O zehirli kaşıntı değil sözünü ettiğim.

3 Eylül 2010 Cuma

DUVAR GİBİ

Photobucket



Photobucket




Ey okur ! Sen de kimsin ?


Doğrusunu istersen pek de umurumda değilsin... Uzun zaman önce dünyayı ikiye böldüm.

Yüzde doksan dokuz bir yarıda kaldı. Kalan yüzde birin yüzde doksan dokuzu ise yüzme

bilmiyor ve işe bak ki onların bulunduğu yer neredeyse tamamen denizlere tesadüf

etti. Yani görüşüp hal hatır sorduklarımın önemli bir kısmı sulara teslim oldu.

Karaları istila eden yüzde doksan dokuzluk kesimden isen sayfamdan defol. Seni

istemiyorum. Geçmişi ve geleceği sular altında kalanlardan isen kendini tanıt...

Tabi bunun için önce kendini tanıman gerek ! Git, arın, öyle gel !


Photobucket


Ne oldu cicim... hoşuna gitmedi mi ?


Böyle gezi yazısı mı olur diye miden mi karıncalandı, yoksa aniden sinirin tepene mi

fırladı ? Zaten bu gezi yazısı değil. Bunu hemen söyleyip seni rahatlatayım sen de

boş yere zamanını ait olmadığın bir dünyanın hezeyanları ile ziyan etme. Bu gezi

yazısı değil. Bu gezide birikmiş bir yazı. İstersen geziden beslenmiş bir yazı da

diyebilirsin. Eğer bu konuya kafayı takacaksan gezide semirmiş yazı de... Ne dersen

de fakat, beni rahat bırak. Tepemde dikilip durma, ortalarda dolanma. Yüzde birlik

dilimden de olsan senin için yapabileceklerimin enerjisini tamamen kendi keyfime

düdüklemiş bulunuyorum....


Bu saçmalıklarla uğraşamam adam gibi gezi yazısı okumak istiyorum diyorsan o zaman

git buradan oku. http://icanflie.blogspot.com/2010/07/kaldm-duman-ici-

daglardakuzeyden-guneye.html



Photobucket



Bir ses senin benim dünyama ait olmadığını söylüyor. Yanlış yerdesin. Sen herşeyi

hızlıca kavrayan leb derken leblebiyi una çevirenlerin kavmindensin.... Senin

gibilerin durumu için Dostoyevski ne diyor biliyor musun ? Dostoyevski'yi tanıyor

musun ? Bizim yüzde birlik kısımdan, onun da mezarı sular altında şimdi, ama nedense

sözleri sizin yaşadığınız taraf da dahil olmak üzere dünyayı aydınlatıyor. Diyor ki

Petersbourglu Usta : “baylar, yemin ederim ki her şeyi fazlasıyla anlamak bir

hastalıktır”! 19. yüzyıl aydınının payına düşen anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta

daha azı günlük yaşantımız için yeter de artar bile... Siz her şeyi anlayan gündelik

yaşam emicileri olarak, bizim daracık dünyamızda söyleyeceklerimizi daha hecelerken

çözüp anlarsınız nasıl olsa. O yüzden okumana gerek yok. Bak sonra demedi deme...


Photobucket


Aslında sen her şeyi hemen anlayanlardan olduğundan söylemeye gerek yok ama ben yine

de sonradan pişman olmaktansa peşin peşin şunu söyleyeyim. Yazının devamını okumak

dışında yapacak bir şey bulamayacak kadar yalnız ve çaresizsen şunu bil ki, ileride

yazacaklarım benim başkalarına verdiğim dersler değil başkalarından aldığım

derslerin özetidir. Bizim köyün sevilen ağabeylerinden biri olan Albert Camus, sabah

köy kahvesinde oralet içip domino oynarken “ahlâk ve başkalarına saygı hakkında

öğrendiklerimi futbola borçluyum” demişti bana. Şimdi ben de sana diyorum ki, aynı

şekilde bu güne dek öğrendiklerimin önemli bir kısmını doğrulamak ve düzeltmek

konusunda her ne yaşadıysam bunu motosiklete ve camiasına borçluyum. Kimseye

giydirme yok yani, heyecana kapılma sadece kendime ayar çekiyorum.



Photobucket


Eh madem devam ediyorsun benden günah gitti. Dediğim gibi bu bir gezi yazısı değil.

Ama gezide çıktı ortaya. Ben de öyle her yazı için ayrı bir blog açamayacağım için

burada yayınlıyorum. Ne de olsa buranın bir şöhreti var. Şimdi yeni bir blogu

tanıtacağım diye uğraşamam.



Photobucket


Ha bir de sayılar mevzusu var. Siz hayatı ölçülebilir büyüklüklerle tartıyorsunuz,

bizimkinde durum biraz daha farklı; biz hissedilebilir küçüklükler üzerinden

biriktiriyoruz hayatı. Tartıya ne kadar az şey konursa o kadar hoş oluyor. Misal,

sizde kaç kilometre yol yaptık diye başlanırken söze, biz yol boyu kaç tırtıl saydık

diye ölçüyoruz mesafeyi, kaç ağaç geçtik, köpeklerin kaçı kuyruk salladı gibisinden.

O yüzden şu kadar para harcadık, şu kadar şehir geçtik gibisinden bilgi yok canım

kardeşim. Doğrusunu istersen (genelde eğrisini ister insanlar) işine yarayacak başka

bir bilgi de yok. Yazdıklarımın hiçbir boka yaramayışından ilham alarak fotoğraf

seçerken de kronolojik sıraya göre seçmedim. Hangisini beğendiysem onu koydum.



Photobucket


Hani sen hep sizin yarı kürede şöyle laflar söylersin. Kendi içime doğru yolculuk

yaptım, kendimi keşfettim, bu süreç çok “keyif”liydi. Hatırladın değil mi. Hani

söyleyecek başka bir şey bulamadığında, evinde tütsü yakan kızları yatağa atmaya

çalışırken  mal mal bakmak olmaz iki satır otantik mistik lafazanlık edeyim diye

yuvarladığın gevelemeler var ya, bu da onlar gibi bir şey işte. Burada içe doğru

yaptığımız bir yolculuk sırasında çektiğimiz fotoğrafları şerh ediyoruz... Efendim ?

Şerh ne mi demek, açıp bakacaksın artık sözlüğe. Gerçi sözlük deyince aklına

wikipedia ile ekşisözlükten başka bir şey geliyor mu bilemem. Ama bizim yarı kürede

hala kağıda basılı birkaç cilt bulunuyor. Olmadı googlelayıver cancâzım.



Photobucket


Bir iç yolculuktan beklenen nedir ? Adamına göre değişir. En başta sizin yarı kürede

başka bizimkinde başkadır. Ama bununla da bitmez. Sizde de başka başka bizimkinde de

başka başka şeyler çıkar ortaya... Misal, sizde, sakalı kaşıyıp “geçenlerde Elif

Shafak okuyordum azizim kadın nasıl derin nasıl uhrevi şeyettirmiş, şeyimden şey

oldum yani diye lafı uzatıp, masaya gelen hesaba sizden önce biri hamle etsin diye

konsantre olmuşsunuz makyajı yapmanızı sağlayan bir dolgu maddesidir. Ya da dediğim

gibi tütsücü kızlar... çapkın seni... sizin tarafın bu oyunlarını da severim hani...



Photobucket


Bizde ise daha çok susmak için bir kullanılır bu yolculuk türü. Hani derinlere

inersin kendine dair bir şey bulursun... Ve mahcupsundur... Edep gereği bir

kızarıklık ve sükut gerekir. Susarsın yani. Oysa susmak ne kadar zor bir sanat değil

mi azizim. Hal bu ki, sıçar gibi konuşmak ne güzel, bir anda ağzından bir şey

kaçıverir ve saatlerce tuvalet bulmamış birinin klozete oturduğu andaki

rahatlamasını yaşarsın. Sanırım bu yüzden sizin yarı küre biraz bok kokuyor.



Photobucket


Nadiren bizim yarı kürede de diline vuranlar olur benim gibi. Aslında ben bu

konulara hiç girmeyecektim. Tepeden indik, köprüden geçtik, dereyi aştık, çalının

arkasında işedik gibi tefeyyüz edeceğin şeyler söyleyecektim ama olmadı işte. Bir

gece uykum kaçtı ve bu yazı kendini ortaya çıkardı.(hadi itiraf et lan, sen

de “tefeyyüz”de sıçtın, ne demek tefeyyüz, hadi google, he he) Sizin tarafta da

oluyor böyle şeyler değil mi ? Sanatsal yaratıcılık neredeyse istemsiz bir şekilde

bira köpüğü gibi ağar ağar yükselerek taşıyor içinizden... Oluyor şekerim böyle

şeyler işte... bu da iki yarım kürenin ortak şeylerinden biri yani...


İnsanız neticede...


İnsan mıyız gerçekten, bunun için ne gerekir ?





Yoksa sıkıldın mı tatlım... Sen aslında ciddi şeyler mi okumak istiyordun. Hadi

senin için biraz konuyu değiştireyim artık.



Photobucket



Zeki Müren'in bir şarkısı vardı, şöyle gerdanı hafif kırıp çenesiyle uzaktaki

bulutları işaret ederek

Hayat bazen tatlıdır

Murat Öcal hep haklıdır....



diye. Meğer o şarkının sözlerini ben yanlış biliyormuşum. Aslı şöyleymiş



Hayat bazen tatlıdır

Annemgil Tokatlıdır...



Photobucket


Senelerce bu şarkının sözleri aklımda yanlış kaldığı için, e haliyle sözler de

etkileyici olduğundan bilinç altında kendimin haklılığına dair sarsılmaz bir inanç

geliştirdiğimi fark ettim. Bu fark ediş bu geziye tekabül ediyordu, ve içe

yolculuğum sırasında aynı anda kâmil insan olma yolunda da küçük bir adım atma

imkânına vesile oldu. (Sen de seviyor musun Türkçenin bu şekilde kullanılmasını ve  

dört beş kelimden uzun cümleleri ? Atalarımız böyle yazar ve konuşurdu biliyor

musun, çok eskiden 1980'den önce.)


Photobucket


Bizim yarı kürede biz biraz kâmil insan olmak, adam olmak falan gibi konulara kafayı

takıyoruz. Sizde de buna benzer takıntılar var hatırladığım kadarıyla. Galiba

siz “mükemmel insan” peşindeydiniz. Biz mükemmelliği bir nev'i küstahlık

addediyoruz. Mükemmellik saplantısının, her tür insanî çabayı  kusursuzluk gibi

tanrısal bir özellikle bezemeye çalışırken, tatsız ve heyecansız bir kibirden başka

bir halta yaramadığını düşünüyoruz. Biz diyoruz ki, insanın kendi hacminden daha çok

yer tutmaya çalışması komedidir, kendi hacminden az yeri işgale çalışması ise

trajedi... kendi kadar olabilmeli insan.


(Kâmil insanla mükemmel insan aynı şey değil şekerim, tıpkı kımıl zararlısı ile

kımıldayan zararlının aynı şey olmadığı gibi. Aklını topla biraz. Bende yamuk

bulacağım  diye kendine eziyet etme. Bende çelişki boldur ama yamuk yoktur cicim.

Var gibi görünüyorsa o senin astigmatındır!)


Photobucket


İşte lafı döndürüp dolanıp getireceğim yer burasıydı. Buradan sonrası neredeyse bir

laboratuvar titizliği ve zihinsel hijyen gerektirdiği için sululuğu burada

bırakıyoruz. Ve fena halde ciddi bir söylemle, perdeleri çekip loş bir ortam

yaratıyoruz ve İncil dili ile konuşmaya başlıyoruz...


ve İşaya dedi ki...




Duvar gibi adam olacaksın kardeşim ! Duvar gibi.


Önce bir gölgen olacak. Saatten saate değişen; hadi bilemedin mevsimden mevsime yer

değiştiren... ama bir gölgen olacak kardeşim... Oynak olmayan.



Duvar gibi adam olacaksın kardeşim... boya, badana hikaye...taş duvar olacaksın,

pütür pütür olacak yüzeyin. Sana yaslanan kütür kütür seni hissedecek... neye

benzediğini bilecek.
 

Taşları üst üste koyup duvarı örerken harç bittiğinde, kendi bokunla harç

karacaksın...  kendin gibi kokacaksın.


Photobucket



Duvar gibi adam olacaksın kardeşim !


Öyle gotik, butik, etnik, gutnik değil. En düzünden duvar olacaksın. Seni ya

aşacaklar, ya yıkacaklar. Bunu bile bile dimdik duracaksın.

Yıktıklarında molozlarından başka bir adam yapamayacaklar. Yıkıldın mı duvar gibi

yıkılacaksın.


Fazla toz duman etmeden taş üstünde taş bırakmayacaksın. Efendice gideceksin yani.

Seni aşacaklar kardeşim... şaşırmayacaksın.
 

Kendi gölgene aşık olmayacaksın. Her ne kadar gölge aşkın iklimi olsa da, bu

füsunkâr manzaraya kendin için kanmayacaksın.
 

Seni aşana saygı gösterecek, yeri geldiğinde “yetemedik ulan” diyebileceksin. Bunu

diyene kadar öyle dimdik duracaksın gelip aşsınlar diye.
 

Nasıl olsa, aşanlar da aşınacak diye teselli kazacaksın gelecekten. Alabildiğine

çirkin, dünyanın orta yerinde omphalos misali dikileceksin.



Photobucket


Sadece durmayacaksın. Durduğun yerden yaracaksın dünyayı tam orta yerinden. Ortadan

ikiye ayırdığında iki eşit parça olmuyormuş sikine takmayacaksın. Kim ne tarafa

düşüyor ona bakacaksın.


İyiyi kötüyü birbirine karıştırmayacaksın. Bu dünyada araf sen olacaksın; bir

yanında cennet bir yanında cehennem uzanacak. Sevdiğin adama kuş tüyünden yastık,

sevmediğine kor ateşten rastık sunacaksın.



Photobucket


Dergâh kapılarında dilenmeyeceksin. Ayıp mı olur acaba diye, edinilmiş

mahcubiyetlere girmeden, yemişim dergâhınızı, kim ulan imamınız diye soracaksın.

Açılır kapanır kapıların gönlünü beklemeyeceksin. Siktiğimin tahtası adında meymenet

yok; açılmaya değil kapanmaya yazmış kendini diye geniş geniş güleceksin.


Photobucket


İnadına kapıların karşısına dikilmiş duvar olacaksın kardeşim. Öyle her isteyen

içinden geçemeyecek. Üzerine çıkabilirler, dibine işeyebilirler. Az biraz pis kokar

ama tiksinmeyeceksin. İnsan insanın gübresidir, ikrah getirmeden önce bir kez daha

düşüneceksin.



Photobucket



Büyük adamların yamacında olmayacak inşaatın. Küçük insanların bahçesine yakın

dikeceksin duvarını. Dört kitapta yazan ne varsa çocukların ellerinde gizlidir...

Çocukların ellerini öpeceksin. Dudakların o çelimsiz ve güçsüz parmaklara

dokunduğunda yol değil yön bulacaksın. Nereye değil ne yöne gittiğini dert edinmeye

başlayacaksın. Bilmediğin şeylerin emareleri belirecek zihninde... Zaten, bilgelik

dediğin bilmediğin şeylerin sezgisine sahip olmaktan başka nedir ki ?


Photobucket


Haritaları değil, köpeklerin yalnızlığını ve kedilerin neş'esini kılavuz

edineceksin. Hattı zatında, onların alfabesiyle yıldızlara yazacaksın hayatın ne

kelek bir durum olduğunu.
 


Duvar gibi olacaksın ve gölgene sahip çıkacaksın kardeşim !
 
Hayatı, adam olmayı, kardeşliği ve ilm-i siyaseti biraz da başkalarından

öğreneceksin. Kendi aklının çölde bir vaha olmadığını bilerek başkalarının aklından

otlanacaksın. Her şeyi senin bilmek zorunda olmadığını farkettiğinde bildiklerin

seni daha güçlü besliyor olacak.


Photobucket


Dünyaya çüküyle dayanmış sözde civanmertlere vermektense, tek damla gözyaşıyla bir

ormanı yeşerten orospulara vereceksin gölgeni. Serin olacaksın.


Serinliğin böyle limonata tadında bir şey olacak... Seninle gülecek sana gelecek

insanlar. Her birinin saçlarının arasından nane yaprakları toplayıp tekrar onlara

sunacaksın. İnsanları serinleteceksin kardeşim.



Photobucket


Öte yanın çöl gibi kupkuru olacak. Dölleri paçalarından akan yaşam kısırlarını, haz

arsızlarını, tek darbe ile o çöle gömeceksin. Bir yanın mezarlık olacak yani... öyle

uzun uzun okuyup üflemeden, hepsini layık olduğu kefene sarıp dikine dikine

sokacaksın kuma. Kefen dediysem naylon torba yani, o da solucanları ve kurtçukları

bunların kirli bedeninden korumak için.
 


Dikine, boyasız, hesaplanmamış bir duvar olacaksın kardeşim. Seninle konuşanlar, 

bir duvarla konuşuyormuş gibi hissediyorum diyecek. Sırdaşlığın tek ve biricik şartı

önce ağzına duvar örmektir, dişlerinin arasından söz değil ışık sızmayacak.



Photobucket


Duvar gibi yaşayacaksın kardeşim ! Gün gelip işin bittiğinde yıkıntılarından geriye

bir şey kalmayacak. Toz olup gideceksin, yokluğun da varlığın gibi ağırlık

yapmayacak bu dünyaya. Yük olmayacaksın. Senden kalan malzeme geri dönüştürülebilir

olmayacak, hortlamayacaksın yani. İşin  bittiğinde efendice gideceksin başka

alemlere. Orada da sana iş bulurlar merak etme. Bir yerde işin bittiğinde

tırnaklarını geçirmeyeceksin.



Photobucket


Kendine benzeyeceksin kardeşim. Aynadan ve taştan başka servetin olmayacak. Kendi

hakikiliğinin tek şahidi sen olacaksın yine. Kendi hakikiliğinin izini başkalarına

kazımaya çalışmayacaksın. Eğer sen hakiki biriysen bunu senden biliriz, senin

hakkında söylenebileceklerden değil.



Photobucket


Çakma hayallerle, pagan ritüellerinden aşırma usullerle değil; kendi şarkını

söyleyerek birbirine çarpa çarpa yontacaksın taşları... Kalın, kaba, kallavi harfler

gibi dizeceksin yan yana ve üst üste.  İncelmeyeceksin. İnce olacaksın. Çünkü yarı

küremizde samimiyetsiz incelikler, şiddet ve cehalet kadar büyük bir günahtır.

Kalın, boğumlu ve çirkin parmaklarınla bir menekşe yaprağı kadar ince olacaksın.



Photobucket


Taşlara sürtünmekten kanayan elinin tersiyle alnındaki teri sildiğinde alnına bir

yazı yazmış olacak ve bu yazıyla ışıyacaksın.


Önce sinekler uçuşacak üzerinde, sonra kertenkeleler kıpırtısız tutunacaklar ve

sonra tüm tabiat.

Çünkü yaşam ışığı sever.

Değil mi ki, ölünce parlak bir ışık gördüğünü söyler ölüler...


Nihayet bir gün gelir o tabiat seni örter ve başucuna dikecekleri o ufacık duvar

aklına getirmediğin ne çok şey söyler.

Vamos compaňero...

2 yorum:

  1. Her zamanki gibi muhteşem bir yazı olmuş.Tebrikler..

    YanıtlaSil
  2. gördüm banada nasip oldu demek istiyorum...
    bu blog kimin,kim yazdı bu cumleleri,kigecenin bi yarısı nerden geldim buraya bilmiyorum ama bu cümleleri okudum bu kareleri min bu kareler bilmem... sizin pek umrunuzda olmayacak ama benden bu yazıya ve karelere kocaman bir EYVallah;)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

Free Hit Counter