çıktı.
Öncelikle sabah sıcak yatağını bırakıp sırf bize iyi yolculuklar dilemek için gelenleri selamlayarak başlayalım. Dost elinden sıcak bir kahvenin şekere ihtiyacı olmaz. Ama Erhan hem şekeri hem ekstra tatlandırıcıyı da kapıp gelmiş... Sağ olasın Erhan

Panora park yeri 6:45'den itibaren damla damla dolmaya başladı... Falanca geldi mi filanca şimdi telefonla aradı derken herkes zamanında hareket noktasındaydı. Zihni abi sabah hastasını kıramamış bizi görmeye geldi. İki satır sohbet edip doğru muayenehaneye koştu. Sonra bizi Cihanbeyli'de yakaladı... Haymana ve Yenice yolunun yumuşak virajlarında ilk alıştırmalarımız yaptık.

Sabah kahvaltısı 115. km.de yaklaşık saat 9 gibi biz gittiğimizde hazırdı. Hazır sofraya oturmanın keyfi başka tabi

Cihanbeyli'ye çıkana kadar gayet keyifli güzel bir yol izledik. Guruplar birbirinden kopmadan uyumlu bir sürüş oldu. Cihanbeyli’de keşif sırasında Suat v Erhan'ın tanıştıkları motorcu bir pastacının dükkanına uğradık. Orada epey bir çay pasta ikramını severek kabul ettik. Oradan aayrıldıktan kısa süre sonra Zihni abinin debriyaj teli yerinden çıkmış. Sağ olsun pastacı arkadaş bize tamirci buldu. Ama bizim ekip kendi mekanik becerisi ile işi halletmişti bile...
Cihanbeyli’den Karamana'a kadar git gel konya altı saat türküsü söyleterek sürdük. Ta ki Karamandan Yeşildere sapağına sapana kadar. Karaman Yeşildere Taşkent arası nefis bir doğa asfalt kalitesi ikinci sınıf olmakla beraber tehlikesiz güzel bir yoldu. Önce Yeşildere’yi geçip Taşkale'ye geldik. Yolda Manazan mağaralarını geçitik. Taşkale girişindeki tahıl ambarları önüne motorları çekip bir kaç fotoğraf çektik.


Bu köyle üçüncü gelişim. Yoksul ve insansızlaşmış bir yer. Gençlerin hemen hepsi köyden göçmüş; yaşlılar kalmış geride. Orta yaşta olanlar hala halı dokuyarak geçim dünyası dertleri ile uğraşıyorlar. Köye gelen giden pek olmuyor yaşlı bir teyze gelip bize el işi örgü bir şeyler satmak istedi ama kimse ilgi gösteremedi. Sonuçta yanında taşıdığı mini tezgahı toplayıp gitmek durumunda kaldı.


Tahıl ambarlarının önü doğal bir fotoğraf sütüdyosu gibiydi biz de bolca fotoğraf çekerek değerlendirdik.
[


Tekrar geldiğimiz yoldan Yeşildere’ye kamp alanımıza gittik.

Önce motorları çadırların arasına sokmayın diye uyardılar ama bizimle baş edemediler... Motor çadırın önünde olunca hem karizma daha sağlam oluyor hem de eşya taşımaktan kurtuluyorsunuz.
Süha kızı Aysın ile birlikte gurubun epey bir eşyasını taşıdı. kendi kamp malzemesini o hengamede nasıl ayırıp buldu bilmiyorum ama becerdi... Bu kadar yük taşıyıp bu kadar içten bir şekide gülen çok az adam tanıdım. Çocukluğumuz aynı mahallede geçmiş ama birbirimizi teğet geçmişiz. Keşke onu daha önce tanımış olsaydım. sağlam adam vesselam.
Gerçi bu fotofa sadece kıçı görünüyor ama ilerideki karelerde daha rahat tanınmasını sağlayacak kareler de çektim...

Ömer Targutay bizimle ilk kez sürdü aslında başka bir gurubun aktif üyesi. Bir kereliğine de olsa bizimle sürdü, sürüşü uyumlu yüzü gülen bir arkadaşımız. İnsan gurubunda daha başka ne ister ki. Hitit de bizim kardeşimiz, onlara da buradan Ömer vesilesi ile selam olsun.


Bu arkadaşlar ise kedi... bildiğiniz pis kedi.
Yol yorgunluğu ile çadır kurmak bezdirici bir iş. Ama bir yükü iki kişi kaldırınca yük tufah bir şekilde hafifliyor. 100 kiloyu iki kişi kaldırınca adam başına 50 kilo değil daha hafif diyelim 30 kilo düşüyor... Bu da sanırım arkadaşlığın gizli gücü.

Bu arada yardımlaşma derken ben de başkan olarak yerinden kalmayan genç sürücülere kendilerini toparlayabilmeleri için gerekli yardımda bulundum tabi.

Tabi aramızda hard enduro arkadaşlar da var onlar her işlerini tek başına gördükleri gibi kalan zamanlarında diğerlerine yardım ediyorlar...

Bir de "ağa" olanlar var... gerçek toprak ağası. oturuşunda belli. ama gülerken kendini ele veriyor işte. Erdal Çocuk gibi gülüyor. Bu kadar güzel gülen kaç adam tanıdınız hayatta.

Ve nihayet yemek faslı... Yeşildere'de Hilton mutfağı... Şaka değil lezzeti ile çeşitleri ile nefis bir yemek yedik. Gırgır şamata şarkılar derken saatı 12 ettik.





Ekim ayına göre hava çok daha iyiydi. Bu kez daha rahat uyudum. Çadırlara çekildiğimizde derin bir sessizlik oldu. Bir kaç kurbağa şarkı söylüyordu. sabah uyandığımda ise kuşların korosu işbaşındaydı...
Yeşildere’de yaptığımız kahvaltıda tek eksiğimiz tereyağıydı. Geldi gelemiyor, eridi dondu derken millet doydu zaten. Gece estirdiğim terör işe yaramış olsa gerek herkes sabahın altısında kalkmış. Çadırları toplamış. Çadırların ve matların yarısını Süha’nın arabaya yükledik sağ olsun epey yükümüzü taşıdı.
Sabah Karaman’dan benzin alıp yola koyulduk; ilk durak Sertavul Geçidi. Yol tabelaları içinde motorcular için en müstesna olanı “geçit” tabelalarıdır. Bazı Avrupai arkadaşlar “pass” demeyi tercih eder ama Sertavul Pass biraz altı kaval üstü şişhane misali oluyor. Neyse biz fotoğrafımıza bakalım.

Yüzler gülüyor, yola devam…

Bu yıl yağan yağışlar dağlara neşeli bir yeşillik olarak düşmüş. Her yer ve her şey çok güzel.


Karaman’dan Anamur’a en olmadık yoldan gidiyoruz. Düz bir şekilde aşağı inmek mümkün, ama biz Mut Ermenek Gülnar Silifke Anamur arasında ters Z çiziyoruz. Güzel de oluyor yol uzadıkça güzelleşiyor. Asfalt kalitesi hiç fena değil. Çok az birkaç yerde asfalt erimesi vardı ama o da sorun olmadı.


Gülnar’da geziye Ankara’dan bir gün gecikmeli katılan Hüseyin abi, oğlu Korhan ( o da seneye enduroya başlayacak) ve Selçuk’la buluşuyoruz. Selçuk da motorunu park edecek garaj bulursa motor alacak (Böyle uyduruk bahane görmedim, Selçuk üzerinde çalışmam gerekecek)

(Korhan solda Selçuk sağda… ikisinin de sırtına iki seneye kedi dikmezsem ne olayım)
işte tam da böyle !

Bakın Zihni abiye bile giydirdik... gerçi biraz üç kağıtçı bir yöntem oldu ama Uğur tam bir paparazi gibi çalışıp bu anı çok güzel yakalamış.

Gülnar’da çay içmek için dinlenirken (bu arada her molada çay içmekten tein zehirlenmesi geçirdik) kasabanın delikanlıları uzaktan bizi kesiyor.

Aranızda en kabadayı kim diye soruyorum. Öndekini gösteriyorlar.

Sen bunların hepsini dövüyor musun diye soruyorum… Heee dövüyom diye cevap veriyor. Baban da seni dövüyor mu dediğimde susuyor. Cevap versene len diye üzerine gidiyorum. Çok pis döver diyor. Erkeklik çoğunlukla babadan oğla geçen bir sanattır. Bu garibim de aynı bıçakla yaralanmış, inşallah büyüyünce kapanır yarası.






























