
Minimorum içinde kendisinin de yer aldığı mektupları okuyunca yeşerdi. Genlerindeki kayın ağacı kodları nedeniyle sevinince yeşeriyor, üzüldüğünde ise tüm bedeni sararıyor. Eğer cidden kederlendiyse bu kez dalından düşmeye yüz tutmuş yaprakların rengini alarak kızıl kahverengi bir sessizliğe bürünüyor. Söylediğine göre korkunca mavi oluyormuş, ama o halini görmedim.
Kendisinden söz edilmiş olmasını bir iltifat olarak kabul ettiğini belirtip, diğer yazıları da okudu. “Fotoğrafların da tamamı senin mi?” diye sorduğunda, evet cevabıma “çok kibirlisin” diye itiraz etti. “Başkalarından da bir şeyler alabilmeli insan!”. Kibir konusunda haklı olup olmadığını bilemem, ama ben daha çok kendi kazanında kaynattığı ile doymaya çalışan biriyim, diye cevapladım. Sözü daha fazla uzatmadan tercih ettiğim biçim üzerine fikrini söyledi. Ona göre; kitap yerine (ki benim kibirlimi duruşuma daha çok yakışırmış) bu şekilde sunuyor olmama çok daha iyiymiş. Kitap zaten bir kumbara gibidir. Tıpkı kumbaranın kendisinin bir zenginlik olmayıp içine atılan bozuklukların birikerek bir değeri çoğaltması gibi, kitap da kendinden bir değer taşımaz; asıl olan yazıdır. Sen kelimeleri biriktirip dizdikçe ve arada bozukluk niyetine fotoğraf da ekleyince bir kitabın taşıyabileceğini sunmuşsun zaten. Sakın bunlara matbaa tıkırtısı ekleme, diyerek tamamladı. Zaten öyle bir niyetim yoktu. İtiraf edeyim akıl yürütmesi ve herkesçe kabul edilenler dışındaki bir biçimin de değerli olabileceğine dair yürekliliği beni sevindirdi. Akıllı kadınları severim. Her ne kadar, bir süre sonra kendi akıl zindanlarında ile kendilerini zehirleyerek çıldıracak olsalar da.

Doris’in dediği gibi. “en güçlü fikirler ‘doğru” kabul edilenlerdir! Bu kitap işi de öyle. Bir fikrin ya da yazının taçlanabileceği son noktanın bir kitap rafı olup olmadığından pek emin değilim. Üstelik raflarda seni kimin yanına koyacakları da belli değil. Düşünsene, Troçki ile Parvus Efendi’nin ya da Marquez’le Llosa’nın yan yana durduğunu… adamlar kavgalı yahu!
“Ah, Doris Lessing’i tanıyorum”dedi. “Bir akrabam onun evinde yer döşemesi olarak çalışıyor”. Yanlış duyduğumu düşündüm ve kısa bir süre, içine boş bakışlarımın kuşkuyla aktığı bir sessizlik oldu. Gülümseyerek kendisi hakkında gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. “Sana söylemiştim kimsem yok ve kardeşlerimle yaşıyorum. Ve kardeşlerimi cebimde taşıyorum! Onları görmek ister misin?” ona belli etmeden göğüslerine göz attım yalan söylediğinde göğüslerinin büyüdüğünü söylemişti. Ama hiçbir hareket yok. “Korkarım bunu dinlemeye başlamadan önce bir şeyler içmem gerek” dedim. “Böyle dizi diliyle konuşacaksan hiç başlamayalım bir Amerikan aksanın eksik!” diyerek benim eğlenmek konusunda hiçbir fırsatı kaçırmayacağını belli etti.

“Bak dostum. Benim aslım taştır!” diye başladığında iğne batmış gibi irkildim. “Önce şunda anlaşalım. Bu tanışıklık bir şekilde devam edecekse bunu asla yapma. Bana buram buram ergen isyankarlığı kokan içi boş efelenme cümleleriyle hitap etme. Nefret ederim bir kadın ağzından ‘bak dostum’ diye uyarılmaya”. Kendisine böyle çıkışılmasına alışık olduğunu çünkü kadın olmanın zaten hep etrafına çelik çemberler çizilen bir durum olduğunu söyleyip devam etti. “Benim aslım taştır. Annem büyük bir kaya parçasıdır. Efsanelerdeki çoğu büyük adamlara haksızlık olasın ama ben de dul bir kadının çocuğuyum. Kaya sadece büyüklük belirtir. Tam olarak söylemek gerekirse doğum yerim taştır. Uzun zaman önce büyük bir kayanın kovuğunda kendiliğinde yetişmiş bir kayın ağacının dallarından bir çoban tarafından yontuldum. Sonra o çobanın küçük kızına oyuncak olarak hediye edildim. Konuşmayı ve bildiklerimin bazısını o çocuktan öğrendim. Yıllarca o çocuğun cebinde gezdim. Büyüyüp genç bir kadın olduğunda ve yaşlanıp yeniden küçük bir çocuğun gözleriyle bakmaya başladığında, yine onun yanındaydım. İkimizin dostluğu…” Bunu söylediğinde, bir an durup yine hiddetlenip köpüreceğimden endişe ettiğini belli ederek gözlerime baktı. Amacı benden bir şey duymak değil az önce işittiği azarın haksızlığı üzerine beni terbiye etmekti. Bir şey söylemeden ben de ona baktım ve devam etmesini bekledim.

“Seneler sonra gövdemin koptuğu kayın ağacını görmem için beni büyük kayalığa götürdüğünde yıkılmış bir kayın ağacı ve kovukta kurumuş bir kökün içinde yuvalanmış bir yosun yumağından başka bir şey göremedik. Kayalar da taş ocağına dönüştürülen arazide parçalanarak sağa sola dağılmış. Akrabalarımın her biri başka bir yere gönderilmiş. Ait olduğum yer hangisi emin değilim. Kaya mı, kayın ağacı mı. Bir şekilde seçim yapmam gerekiyordu. Ya kökü kurumuş bir kayın ağacının matemini sırtlanacaktım ya da kayanın yakın akrabalığını ailem olarak seçecektim. Yerden beş kardeş seçtim. Aynı kayadan düşmüş beş taş parçası. İşte bunlar benim kardeşlerim. Başka pek çok yerde akrabalarım var… Şaşkınlığını atman için zamana mı ihtiyacın var yoksa şöyle şişesinden votka içmeye mi, lütfen cevabın votka olsun” diyerek gülümsedi. Üzerinde oturduğumuz yatağın dibindeki votka şişesini uzattım, kafasına dikerken bahçede aylak aylak gezinen köpeğin bir kemik parçasını kemirmeye üşenip yutuşunu izledi. “Çıkartamaz bu salak bunu kıçında takılıp kalacak. Neyse, herkes bir şekilde kıçında sıçamadığı bir artıkla yaşıyor o da alışır diye” kahkaha attı. Sanırım votka etkisini çok hızlı gösteriyor. “Tahta bir kadınla flört etmeyi yadırgamıyorsun ama kardeşlerinin taş olmasını mı yadırgıyorsun, sana tanıştırayım. Vit, İtri, Tri, Rio ve İol. İşte bunlar benim kardeşlerim. Çok az konuşurlar. Yürümeyi beceremezler ama sen onlara doğru inebilirsin. Yaklaşırsan bir şeyler söyleyebilirler belki… Uzanıp kardeşlerini elime aldım küçük aşınmış taşlar bunlar. “Onların hepsi kız” diye uyardı. “Her biri kendinden kopacak parçalara anne olacak. Her anne oluşlarında biraz daha azalarak. Göründükleri kadar yuvarlak değiller aslında, elinde hissettiğin kayganlık seni yanıltmasın. Ne demek istediğini tam anlamasam da votka şişesini kafama dikerek odadaki sessizliği yamadım.

Gecenin kalan kısmında votkayı bitirdik ve ertesi gün nereye gidebileceğimizi konuştuk. Bu yakınlarda kayın ağacı olmadığını ama kayaları ve dere kenarını ziyaret edebileceğimiz yerler bildiğimi söyledim. Onu uyumak üzere seçtiği pencere kenarına yerleştirdikten sonra ben de geceyi biraz uzatıp dışarıda uyuklayan köpeğin resmini yaptım. Onun için yere serdiğim örtüyü kullanmasına ve yemeğimden yemesine seviniyorum… Henüz yanına yaklaşıp başını okşamama izin vermemiş olsa da ona bir isim takmıştım, Concha! Siesta’da Grace Jones’a benzediği için. Sonradan öğrendim ki Latin Amerika argosunda Concha vajina demekmiş… Bahçemin, kendini okşatmayan dört ayaklı neşesiz bekçisi. Tıpkı öpüşmeden düzüşen orospular gibi. Nasıl da masum.

Ben resim yaparken Minimorum alışkanlığının gereği olarak yine şarkı söylüyordu:
Kökleri kuruyan her ağacın gövdesi,
Bir zamanlar gölgesinde serinleyen
Sevgilerin hatırası üzerine yıkılır.
La la laaa la la laaa.
Çatırtı kaçınılmaz olup;
Ezilip ezilmemek
Hatıranın tazeliğine bağlıdır.
La la laaa la la laaa.
Tam uyumak üzereyken bu şarkıları sinirimi bozuyor. Şarkı bittiğinde Concha kısa bir ulumayla cevap verdi: La concha de tu madre!
Haklısın oğlum. Hem tahta hem geveze.

Sabah uyandığımda Minimorum kahvaltıyı hazırlamış pencereden Concha’yı izliyordu. Concha ise bütün bir akademi camiasına yetecek dikkatle bahçe duvarının dibini koklayarak tarıyordu. Daha önce gömdüğü bir kemik parçasını ya da önceden işediği yeri arıyor olmalı. Tekrar etmek için. Tekrar aynı yere işemek için… Çünkü Concha da biliyor ki mükemmelleşmenin yolu tekrardan geçer. Tekrar tekrar aynı şeyi yaparsın ve bir eşiği geçtikten sonra artık aynı olmadığını fark edersin. Benim defalarca aynı resmi yapışım gibi; gerçi mükemmellik yolunda tek bir adım atabilmiş değilim… Birbirimize günaydın diyerek sofraya oturduk. Artık kışa yaklaştığımız için hava erken kararıyor. Bu yüzden yola çıkacaksak sofrada fazla oyalanmadan hazırlanmalıyız. Talih bizi, Minimorum’un motorunu tamir ettirecek bir resim satışı ile ödüllendirmediği için şimdilik benim çantamda seyahat ediyor. Pek şikayetçi olduğum söylenemez. Sadece yola çıkmaya hazırlanırken kendimizi söz denizinde yüzerken bulmasak iyi olacak. Bu huyunu değiştirme ihtimali yok denecek kadar az. Son çayları bardaklara dökerken sessizliğin birazdan bu gevezelik dalgası ile dağılacağını ve yine kardeşlerinden kayalardan ya da kayın ağaçlarından başlayan bir dalga ile günü yarılayacağımızı hissedip hemen yol planını anlatmaya koyuldum.

“Önce benzinlikten lastikelere hava basıp benzin alırız sonra buradan Beypazarı’na gideriz. Orda bir çay molası verip Kıbrıscık’a geçeriz. Boluya 20 kilometre kala Seben sapağından tekrar güneye döneriz. Seben’den Nallıhan’a geçer, Mihalıçcık üzerinden Sivrihisar Ankara yaparız ne dersin ?”. “Düz yol olmasın da her yol varım” diye neşeyle cevap verdi. Sonra yine benimle dalga geçme fırsatını değerlendirmek üzere kardeşlerinden birini cebinden çıkardı ve “her hafta lastiklere hava basmalıyız İtri’ciğim; çünkü maazallah gün içinde başka “hava basma” imkanımız olmayabilir”. Kikirdiyerek çantaya tırmandı. “Bu gün bolca fotoğraf çekeceğiz, yollarda sıkılmak yok”. Kulaklığın birini kendime diğerini ona takarak yola koyulduk. Ankara’dan Beypazarı’na kadar olan yol sıkıcı. Neyse ki yolda bir gurup motorcu gördük. Dağınık bir şekilde gidiyorlardı, hepsini selamlayıp geçtikten sonra Beypazarı’nda benzin ve çay takviyesi ile kuzeye Karaşar ve oradan Kıbrıscık virajlarında yatmaya başladık. Lastiklerim yeni değiştiği için yola zamk gibi yapışıyorlar ve çizgiyi kaybetmeden zevk alarak sürüyorduk. Arada bir, ışığın rengini izlemek, etrafı seyretmek üzere duruyorduk.

Kıbrıscık tarafına yaklaşırken daha önce önünden durmadan geçip gittiğim ama sadeliği ile aklımda yer eden evlerin önünde durduk. Sonra Aladağ Çayı’nın yanından geçerken Minimorum hareketlendi. Önce dans ediyor sandım. Kulaklıklarımızda o anda Babazula’dan Bir Sana Bir de Bana çalıyordu. Bu şarkı başlayınca yerçekimi onu bağışlıyor ve çantanın içindeki boşlukta parendeler atarak dans ediyordu. Bir gün bu şarkının nerede biteceğini kaçıracağım ve tepe üstü düşüp kafamı yaracağım diye gülerek yerçekimsizliğin büyüleyiciliği üzerine gevezelik ediyordu.
Ancak bu hareketler dans değil başka bir şeydi. Bir an “yandım… yine şikayete başlayacak” diye içimden geçirdim. Çantanın içinden “Mantar! Mantar kokusu alıyorum. Dursana be adam!” dediğini duydum. “Ne? Daha yeni durduk!”. “Bir daha dur işte. Tarifeli sefer yapmıyorsun ya mantarlara gideceğim”, dedi.

Durup çayı geçtik. Minimorum mantarlar arasında dolaşıp onları seyrederken ben de sırtımı ağaca yaslayıp termostan kahveyi yudumluyordum. “Benim bunlarla fotoğrafımı çek!” diye buyurdu. Sevdiği şeylerle karşılaştığında nezaket ve inceliğinden eser kalmıyor bir anda aç bir hayvan gibi hoyratlaşıyor. Ben de aynı şeyi yapıyor muyum acaba? Sevdiğim bir şeyle karşılaşınca, birazdan yok olup gidecek bir an önce ona karışayım diye telaşla etrafıma çarpa çarpa sarsaklaşıyor muyum? Sevdiklerimiz sevinçlerini yaşarken bir yandan da bizi hoşnut etmek zorunda değil. Onun mantarlarla fotoğrafını çektim. Arkasında mantar değil de Eiffel Kulesi var sanki. Bir şey söylemeden onu izleyişimi dayanamayıp açıklamak zorunda kaldı: “Hiçbir özelliği yok. Sadece seviyorum, sebepsiz yani”.

Sadece akan suyun sesi ve Minimorum’un mantarlar arasında zıplayıp koştururken çıkardığı nefesinin sesi vardı. Arada çayın içinde taşlardan tıkırtılar geliyordu. Bu sessizliğin sunduğu dinginliği ne bozar. Tabi ki Minimorum! Bunları görmez kimse ama vardırlar. Bütün bu büyük ağaçların dibinde tam da onların yere tutunduğu şu noktada, ne toprağa ne ağaca yakın böyle komik ve kederli dururlar”. “Neden kederli olsun ki mantar mantardır işte bunda üzülecek ne var?” Bazı an ona soru sorarken tedirgin oluyorum. Sanki bilmem gereken bir şeyi söylemiş de ben aymazlığımla bu bilginin binlerce kilometre uzağındaymışım gibi. “Baksana, etrafımızdaki her otun bokun bir çiçeği bir neşesi var. Bunlarınsa sadece gövdesi var. Ne yaprak, ne çiçek, ne koku. Renk desen o da yok.” Her şeyi sevmek zorundayız ya sevemiyorsak da üzülmemiz gerekiyor. Huzur, kadın aklı için kayıp bir ada olmak zorunda mıdır? “He he” diye geçiştirmeye niyetlendiysem de daha iyi anlamamı sağlamak umuduyla “Hiç keman resitaline gittin mi?” diye sordu. “Evet!”

“Keman yayında yaklaşık yüz elli kıl olur. Solist, yayı kemanın teline sürdüğünde bu yüz elli kişilik birlik teli titreterek sesi çıkartır. Parça ilerledikçe bu kıllardan bir iki tanesi kopar. Yaya tek ucundan tutunarak havada sallanmaya başlar. Solist çaldığı notaların büyüsüyle bedenine bir dansın hareketlerini yerleştirir. Yaydaki tüm kıllar, yayın iki ucuna tutunmuş, bu dansı ve müziği mümkün kılmanın ciddiyeti ile üzerlerine sürülen reçinenin toz haline gelip solistin ayaklarının dibine konfetiler gibi dökülüşüyle gösteriyi sürdürdüklerini bilirler. Sadece o iki uçtan birini kaybeden kıl havada müzikle uyumsuz dalgalanmalar çizerek, çırpınır. Diğerlerine benzemeyen kaderiyle, yayın onu tutan tek ucundan da kopamadan havada salınır. Orkestra soliste soluk alma fırsatı verdiğinde fark ederse kemancı o kopuk kılı koparıp atar. Reçine döküntüleri arasında o da yerini alır. İşte mantar olmak böyle bir şey. Doğanın neşesine ve bütünselliğine tam katılamamış bir durum yani. Ve kılların hepsi keman kutusunun içinde böyle bir tereddüt yaşar. Kadim tereddüt!... Hangimiz ?”
İlerlediğimizde göç eden leylekleri gördüm. “Bak”, dedim “havada binlerce kuş binlerce yıllık bir bilgiyi tekrar gökyüzüne yazıyor”. “Osuruktan hadiselere şiir yazma huyundan vazgeçsen iyi olacak; kuş işte göçüyor ne var bunda?” “Tabi, sen mantara tırmanıp modern psikolojinin belini kırarken ben saf saf dineldim ama değil mi?” diye geçti içimden… Kadın işte !

Baba zula dan
YanıtlaSilBır sana bır de bana yı ben de cok severım
fotografları cok begendım