26 Kasım 2010 Cuma

ÇİT

Photobucket



Şu merdivenlerin dibinde dizili eski gazete ve dergi yığınları etrafında biriken toz, huzurumu kaçırıyordu. Ne zaman temizlik yapmaya niyetlensem, kendimi, oturup biraz daha bahçeyi seyretmeye devam edip, elimdeki fincandan çıkan buharın kıvrımları arasında hayal kurarken buluyordum. Böylece, o geçici temizlik takıntısı, kahve kokusu ve bahçedeki sessizlik arasında kaybolup gidiyordu. Üst kata çıkan ahşap merdivenin korkuluğu olmadığı için, duvar tarafında biriken dergilerden ne kadar yer kaldıysa oraya da Minimorum yerleşmiş durumda. Söylediğine göre burada kendini ana rahminde gibi hissediyormuş. Bir şekilde ahşap takıntısı var. Titiz demeye dilim varmıyor ama yaşadığı yere saygısı, tozları almasına vesile olduğundan gün aşırı buraları siliyor. Tek sorun, bazen pencere kenarında yatmaktan sıkıldığında, uyumak için bu dar dönemeçli merdiveni seçtiyse onu ezme tehlikesi. Özellikle resim yaptığım gecelerde ayakaltında dolaşmasından hoşlanmadığımı bildiği için, varlığını unutturacak bir sessizlikle ortadan kayboluyor. Üst katta tek başıma olmaktan hoşlanıyorum. Eve kiracı aldığım dönemlerde alt katı kiracıya terk edip, günlerimi biraz kitaplık biraz atölyeye benzeyen bu loş kuytuda geçiriyorum. Minimorum fazla yer tutmadığı için ona alt katı tümüyle terk etmem gerekmedi. Hâlâ evin tümünü kullanabiliyorum. Resim yaptığım ve kitaplarımı okuduğum yerde başka birinin soluk alış verişi dikkatimi dağıtıyor. Gerçi vaktinin çoğunu bahçede yaprakların üzerinde güneşlenerek geçiriyor. Minimorum’un varlığı o kadar da etkilemiyor. Bazı an sorduğu sorularla geçmişe dönük bir kazıyı birlikte başlattığımız bile oluyor. Bu keşifler kimi zaman resimlerimde beklenmedik bir ışıltıya dönüşebiliyor. Onun “hadi bana küçük güzel bir hikâye anlat” isteğiyle başlayan gevezeliklerimiz sırasında yaptığım resimlerden iki tanesinin bugün bir alıcıyla buluşacak olması belki tamamen bir tesadüf. Ya da o sohbetlerdeki hecelerin tuvalde yeniden buluşmasıydı. Hangisi olduğundan emin değilim, yine de resimlerin iyi bir fiyata satılacak olması bir şekilde beni borçlu hissettiriyor. Başımıza iyi bir şey geldiğinde, üzerimize mahcubiyetten dokunmuş bir mintan giyinmekten ne zaman vazgeçeceğiz?

Photobucket


Alıcı gelmeden önce boyanın tam olarak kuruduğundan emin olmak için yukarı çıktığımda Minimorum da amaçsız bir şekilde peşime takıldı. Ben işimi yaparken, odanın aydınlatmasında kullandığım su kabağından yapılma abajurlara bakıp “tanrı aşkına, bu abajurlar ışığı hapsediyor bu kadar çirkin bir şeyin burada ne işi var, hem aydınlatmıyor hem de tavanda asılı kalmış koca kıçlara benziyorlar”,dedi. “Kayda değer bir kıçın yok diye kıskanıyorsun” diye mırıldandım. “Gerçekten sök at şunları burayı karartıyor” diyerek samimiyetle ısrar etti. “İstersen atarız, ama buranın biraz da loş olmasını seviyorum; niye onlara taktın ki?” “Çünkü çirkin ve özensizler nereden aldın bunları?” sorusuna, “Almadım onları Rojo (‘roho’ okunur) giderken bıraktı” diye cevap verdim. Rojo’nun kim olduğu sorusu ile ‘başladığımızın’ işaretini aldım. “Kuru kuru anlatılmaz, bir kahve yap” diyerek başlayacak sohbetin tadını biraz uzattım.


Hiçbir şey onu hikâyeler kadar mutlu etmiyor. Ben de hatırlayabildiğim, hatırlayamadığım yerde uydurduğum hikâyelerle onu neşelendirmeyi seviyorum. Minimorum kahve yapmak üzere merdivenden aşağı hızla yuvarlanırken gerçekten ışık yaymak değil, ışığı yamamak üzere tasarlanmış bu abajurlara biraz daha yakından bakıp bunlardan kurtulmanın iyi bir fikir olup olmayacağını tartmaya başladım. Bunları söksem yerine ne koyacağım ki. Yeni bir şey! Yeni şeyleri sevmem. Kokuları tanıdık değildir. Elinde fincanlarla gelip yatağın üzerine tırmandı ve sırtını duvara dayayıp “hadi film başlasın artık” bakışıyla bakmaya başladı. Ben gazete kâğıtları ile sardığım resimleri iple birbirine bağlarken, “Alacak olan resimleri son kez görmek istemeyecek mi” diye uyardı. Onları son kez görecek olan benim, eğer isterse açarız, zaten şurasını değiştir diyecek değil, pırasa satmıyoruz!” diye çemkirdim. “Her şeye cevap verebileceğini düşündüren ve kapılardan sığmaz irilikte cümlelerle konuşmanı sağlayan küstahlık basit bir genetik miras mı, yoksa kazanılmış bir had bilmezlik mi bilemiyorum ama artık Rojo’ya geçebilir miyiz lütfen!” Bir başkasından duysam sinirleneceğim şeyler onun ağzından çıktığında bir yün yumağı gibi aramızda yuvarlanıyor, birlikte güldüğümüz bir şeye dönüşüyor. “Genetik canım, genetik. Sonradan neredeyse hiçbir şey kazanmadım. Kaybederek zenginleşiyorum!” Böyle köşeli laflar ettiğimde yaptığı gibi, dudaklarını büzüp kaşlarını kaldırdı ve “Rojo!” diyerek gülümsedi.

Photobucket


Rojo’nun çok özel bir hikâyesi yok. Bir zamanlar eve aldığım bir kiracı. Üstelik bana maliyeti ödediği kiralardan fazla oldu. Kira borcuna karşılık birkaç eşyası ile birlikte bu abajurları bıraktı, ama borç ödemekten çok yanında götürmek istemedi sanırım. “Nerede tanıştınız?” “Aslında Teo’nun çocukluk arkadaşıydı. Bu ikisi çocukluklarında sarhoşlar gibi birbirine sarılarak yürür, ayrıldıklarında ikisi de sarsaklaşırdı. Bir süre evsiz kalmış Teo’da yatıyordu. Onun evi tek oda olduğu için ikisi de rahat edemediler, benim yanım taşındı. Düzenli bir işi yoktu. Deri eşyalar yapıyordu, bunun için de biraz geniş bir yere ihtiyacı vardı. Uygun bir kira karşılığı alt kata yerleşti. Çok konuşkan biri değildi, bir denizcinin oğlu olduğu ve kafası dumanlı olduğu bir akşam anlattığı şu abajur hikâyesi dışında hakkında pek bir şey bilmiyorum.

Genellikle doğru dürüst düşünmeden yaşayan biriydi; önünü sonunu düşünerek yaptığı pek fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. Nereye çeksen ‘zaten oraya gelecektim’ diye kolayca savrulan biriydi. Hikâyesi çok da özel bir şey değil, bildiğin aile meseleleri.

Dediğine göre çok kez evden kaçmış. Bana anlattığı da ilk değilmiş. Bunun öncesinde ve sonrasında neden öyle yaptığım hakkında fazla fikrinin olmadığı, çevresindekilerin fikriyatını etkileyeceğini umduğu çok sayıda eylemi olmuş. Ancak, etkileyip neyi değiştirmek istediği konusunda küçük bir fikri bile yoktu.

Photobucket


On üç yaşında babasının evinden çıkıyor ve annesine gidiyor. Sokağa adımını atığında ayaklarını ona doğru sürükleyen, ne annesine duyduğu sevgi ya da özlemin büyüklüğü, ne de gereksindiği sevgiyi bir başka yerde bulamıyor olması değilmiş. Yalnızca ona gitmenin zamanı geldiğine inanmış. Denizcinin, ailesini bir süreliğine başka bir ülkeye taşıması nedeniyle ondan ayrı kaldığı iki yıl boyunca onu özlemiş olmasının da etkisi yokmuş. Hatta ayrı kaldıkları iki yıl boyunca, onu düşündüğünü bile anımsamıyordu. Yalnızca zamanının geldiğini düşündüğünden, üzerindeki elbiselerden başka her şeyi geride bırakarak ona gitmiş. Üzerinde neredeyse dizine kadar gelen çizmelerinin içine tıkıştırılmış bir kot pantolon ve yapay deriden bir mont giydiğini hatırlıyordu. On üç yaşındaki bedeninin çelimsizliğini saran daracık giysileriyle neye benzediğin tahmin ediyorum. Bana geldiğinde de sağlıksız, solgun ve zayıf bir görünümü vardı.

Photobucket

Annesinin oturduğu apartmana gelip asansöre binip kapının önünde durmuş. Hâlâ yapmakta olduğu şeyle ilgili olarak içinde küçücük bir heyecan hissetmeyişini daha sonra hep üzülerek hatırlamış. Düşünsene, babanın evini terk edip annenle yaşamaya gidiyorsun ve bu pazara gitmek kadar bir kıpırtı yaşatmıyor içinde, tuhaf bir durum. Değişik bir çocuktu. Annesine her gittiğinde kapıyı çalmadan önce gizlice içeriyi dinlermiş. On üç yaş için biraz erken gelişmiş refleksler bunlar. Aslında böyle yarı karanlık tipleri sevmem, Teo sardı başıma. İçerden kelimeleri seçemediği belli belirsiz sesler gelirken, kapının zili üzerinde duran parmağını butona dokunmuş ve kısa bir beklemeden sonra karşısında annesi!

Sakin bir şekilde artık onunla kalacağını söylemiş. Kadın evde bir problem olup olmadığını sorduğunda, sesinin renginden her şeyin yolunda gitmeyeceğini anlamış. Hiç bir sorun olmadığını yalnızca artık kendisiyle yaşayacağını söyledikten sonra içeri geçip daha fazla konuşmadan onun yatağına yatıp uyumuş. Uyandığımda ne kadar uyuduğunu kestiremeyip saati sormuş. Umduğu cevap, muhtemelen gelişinin üzerinden bir gün geçmiş olması. Böylece anne babası gerekli konuşmaları yaparak durumu açıklamış olacak o da burada yaşamaya devam edecek.

Photobucket


Salona geçtiklerinde durumun pek de beklediği gibi olmadığını anlıyor. Dedesi koltuğunda oturmuş öfkeyle ona bakıyormuş. Ananesi her zaman olduğu gibi karmakarışık konuşuyor ve kendisini kimse dinlemiyormuş. Senin anlayacağın, bu kararlı ziyaretçi kendine hiçbir destekçi bulamamış. Anlattığına göre sevinen tek kişi dayısı olmuş. Kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen yanında sigara içmesine izin verip, porno dergileri on üç yaşında çocuğun kucağına atan birinden de başka bir şey beklenmez. Rojo’yu dayısının odasına gönderip büyükler kendi aralarında konuşmaya başlamış. Rojo’nun surat düşmüş; dayısıyla sigara içip beklemeye başlamışlar.

Bir süre sonra Rojo’yu içeri çağırıyorlar. Babası sıkıntılı bir ifadeyle 'hadi bakalım' diye ayağa kalkıyor. Bizimki her şeyin bu kadar çabuk başlayıp bitmesini anlayamıyor. Annesine bakıyor, hiç olmazsa bir gece olsun yanında kalmamı isteyebilir diye. Sigara paketini dayısının odasında bırakıp evden çıkıyorlar. O günden sonra, annesi aklından her geçişinde yalnızca ismiyle geçmiş. Hitap etmesinin gerektiği durumlar dışında, asla anne dememiş.

Photobucket


Eve dönene kadar babasıyla hiç konuşmuyorlar. İkinci annesinin sessizliğe çizikler atan iç çekişleri dışında kimsenin tek kelime etmediği bir akşam yemeği yiyorlar. Sonra babası bunun yüzüne bakmadan 'gel benimle' diyerek merdivene yöneliyor. Rojo’nun gözü denizcinin kemerine takılıyor. Fakat korktuğu başına gelmiyor. Dediğine göre birkaç kez kemerle dayak yemiş ve tokanın bacağında bıraktığı izleri taşımaktan tuhaf bir gurur duyuyormuş. Bizim şimdi oturduğumuz oda biraz denizcinin odasına benziyormuş, o yüzden olsa gerek buraya hiç çıkmazdı. Odanın boyutlarını ilk kez o gün algılamış. Bana kalırsa asıl o gün algılamamış olabilir; çünkü korku görüntüleri büker. İki duvarı kitaplarla dolu, masasında bir daktilo bulunan, daha küçük bir başka masada boncuklar kullanarak su kabağından abajur yaptığı, el aletleri, tutkal vs. bulunan bir odaymış. Denizci daktiloyu kenara itip bunu karşısına oturtuyor ve konuşma başlıyor. Konuşan denizci tabi, Rojo denizcinin sorularına tek heceli kısık cevaplarla dayanmaya çalışıyor. Evli kadınların boşandıklarında erkek çocukları varsa mahkemenin çocuğu anneye vereceğini, çocuğun ancak kız olması durumunda babaya verileceğini anlatıyor. Her şey normal olmuş olsaydı ayrıldıklarında Rojo’nun da şimdi annesinin yanında olacağını; boşanma, annesinin yasak bir aşk yaşaması nedeniyle patlak verdiğinden, mahkemenin Rojo’yu babasına teslim ettiğini anlatmış. Annesi Rojo’ya hamileyken durumu fark eden denizci, doğacak çocuğa isim konusu konuşulurken, kendi isminin ilk hecesi ile karısının isminin ilk hecesinden oluşan bir isim önermiş. Bu öneri karşısında karısının beti benzi atmış, çünkü bu sevgilisinin adıymış. Kadının yüzündeki korku ve şaşkınlık ifadesinin doruğa çıkmasına kadar, her şeyi bildiğini ve yaptığı hece oyununu açıklamayı ertelemiş.

Photobucket


Benimle pek yakınlığı yoktu, ama Teo’nun anlattığına göre gençlik yıllarında Rojo’nun dilindeki zehir tadından nasiplerini alanlar bu hece oyununun kurbanı olmuşlar. Gerçekten de başkalarının iğneleme diye yaptıkları serzenişlerin ölçüsünü sonuna kadar zorlardı. Kanattığı yaralardaki kanı yalayarak karşısındaki tam avunmak üzereyken, bu kez kanı yüzlerine tükürerek aşağılayan biriydi. Ben tanık olmadım, ama asla dişlere iş bırakmadan yalnızca dilini kullanarak bir insan kemiklerinden nasıl sıyrılır ve buna onun gülmesi nasıl sağlanır; bu konularda gerçekten ustaydı. Hani sen bana diyorsun ya kapıdan sığmayan laflar ediyorsun diye, Rojo’yu dinlesen iğne deliğinde çember çevirir.”

“Of, içim bayıldı, ne küçük ne de güzel bir hikâye, bir kahve daha yapacağım” diyerek yataktan kalktı. Benimki çay olsun diye rica ettim, şimdi bir de resimleri alacak olan adamla içeriz nasılsa midemi delmek istemiyorum. “Eğer termal kamera gibi insanların yaralarını gösteren bir kamera olsaydı, sokaklarda yürüyen hemen herkesin açık yaralarıyla dolaştığını görürdün; o kadar da ilginç bir hikâye değil”, diyerek içeceklerimizi getirdi. Eh, cebinde kardeş diye beş taş taşıyan bir kimsesizin, bu hikâyenin derinliğinde kaybolması beklenmez tabi. “Yine de herkes kendi masalının kahramanı olarak yaşıyor, çocuk etkilenmiş işte” diyerek devam ettim.

“Denizci Rojo’nun doğumumun üzerinden bir kaç ay sonra boşanmış. Anlattığına bakılırsa kâh balıkçı teknelerinde ve arkadaşlarının evlerinde kâh değişik kadınların kucağında geçirdiği üç yıldan sonra başka biriyle evlenmiş. Gerçekten onun üvey anneliğini hiç tanımamış. Ama her fırsatta bunu tanımamış olmasının ne büyük bir şans olduğu konusunda o kadar çok uyarılmış ki, sanki kendisi iyi davranılmayı hak etmeyen biriymiş de lütfen seviliyormuş gibi davranılmış senelerce. Bu şans vurgusunu, babasının talihsizliğini sırtlanmışlığına bir özürdür diye alttan almaya çalışmış. Çok önceden beri yaptıkları gibi, öyle birisi yokmuşçasına davranmaya devam etmişler. Varsa da o bizim Rojo’nun. Asla denizcinin geçmişinin bir parçası değil. Babası, geçen zamanı bir an geri almak için feda edeceklerinin sınırı olmayan insanların bonkörlüğüne yaklaşmak gereği duymadan zamanı geri almayı başarmış ve ilk karısını hafızasından silmiş.

Photobucket


Daha önceki haylazlıklarında ölçüsüz dayak atmak konusunda tereddüt göstermeyen adam, bu kez anlayışlı olmaya çalışıyormuş ama bizim oğlanın gece boyunca dizleri titremiş. Çünkü arkasını göremediği tehditle karşı karşıya olduğunu söylüyordu. Hiç bir şey sormadan konuşmanın sonunun gelmesini beklemiş ve babasının odadan çıkışıyla birlikte dayak yemeden bu işi bitirdiğini anlamış. Odada tek başına kaldığında gözüne takılan su kabaklarından birini eline alıp, dışarıdan duyulmamasına dikkat ederek yavaşça sallayarak çekirdeklerin çıkardığı sesi dinlemiş. Boncuklardan birini cebine atıp kapıya yönelmiş ve sessizce yatağına uzanmış. O geceden birkaç hafta sonra su kabağı abajurlardan birkaç tanesini yanına alarak evden ayrılmış ve geri dönmemiş. Bana geldiğinde birkaç döküntü eşyası dışında peşinde sürüklediği bu abajurlar, onu denizciye bağlayan son düğümlerdi”

“Hayatım boyunca hiç bir yerde su kabağından yapılmış avizeye rastlamadım. O yüzden bana ilginç geliyor burada kullanıyorum. Her evde, erkeklerin evcilleşmek için türlü zevksizlikler ürettiğine eminim. Ya su kabağından bir avize, ya da kıl testerenin en acemi kullanışı ile perişan hale getirilmiş kavak ağacından bir tepsi, dokunsan yıkılacak eğretilikleriyle ve üzerlerindeki umutları hiçe sayan çirkinlikleriyle evlerin bir köşesinde tozlanıyorlar. Gölgeleri, kadınların suskunluğunu bir kez daha karartıyor… İşte böyle”.

Photobucket


Minimorum bir sürer sessiz kaldıktan sonra gözleri su kabaklarına sabitlenmiş halde “kaldır bunları, üzerinde tanımadığın insanların kokusu var” diye isteğini yineledi. “Bu arada insanların yarım şişe şarapla kabak çiçeği gibi açılmalarını bayılıyorum doğrusu! Eskiden ‘mahrem’ diye bir şey vardı; şimdiki gençlik donunu bayrak gibi sallamayı içtenliğin tek ve biricik yolu sanıyor. Sana bunları anlatırken yakın mıydınız gerçekten ?”

“Hayır, ama bunu anlatışıyla biraz yakınlaştık. Gerçi bu yakınlık bana ödenmemiş üç aylık kiraya mal oldu.”

“Her neyse, yerinde olsam böyle paçalarından hüzün akan tipleri evimden içeri sokmam. Herkesin içinde çocukluktan kalma kokuşmuş hatıralarını sakladığı çekmeceleri vardır. Olmalıdır da. O çekmeceleri kurcalamak konusunda sen de boş durmamışsın. Başkalarının çekmecelerini karıştırmanın bir burjuva alışkanlığı olarak hepimize işlediğini düşünüyorum.”

“Burjuva ahlakı, esasen ahlakın tükendiği bir arazide ahlaksızlığın topluca temize çekildiği bir denemeden ibaret… Kapı açıktı, ben de Kırmızı Fular’ın yalnız olduğunu düşünüp girmiş bulundum kusura bakmayın”. Resimlerin alıcısı öyle cana yakın davrandı ki, ikimizin de aklına konuyu kapatıp onunla ilgilenmek gelmedi. Minimorum zaten yabancıları pek sevmediğinden onu başıyla selamlayıp devam etti:

Photobucket

“Şimdilerde insanlarda bir "dışavurumcu mahremiyet" anlayışı gelişti. Senin Rojo’da da var, ya da bana öyle geldi. Esasen mahrem sandığında durması gereken şeyler bir şekilde yine o sandıkta tutuluyor ama her nasılsa sandığın kapağı aralık kalıyor... Bu da işte geçen akşam konuştuğumuz, o hummalı kendini anlatma telaşının sebep olduğu ‘unutkanlık’lardan biri. Ay şekerim, diye söze başlayıp, sandıkta ne var ne yoksa bohçacı kadınlar gibi yere döküveriyorlar. ‘Görüyorsun değil mi; ne kadar naif ve duyarlıyım, leğende su görsem hislenir ağlarım!’, gibi. Ya da biri çıkıyor ‘beni babam küçükken taciz etmişti’ diye camları zangırdatan bir şey söylüyor. İnsanlar kendilerini yerli yersiz fısıldıyor... Bence başkalarının çekmecelerini karıştırmak iyi değil... Zira orada bize benzeyen bir eskizin buruşturulup gizlenmiş bir suretini de bulabiliriz... Sadece sürprizlerle yetinebilmeli insan... Çekmecelerin içini değil, ama içtenlikle ve yeri geldiği için açılmış bir kapıdan arkadaşını izleyebilmeli. Bu kadar içtenlik bana göre değil”.

Alıcı konuya girebileceğini düşünerek lafa dalmıştı ama dışında kaldığını hissetti. Minimorum da zaten sözünü bitirmiş merdivene doğru seğirtirken tavandan sarkan abajurlara donuk bir bakış attıktan sonra “ben bahçede Concha’ya yemek götüreceğim siz işinize bakın” diyerek alt kata indi.

Photobucket


Alıcı, az önceki konuşmada kendisinin havada asılı kalıp konuya girememiş olmaktan rahatsız bir sohbet konusu arayışıyla etrafa bakınırken resimlerin hazır olduğunu söyledim. Minimorum haklı çıktı ve adam resimleri görmek istediğini söyledi. Gazete kâğıtlarını yırtarak resimleri önüne koydum. Kendi portresi ve bir natürmort. Sessizce izlerken sakalını kaşıyarak teşekkür etti. Bu kaşıntının ardından anlaştığımız fiyat üzerinden yeniden pazarlık başlayacak diye endişelendim, ancak genç adam resimleri yeniden sarmamı isteyip parasını ödeyerek evden ayrıldı. Bu arada bahçeden sürekli bir gürültü geliyor, Minimorum, Concha’ya yapmaması gerekenler üzerin çığlık çığlığa bir söylev veriyordu. Camdan onları izlediğimi fark edince az önceki çığlıklarını aratmayan bir haykırışla “parayı aldın mı?” diye sordu. Camın arkasından evet anlamında başımı salladığımda “Sidikli, salak bir köpeksin, salak bir köpek!” diyerek bahçeden ayrıldı.

Photobucket


Uzunca zamandır makarna, patates çorba ve üçüncü sınıf şaraplarla idare etmek zorunda kalıyorduk. Minimorum’un Concha’yı rahat bırakıp içeri girmesinin bununla ilgili olduğunu tahmin ediyordum. Beklediğim gibi kapıdan girer girmez, “balık yapacağım, balık! Bu salak köpek de kılçıklarını yesin! Derdimiz Concha’nın patatesleri gömmeye kalkması. Üstelik yemeğini getiren benim, ama bir yandan da bana bakıp hırlıyor gömdüğü yeri gözlüyorum diye”. Concha adına konuşacak değilim, üstelik benim derdim çok daha basit. Mideme girecek farklı ve lezzetli bir şeylerin peşindeyim. “Cebimiz para görmüşken, yedikten iki saat sonra yine açlık hissedeceğimiz balık yerine, şöyle kanlı canlı bir şeyler yesek daha iyi olmaz mı?” Su kabağı abajurlara bakarken takındığı donuk bakışlarla beni kısa bir süre süzdükten sonra, “Sana paranın satın alamayacağı bir yemek yapacağım” diyerek topuklarının üzerinde döndü ve olmayan kalçalarını sallayarak “Takip et!” diye buyurdu.

Bir yandan yürürken bir yandan konuşuyor, arada kıkırdayıp neşesini kaldırama saçarak yapacağı yemeği anlatıyordu. “Şimdi seninle balık yapacağız. Denizler bize neler fısıldıyor bu günlerde bir bakalım. Levrek diyor. Onu yağlı bulursan çipura da olur. Ama hepsinden önce adam gibi bir şarap alalım.” Şarap soframızda bir içki olmaktan çok, selamlaşma ayininin bir parçası haline geldi, içmediğimiz akşam nerdeyse yok gibi. Neşeli veya sinirli bir kadını susturmaya çalışmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur. O yüzden hiç susturmaya yeltenmeden, arada cevap vermem gereken soru cümlelerini kaçırmayacak kadar uyanık bir dikkatle dinler gibi yapıyorum.

“Nasıl yapacağız biliyor musun? Adam başı bir tane alacağız. Adam olana yeter. Balığın yanına salatadan başka şey konmaz. Koyarsan, bu sevişirken porno seyretmeye benzer. Balık masasında barbunya zeytinyağlı dolma olmaz... Ayıp olur. En azından sabahın üçünde vira bismillah diyerek denize açılan balıkçıya ayıp olur... Bu sebeple doymak üzere değil tatmak üzere hazırlayacağız sofrayı.”

“İşte ben de bundan korkuyorum. Ben doymak istiyorum !”

Photobucket

“Balıkları iki yanından çizeceğiz böylece içlerinin iyi pişmesini sağladığımız gibi derisini ayıklarken de kolaylık sağlamış olacağız. Buğulama yapacağız. Kızartma balık denizleri kızdırır. Kimi dalgaların insan boyu oluşunun nedeni, Poseidon'un bacakları arasında gezinen gümüşi mucizelerin, kendilerine patates muamelesi yapılışına isyanından ötürüdür. Balıkları cam bir kaba koyacağız. Kabın altına yağlı kâğıt sereceğiz ki bulaşıkları yıkarken lanet olsun içimizdeki balık sevgisine diye sitem etmeyelim...

Doğranmış domates alıp konservenin yarısını balıkların üzerine boca edeceğiz. Sonra kereviz saplarını yaprakları ile beraber kıyıp aralara serpiştireceğiz. İki üç soğanı dörde bölüp aralara yerleştireceğiz. Tane karabiber serpeceğiz. Bunlar dişlerimiz arasında ezildiğinde küçük, baharlı havai fişekler gibi patlayacak ağzımızda. Sonra kültür mantarı denilen mantarlardan koyacağız bolca. Bir miktar tuz da iktiza eder ki lezzet katsın sofraya. Doğranmış domatesin kendi suyu yeterli gelmeyeceğinden ve balığa salça gibi yapışmasını istemediğimizden ayrıca su koyacağız. Balıkların yarıdan fazlası hazırladığımız harcın içinde kalacak şekilde olacak. Bu işler yapılırken mutlaka öncesinde bir tabakta keçi peyniri ve kadehte şarap olacak. Cebimiz üç kuruş gördü diye, burjuva geleneklerinden çöpleneceksek rokfor peyniri de olabilir. Ancak ürik asit kardiyoljide tercih edilen bir şey değildir.

Photobucket


Dolmalık bibere benzeyen devasa biberlerden alacağız. Bir tane sarı, bir tane kırmızı. Bunların her birinin dörtte birini kullanarak küçük küpler keseceğiz. Fazla koyarsak şekerli bir tat bırakır tercih etmeyiz. Lezzet olarak fazla bir katkısı yoktur fakat sarı kırmızı lekeler hoş durur. Genetik caniler henüz sarı lacivert biber yapmayı beceremedikleri için sarı kırmızı ile yetinmek ve kadehlerimizi futbol muhabbeti ile lekelememek durumundayız...

Fırını yakıp cam kabın üzerini aluminyum folyo ile örteceğiz ve folyoya bıçakla birkaç delik açacağız. Bu sayede balıkların yukarıda kalan yüzeyleri kurumayacak ve içindeki sebze taifesinin rayihası heder olup gitmeyecek. Eğer sofrada doymak bilmez ergen iştahlı arkadaşlarımız varsa nevaleye patates de eklemek mümkün. Patatesin pişme süresi daha uzun olduğundan, tüm bunlardan önce fırına verilmesi ve tam pişmeden diğer malzemenin yerleştirilmesi gerek. Ancak nişasta balık ile barışık bir şey olmadığından ve balığın suyunu bulandırdığından tercih etmiyoruz. Balığın suyunu bozmaya kararlıysan krema koy daha iyi. Balıkları fırına verip şaraptan bir yudum daha alıp o pişerken sos hazırlamaya başlıyoruz.

Balığı fırına vermeden önce dikkat ettiysen yağ koymadık. Çünkü zeytinyağı pişirilmez. Henüz büyüme çağında olduğumuz için besin değerini çok önemsiyoruz ve balığa sonradan sos içinde ekliyoruz. Sos için bir çay fincanından hallice bir kaba, önce üç dört diş sarımsak kesiyoruz. Ezmiyoruz. İdeolojik olarak her tür ezmeye karşıyız çünkü. Zar gibi kesip sarımsakları atıyoruz bu kaba, sonra bir tutam kırmızı pul biber ile şöyle avucumuzun yarısını dolduracak kadar reyhan otu koyuyoruz. Reyhanı da yine ince ince kıyıyoruz. İdeolojik olarak kıyıma da karşıyız ama zaman zaman oportünist olabiliyoruz... Reyhan bulmak zor gelirse onun yerine fesleğen de olur. Üzerine iki limon sıkıp, sosu balık fırından çıktıktan sonra kullanmak üzere kenara koyup bir yudum şarap daha yuvarlıyoruz.

Salatada domates ve hıyar gibi kebapçı işi hiç bir şey olmuyor. Sadece yeşillik, kıvırcık, roka olabilir. Ayrıca yeni çıkan burjuva marulları (mor renkli kımıl kımıl şeyler var ya, onlar) ince ince doğrayıp, salatanın içinde soğan olup olmayacağına karar verme aşamasına geliyoruz. Soğan olacaksa birazdan sayacaklarım olmayacak zira. Taze soğan olacaksa onu da ekleyip zeytinyağı ve limonla salata faslını kapatıyoruz. Soğan olamayacaksa iş biraz uzuyor... Bu kez yaban mersinlerinden salatanın üzerine serpiştiriyoruz 15 -20 tane. Sonra önceden çitlenmiş ay çekirdeklerinin içini serpiştiriyoruz ve reçel kabına çatalın ucunu batırıp salatanın üzerine toplamda bir tatlı kaşığını geçmeyecek miktarda (literatürde eser miktar diye geçer) reçel damlatıyoruz. Salata renk olarak yeşil ve kırmızı oldu. Arada çekirdek içleriyle gelmiş, küçük krem rengi neşeli durumlar da var... Bir de evde varsa bir tutam safran ekliyoruz. Sadece şekil ve renk olsun diye... Zeytinyağı ve limon, malum salatanın olmazsa olmazı.

Balık fırından çıkınca tabakta derisini ayıklayıp tatlı kaşığı ile sos döküyoruz. Ekmek olarak baton ekmek alacağız.”

Photobucket

Rafların arasında neredeyse dans ederek istediği her şeyi sepete atıp tükenmek bilmeyen bir neşeyle alışverişi tamamladı. Bana düşen sadece kasada ödemeyi yapmak ve onun neşesine katılmaktı. İtiraz etmeden mutfakta istediği her şeyi eksiksiz yerine getirdim. Sofraya beyaz örtü dâhil olmak üzere her şeyi istediği gibi hazırladık. Concha için aldığımız hazır köpek mamasını -iki resim gelirinden onun payına düşeni- “Al bakalım becerebiliyorsan bunları da göm” deyip, bahçede uyuduğu köşeye bırakarak sofraya döndü. Üzerindeki folyoyu kaldırdığında kaptan yayılan buğu masanın üzerinde dağılırken çıkan koku bütün bu alış veriş neşesinin sebepsiz olmadığına beni ikna etti. Dikkatimiz balığa ve salataya odaklanmış halde konuşmadan bir süre yemek yedikten sonra kadehini benimkine değdirip “biraz ara verelim” diyerek gülümsedi. Gerçekten lezzetli bir yemek kadar insanı mutlu eden çok az şey bulunur. Milattan bu yana geride bıraktığımız iki bin yıla rağmen hazzın geçebildiği en önemli yerlerden birinin boğazımız olması uygarlık adına ne büyük gelişme!

“Senin Rojo şimdi ne yapıyor?”.

“İki yıl önce gittiğim bir sahil kasabasında barmenlik yapıyordu, eminim yine dağıtmıştır. Para biriktirmek için terkedilmiş bir hamamda kalıyordu” diye cevap verdim. Söz yine su kabaklarına gelirse artık direnmeden söküp atacağım çünkü direnmektense teslim olmak bazen zaferin ta kendisi olabilir. “Rojo bencil biriydi, biraz tek başına büyümüş olmaktan mıdır bilemiyorum ama tuhaf bir şekilde de alturistti”.

“Ona diğerkâm derler” diyerek düzeltti.

“Aslında o kadar zayıf duygudaşlık yeteneği olup, başkası için bir şey yapmaya bu kadar hevesli kimseyi tanımadım. Bu konuda Teo’ya benziyordu. O da karşındakini anlamak konusunda Concha kadar bile becerisi olmayan, ama anladığını sandığına, faydam olsun diye ne yapacağını şaşıran biriydi. Cebinde biriken bozuklukları pencere pervazında üst üste dizerken yaşadığı hazzı görmeni isterdim. Sanki gizli bir hazine bulmuş ve bunları birbirine sürterse çoğalacaklarmış gibi anlaşılmaz bir zevk yaşardı. Dahası saçma sapan şeyler toplar biriktirirdi. Ottan boktan sokakta bulduklarına hayran hayran bakar, birini aradığı yerde bulamayınca hezeyan geçirirdi.”

Photobucket


“Bak ben de sana Fars şair Gel Bâri’den bir kaside okuyayım sen de yemeği soğutma” diye araya girdi.

“Zamansız büyüyen küçük adamlar, koleksiyon parçalarını hep yerden toplar ve kayıp bir ayakkabının içine sığdırdıkları korkuyla bütün sokağı karartırlar. Anneleri hep eşiktedir… ve çocukları önlerinde yanlış adamlar ve yanlış kadınlar olmak üzeredir.

Bir sebeple, bazı evlerde bütün oyuncaklar biraz naylon kokar ve aynı sebeple ayakkabısını kaybetmiş herkesin alfabesi birkaç harf eksiktir. Eksik harf doyurulmaz açlıkların tek sebebidir.

İşte bu yüzden senin oğlan adam olmaz. Babadan yemiş kurşunu. Bunun öyle başkalarına bir şeyler yapmak istemesi falan da kendini iyi biri yapabilmek için debelenmesinden ibaret bence. Uzak tut!”

Photobucket

Şişede kalan şarabı kadehlere bölüştürdüm. Bir süre sessiz oturduk. Concha bahçe ışığının altında çenesini patilerine dayamış, bizi seyredip yiyecek bir şeyler bekliyordu. Masayı olduğu gibi bırakıp pencere kenarına geçtik. Bahçenin çiti arkasında iki kedi sinmiş, Concha’ya aldırmadan biri diğerinin ensesini yalıyordu.

“Erkekler başkalarının yaralarına sargı olmayı babalarından öğrenir”, dedim. Ben ne zaman kendimce derinlikli sandığım bir şey söylemeye kalksam bir yandan lafın sonunu merak edip bir yandan ciddileşmemi komik bulup, gülmemek için kendini tuttuğunu biliyorum, aldırmadan devam ettim. “O akmayan çeşmeden bir damla su alabilmek için çelimsiz bedenlerini umutla babalarının yaralarına bastırır. Belki sever ümidiyle. Bazı an kısa bir temas olur. O küçük sempatinin bedeli, memnun edilmemiş bir adamın gölgesinin asılı olduğu, paslı bir çiviyi taşımaktır ömür boyu.

Photobucket


Bütün erkekler, gizli bir Yahudi Yıldızı (*) gibi babalarının memnuniyetsizliğini taşırlar sırtlarında. Herkes diğerininkine bakmamaya çalışır. Aynı yarayı paylaşanlar, hep diğerininkinin daha az acıdığını sanırlar ve rakı sofralarında sessizce birbirlerinin yarasını yalarlar şu kediler gibi”.

Bu kez işi dalgaya vurmadan söze girdi. “Bir çit var. Ne kadar hızlı koşsan, ne kadar yükseğe sıçrasan da aşamadığın, gerisinde kaldığın bir çit var. Bu çit aşılmaz, ancak yakılır! Alevlerden çıkan dumanda boğulmadıysan çitin az ilerde yine önünde olduğunu görürsün. Çiti geçemezsin!… Ben yatıyorum, sofrayı sen topla, bulaşıkları sabah yıkarım” diyerek koltuktan kalktı.

Biraz daha oturup dışarıyı seyrettim kediler gözden kaybolmuş Concha gözlerini kapamıştı. Üst kata çıkıp su kabağından abajurları yerinden sökerken aşağıdan Minimorum’un şarkı söyleyen sesi geliyordu.


Çocukluğun köprüleri
Kibrit çöpünden ayaklar üzerinde durur
La la laaa la la laaa.

Köprüsü erken yıkılan çocuklar için
Bütün yuvarlaklar biraz köşelidir
La la laaa la la laaa.

(*) Ortaçağ Avrupa’sında Yahudiler şehirlerde sokağa çıktıklarında diğer halklardan ayırt edilebilmeleri için elbiselerinin sırtında altı köşeli Magen David (Davut’un Yıldızı) dikili olarak gezmek zorundaydılar.

2 yorum:

  1. Harika bir yazı çok severek okudum abi ellerine sağlık bence daha çok yemek tarifi vermelisin biz geçenlere...:))

    Sos için bir çay fincanından hallice bir kaba, önce üç dört diş sarımsak kesiyoruz. Ezmiyoruz. İdeolojik olarak her tür ezmeye karşıyız çünkü. Zar gibi kesip sarımsakları atıyoruz bu kaba, sonra bir tutam kırmızı pul biber ile şöyle avucumuzun yarısını dolduracak kadar reyhan otu koyuyoruz. Reyhanı da yine ince ince kıyıyoruz. İdeolojik olarak kıyıma da karşıyız ama zaman zaman oportünist olabiliyoruz...

    YanıtlaSil
  2. Başkan yeni yazıları bekliyoruz :)

    Fly

    YanıtlaSil

İzleyiciler

Free Hit Counter