

Ey okur ! Sen de kimsin ?
Doğrusunu istersen pek de umurumda değilsin... Uzun zaman önce dünyayı ikiye böldüm.
Yüzde doksan dokuz bir yarıda kaldı. Kalan yüzde birin yüzde doksan dokuzu ise yüzme
bilmiyor ve işe bak ki onların bulunduğu yer neredeyse tamamen denizlere tesadüf
etti. Yani görüşüp hal hatır sorduklarımın önemli bir kısmı sulara teslim oldu.
Karaları istila eden yüzde doksan dokuzluk kesimden isen sayfamdan defol. Seni
istemiyorum. Geçmişi ve geleceği sular altında kalanlardan isen kendini tanıt...
Tabi bunun için önce kendini tanıman gerek ! Git, arın, öyle gel !

Ne oldu cicim... hoşuna gitmedi mi ?
Böyle gezi yazısı mı olur diye miden mi karıncalandı, yoksa aniden sinirin tepene mi
fırladı ? Zaten bu gezi yazısı değil. Bunu hemen söyleyip seni rahatlatayım sen de
boş yere zamanını ait olmadığın bir dünyanın hezeyanları ile ziyan etme. Bu gezi
yazısı değil. Bu gezide birikmiş bir yazı. İstersen geziden beslenmiş bir yazı da
diyebilirsin. Eğer bu konuya kafayı takacaksan gezide semirmiş yazı de... Ne dersen
de fakat, beni rahat bırak. Tepemde dikilip durma, ortalarda dolanma. Yüzde birlik
dilimden de olsan senin için yapabileceklerimin enerjisini tamamen kendi keyfime
düdüklemiş bulunuyorum....
Bu saçmalıklarla uğraşamam adam gibi gezi yazısı okumak istiyorum diyorsan o zaman
git buradan oku. http://icanflie.blogspot.com/2010/07/kaldm-duman-ici-
daglardakuzeyden-guneye.html

Bir ses senin benim dünyama ait olmadığını söylüyor. Yanlış yerdesin. Sen herşeyi
hızlıca kavrayan leb derken leblebiyi una çevirenlerin kavmindensin.... Senin
gibilerin durumu için Dostoyevski ne diyor biliyor musun ? Dostoyevski'yi tanıyor
musun ? Bizim yüzde birlik kısımdan, onun da mezarı sular altında şimdi, ama nedense
sözleri sizin yaşadığınız taraf da dahil olmak üzere dünyayı aydınlatıyor. Diyor ki
Petersbourglu Usta : “baylar, yemin ederim ki her şeyi fazlasıyla anlamak bir
hastalıktır”! 19. yüzyıl aydınının payına düşen anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta
daha azı günlük yaşantımız için yeter de artar bile... Siz her şeyi anlayan gündelik
yaşam emicileri olarak, bizim daracık dünyamızda söyleyeceklerimizi daha hecelerken
çözüp anlarsınız nasıl olsa. O yüzden okumana gerek yok. Bak sonra demedi deme...

Aslında sen her şeyi hemen anlayanlardan olduğundan söylemeye gerek yok ama ben yine
de sonradan pişman olmaktansa peşin peşin şunu söyleyeyim. Yazının devamını okumak
dışında yapacak bir şey bulamayacak kadar yalnız ve çaresizsen şunu bil ki, ileride
yazacaklarım benim başkalarına verdiğim dersler değil başkalarından aldığım
derslerin özetidir. Bizim köyün sevilen ağabeylerinden biri olan Albert Camus, sabah
köy kahvesinde oralet içip domino oynarken “ahlâk ve başkalarına saygı hakkında
öğrendiklerimi futbola borçluyum” demişti bana. Şimdi ben de sana diyorum ki, aynı
şekilde bu güne dek öğrendiklerimin önemli bir kısmını doğrulamak ve düzeltmek
konusunda her ne yaşadıysam bunu motosiklete ve camiasına borçluyum. Kimseye
giydirme yok yani, heyecana kapılma sadece kendime ayar çekiyorum.

Eh madem devam ediyorsun benden günah gitti. Dediğim gibi bu bir gezi yazısı değil.
Ama gezide çıktı ortaya. Ben de öyle her yazı için ayrı bir blog açamayacağım için
burada yayınlıyorum. Ne de olsa buranın bir şöhreti var. Şimdi yeni bir blogu
tanıtacağım diye uğraşamam.

Ha bir de sayılar mevzusu var. Siz hayatı ölçülebilir büyüklüklerle tartıyorsunuz,
bizimkinde durum biraz daha farklı; biz hissedilebilir küçüklükler üzerinden
biriktiriyoruz hayatı. Tartıya ne kadar az şey konursa o kadar hoş oluyor. Misal,
sizde kaç kilometre yol yaptık diye başlanırken söze, biz yol boyu kaç tırtıl saydık
diye ölçüyoruz mesafeyi, kaç ağaç geçtik, köpeklerin kaçı kuyruk salladı gibisinden.
O yüzden şu kadar para harcadık, şu kadar şehir geçtik gibisinden bilgi yok canım
kardeşim. Doğrusunu istersen (genelde eğrisini ister insanlar) işine yarayacak başka
bir bilgi de yok. Yazdıklarımın hiçbir boka yaramayışından ilham alarak fotoğraf
seçerken de kronolojik sıraya göre seçmedim. Hangisini beğendiysem onu koydum.

Hani sen hep sizin yarı kürede şöyle laflar söylersin. Kendi içime doğru yolculuk
yaptım, kendimi keşfettim, bu süreç çok “keyif”liydi. Hatırladın değil mi. Hani
söyleyecek başka bir şey bulamadığında, evinde tütsü yakan kızları yatağa atmaya
çalışırken mal mal bakmak olmaz iki satır otantik mistik lafazanlık edeyim diye
yuvarladığın gevelemeler var ya, bu da onlar gibi bir şey işte. Burada içe doğru
yaptığımız bir yolculuk sırasında çektiğimiz fotoğrafları şerh ediyoruz... Efendim ?
Şerh ne mi demek, açıp bakacaksın artık sözlüğe. Gerçi sözlük deyince aklına
wikipedia ile ekşisözlükten başka bir şey geliyor mu bilemem. Ama bizim yarı kürede
hala kağıda basılı birkaç cilt bulunuyor. Olmadı googlelayıver cancâzım.

Bir iç yolculuktan beklenen nedir ? Adamına göre değişir. En başta sizin yarı kürede
başka bizimkinde başkadır. Ama bununla da bitmez. Sizde de başka başka bizimkinde de
başka başka şeyler çıkar ortaya... Misal, sizde, sakalı kaşıyıp “geçenlerde Elif
Shafak okuyordum azizim kadın nasıl derin nasıl uhrevi şeyettirmiş, şeyimden şey
oldum yani diye lafı uzatıp, masaya gelen hesaba sizden önce biri hamle etsin diye
konsantre olmuşsunuz makyajı yapmanızı sağlayan bir dolgu maddesidir. Ya da dediğim
gibi tütsücü kızlar... çapkın seni... sizin tarafın bu oyunlarını da severim hani...

Bizde ise daha çok susmak için bir kullanılır bu yolculuk türü. Hani derinlere
inersin kendine dair bir şey bulursun... Ve mahcupsundur... Edep gereği bir
kızarıklık ve sükut gerekir. Susarsın yani. Oysa susmak ne kadar zor bir sanat değil
mi azizim. Hal bu ki, sıçar gibi konuşmak ne güzel, bir anda ağzından bir şey
kaçıverir ve saatlerce tuvalet bulmamış birinin klozete oturduğu andaki
rahatlamasını yaşarsın. Sanırım bu yüzden sizin yarı küre biraz bok kokuyor.

Nadiren bizim yarı kürede de diline vuranlar olur benim gibi. Aslında ben bu
konulara hiç girmeyecektim. Tepeden indik, köprüden geçtik, dereyi aştık, çalının
arkasında işedik gibi tefeyyüz edeceğin şeyler söyleyecektim ama olmadı işte. Bir
gece uykum kaçtı ve bu yazı kendini ortaya çıkardı.(hadi itiraf et lan, sen
de “tefeyyüz”de sıçtın, ne demek tefeyyüz, hadi google, he he) Sizin tarafta da
oluyor böyle şeyler değil mi ? Sanatsal yaratıcılık neredeyse istemsiz bir şekilde
bira köpüğü gibi ağar ağar yükselerek taşıyor içinizden... Oluyor şekerim böyle
şeyler işte... bu da iki yarım kürenin ortak şeylerinden biri yani...
İnsanız neticede...
İnsan mıyız gerçekten, bunun için ne gerekir ?
Yoksa sıkıldın mı tatlım... Sen aslında ciddi şeyler mi okumak istiyordun. Hadi
senin için biraz konuyu değiştireyim artık.

Zeki Müren'in bir şarkısı vardı, şöyle gerdanı hafif kırıp çenesiyle uzaktaki
bulutları işaret ederek
Hayat bazen tatlıdır
Murat Öcal hep haklıdır....
diye. Meğer o şarkının sözlerini ben yanlış biliyormuşum. Aslı şöyleymiş
Hayat bazen tatlıdır
Annemgil Tokatlıdır...

Senelerce bu şarkının sözleri aklımda yanlış kaldığı için, e haliyle sözler de
etkileyici olduğundan bilinç altında kendimin haklılığına dair sarsılmaz bir inanç
geliştirdiğimi fark ettim. Bu fark ediş bu geziye tekabül ediyordu, ve içe
yolculuğum sırasında aynı anda kâmil insan olma yolunda da küçük bir adım atma
imkânına vesile oldu. (Sen de seviyor musun Türkçenin bu şekilde kullanılmasını ve
dört beş kelimden uzun cümleleri ? Atalarımız böyle yazar ve konuşurdu biliyor
musun, çok eskiden 1980'den önce.)

Bizim yarı kürede biz biraz kâmil insan olmak, adam olmak falan gibi konulara kafayı
takıyoruz. Sizde de buna benzer takıntılar var hatırladığım kadarıyla. Galiba
siz “mükemmel insan” peşindeydiniz. Biz mükemmelliği bir nev'i küstahlık
addediyoruz. Mükemmellik saplantısının, her tür insanî çabayı kusursuzluk gibi
tanrısal bir özellikle bezemeye çalışırken, tatsız ve heyecansız bir kibirden başka
bir halta yaramadığını düşünüyoruz. Biz diyoruz ki, insanın kendi hacminden daha çok
yer tutmaya çalışması komedidir, kendi hacminden az yeri işgale çalışması ise
trajedi... kendi kadar olabilmeli insan.
(Kâmil insanla mükemmel insan aynı şey değil şekerim, tıpkı kımıl zararlısı ile
kımıldayan zararlının aynı şey olmadığı gibi. Aklını topla biraz. Bende yamuk
bulacağım diye kendine eziyet etme. Bende çelişki boldur ama yamuk yoktur cicim.
Var gibi görünüyorsa o senin astigmatındır!)

İşte lafı döndürüp dolanıp getireceğim yer burasıydı. Buradan sonrası neredeyse bir
laboratuvar titizliği ve zihinsel hijyen gerektirdiği için sululuğu burada
bırakıyoruz. Ve fena halde ciddi bir söylemle, perdeleri çekip loş bir ortam
yaratıyoruz ve İncil dili ile konuşmaya başlıyoruz...
ve İşaya dedi ki...
Duvar gibi adam olacaksın kardeşim ! Duvar gibi.
Önce bir gölgen olacak. Saatten saate değişen; hadi bilemedin mevsimden mevsime yer
değiştiren... ama bir gölgen olacak kardeşim... Oynak olmayan.
Duvar gibi adam olacaksın kardeşim... boya, badana hikaye...taş duvar olacaksın,
pütür pütür olacak yüzeyin. Sana yaslanan kütür kütür seni hissedecek... neye
benzediğini bilecek.
Taşları üst üste koyup duvarı örerken harç bittiğinde, kendi bokunla harç
karacaksın... kendin gibi kokacaksın.

Duvar gibi adam olacaksın kardeşim !
Öyle gotik, butik, etnik, gutnik değil. En düzünden duvar olacaksın. Seni ya
aşacaklar, ya yıkacaklar. Bunu bile bile dimdik duracaksın.
Yıktıklarında molozlarından başka bir adam yapamayacaklar. Yıkıldın mı duvar gibi
yıkılacaksın.
Fazla toz duman etmeden taş üstünde taş bırakmayacaksın. Efendice gideceksin yani.
Seni aşacaklar kardeşim... şaşırmayacaksın.
Kendi gölgene aşık olmayacaksın. Her ne kadar gölge aşkın iklimi olsa da, bu
füsunkâr manzaraya kendin için kanmayacaksın.
Seni aşana saygı gösterecek, yeri geldiğinde “yetemedik ulan” diyebileceksin. Bunu
diyene kadar öyle dimdik duracaksın gelip aşsınlar diye.
Nasıl olsa, aşanlar da aşınacak diye teselli kazacaksın gelecekten. Alabildiğine
çirkin, dünyanın orta yerinde omphalos misali dikileceksin.

Sadece durmayacaksın. Durduğun yerden yaracaksın dünyayı tam orta yerinden. Ortadan
ikiye ayırdığında iki eşit parça olmuyormuş sikine takmayacaksın. Kim ne tarafa
düşüyor ona bakacaksın.
İyiyi kötüyü birbirine karıştırmayacaksın. Bu dünyada araf sen olacaksın; bir
yanında cennet bir yanında cehennem uzanacak. Sevdiğin adama kuş tüyünden yastık,
sevmediğine kor ateşten rastık sunacaksın.

Dergâh kapılarında dilenmeyeceksin. Ayıp mı olur acaba diye, edinilmiş
mahcubiyetlere girmeden, yemişim dergâhınızı, kim ulan imamınız diye soracaksın.
Açılır kapanır kapıların gönlünü beklemeyeceksin. Siktiğimin tahtası adında meymenet
yok; açılmaya değil kapanmaya yazmış kendini diye geniş geniş güleceksin.

İnadına kapıların karşısına dikilmiş duvar olacaksın kardeşim. Öyle her isteyen
içinden geçemeyecek. Üzerine çıkabilirler, dibine işeyebilirler. Az biraz pis kokar
ama tiksinmeyeceksin. İnsan insanın gübresidir, ikrah getirmeden önce bir kez daha
düşüneceksin.

Büyük adamların yamacında olmayacak inşaatın. Küçük insanların bahçesine yakın
dikeceksin duvarını. Dört kitapta yazan ne varsa çocukların ellerinde gizlidir...
Çocukların ellerini öpeceksin. Dudakların o çelimsiz ve güçsüz parmaklara
dokunduğunda yol değil yön bulacaksın. Nereye değil ne yöne gittiğini dert edinmeye
başlayacaksın. Bilmediğin şeylerin emareleri belirecek zihninde... Zaten, bilgelik
dediğin bilmediğin şeylerin sezgisine sahip olmaktan başka nedir ki ?

Haritaları değil, köpeklerin yalnızlığını ve kedilerin neş'esini kılavuz
edineceksin. Hattı zatında, onların alfabesiyle yıldızlara yazacaksın hayatın ne
kelek bir durum olduğunu.
Duvar gibi olacaksın ve gölgene sahip çıkacaksın kardeşim !
Hayatı, adam olmayı, kardeşliği ve ilm-i siyaseti biraz da başkalarından
öğreneceksin. Kendi aklının çölde bir vaha olmadığını bilerek başkalarının aklından
otlanacaksın. Her şeyi senin bilmek zorunda olmadığını farkettiğinde bildiklerin
seni daha güçlü besliyor olacak.

Dünyaya çüküyle dayanmış sözde civanmertlere vermektense, tek damla gözyaşıyla bir
ormanı yeşerten orospulara vereceksin gölgeni. Serin olacaksın.
Serinliğin böyle limonata tadında bir şey olacak... Seninle gülecek sana gelecek
insanlar. Her birinin saçlarının arasından nane yaprakları toplayıp tekrar onlara
sunacaksın. İnsanları serinleteceksin kardeşim.

Öte yanın çöl gibi kupkuru olacak. Dölleri paçalarından akan yaşam kısırlarını, haz
arsızlarını, tek darbe ile o çöle gömeceksin. Bir yanın mezarlık olacak yani... öyle
uzun uzun okuyup üflemeden, hepsini layık olduğu kefene sarıp dikine dikine
sokacaksın kuma. Kefen dediysem naylon torba yani, o da solucanları ve kurtçukları
bunların kirli bedeninden korumak için.
Dikine, boyasız, hesaplanmamış bir duvar olacaksın kardeşim. Seninle konuşanlar,
bir duvarla konuşuyormuş gibi hissediyorum diyecek. Sırdaşlığın tek ve biricik şartı
önce ağzına duvar örmektir, dişlerinin arasından söz değil ışık sızmayacak.

Duvar gibi yaşayacaksın kardeşim ! Gün gelip işin bittiğinde yıkıntılarından geriye
bir şey kalmayacak. Toz olup gideceksin, yokluğun da varlığın gibi ağırlık
yapmayacak bu dünyaya. Yük olmayacaksın. Senden kalan malzeme geri dönüştürülebilir
olmayacak, hortlamayacaksın yani. İşin bittiğinde efendice gideceksin başka
alemlere. Orada da sana iş bulurlar merak etme. Bir yerde işin bittiğinde
tırnaklarını geçirmeyeceksin.

Kendine benzeyeceksin kardeşim. Aynadan ve taştan başka servetin olmayacak. Kendi
hakikiliğinin tek şahidi sen olacaksın yine. Kendi hakikiliğinin izini başkalarına
kazımaya çalışmayacaksın. Eğer sen hakiki biriysen bunu senden biliriz, senin
hakkında söylenebileceklerden değil.

Çakma hayallerle, pagan ritüellerinden aşırma usullerle değil; kendi şarkını
söyleyerek birbirine çarpa çarpa yontacaksın taşları... Kalın, kaba, kallavi harfler
gibi dizeceksin yan yana ve üst üste. İncelmeyeceksin. İnce olacaksın. Çünkü yarı
küremizde samimiyetsiz incelikler, şiddet ve cehalet kadar büyük bir günahtır.
Kalın, boğumlu ve çirkin parmaklarınla bir menekşe yaprağı kadar ince olacaksın.

Taşlara sürtünmekten kanayan elinin tersiyle alnındaki teri sildiğinde alnına bir
yazı yazmış olacak ve bu yazıyla ışıyacaksın.
Önce sinekler uçuşacak üzerinde, sonra kertenkeleler kıpırtısız tutunacaklar ve
sonra tüm tabiat.
Çünkü yaşam ışığı sever.
Değil mi ki, ölünce parlak bir ışık gördüğünü söyler ölüler...
Nihayet bir gün gelir o tabiat seni örter ve başucuna dikecekleri o ufacık duvar
aklına getirmediğin ne çok şey söyler.
Vamos compaňero...

Her zamanki gibi muhteşem bir yazı olmuş.Tebrikler..
YanıtlaSilgördüm banada nasip oldu demek istiyorum...
YanıtlaSilbu blog kimin,kim yazdı bu cumleleri,kigecenin bi yarısı nerden geldim buraya bilmiyorum ama bu cümleleri okudum bu kareleri min bu kareler bilmem... sizin pek umrunuzda olmayacak ama benden bu yazıya ve karelere kocaman bir EYVallah;)