10 Mayıs 2011 Salı

BİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ

Photobucket


Oğlan okul servisine binmek üzere evden çıktığında, ben de balkonda sigara içip sabah güneşinden payıma düşeni alıyordum. Ağaçların ardında aylak salınışlarla yerdeki taşların arasında bir boşluktan diğerine geziniyordu. Birkaç saat önce, fırından yeni çıkmış kurabiye sıcaklığındaki kasıklarına sıkışan rüyalarını, ergen zamanların alaycı ve aşağılayıcı gün ışığından gizlemek üzere başı önde, kulağındaki kulaklıktan gelen müzik eşliğinde hafızasına gömmeye çalışıyordu. Ben öyle yapardım; sanırım o da aynı yolu otuz beş yıl arayla benzer alışkanlıkları peşine takarak geçiyor olmalı. Ne kadar değişik görünüyor ve aynı zamanda ne kadar bana benziyor. Bu ürkütücü benzerliğin geleceğe yazabileceği ihtimaller, aramızdaki çam ağaçlarının yeni patlayan kozalaklarından gelen çıtırtılara çarpıyor. Tanrısal bir zamanlamayla tüm kozalaklar çıtırdayarak yayvan ve biteviye bir senfoniyi seslendiriyor. Tıpkı otistik bir hastanın ileri geri salınışını andıran o trampet eşliğindeki üç dörtlük boleroda olduğu gibi. Tek bir hecenin sayısız tekrarı ile yazılmış bir şiir gibi. Kozalakların çıtırtılarındaki uyumlu ritmik yapının üzerinden devasa bir timpaninin gümbürtüsü geçti ve tek vuruşluk bir tef sesiyle otomatik kapı açıldı.

Kafasını kaldırıp servis aracına doğru ilerledi ve minibüsün tozlu basamağından sıçrayarak, genç yetişkinlere özgü kederli dünyaya adımını attı. Kapı kapanıp araç hareket ederken “abi dur abi dur” diye bir ses işittim. Oğlumla aynı yaşlarda bir kız çocuğu hareket eden aracın ardından, omzunda taşıdığı büyükçe bir çantayı beline çarptırarak servis aracına yetişmeye çabalıyordu. Bir yandan imkânsız bir yakalama çabasını hızlandırmaya, bir yandan da isyankar bir haykırışla seslenişinin ağlamaya dönüşmesinin, onu yavaşlatacağını bilerek öfkesini bacaklarında tutmaya çalışıyordu. Araç şoförü kızı duymadan gitti. Kız arkasından koşmaya devam ederken, seslenmek ve kendisini okula götürebileceğimi söylemek istedim. Önümden geçerken, uzun kahverengi saçları karşıdan gelen ışığın boyamasıyla kızıla dönüştü. O anda aklıma bir süredir yürüyüş yaparken göremediğim golden seter geldi. Kızın saçları o köpeğin tüylerine benziyordu. Zihnim, hep sakin ve vakur bir şekilde yürüyen köpeğin böyle büyüleyici bir kızıllığı dalgalandırarak koşuşunu canlandırmaya çalışırken kız gözden kayboldu. Aynı anda; kendisini okula bırakabileceğimi söylemenin, çocuğun anne babasının aklında doğurabileceği uygunsuz çağrışımların sesimin önüne çektiği dikenli telleri aşamadım.

Sokağın devamını göremediğim ilerisinde, sesinin giderek çatallaşan bir haykırışla “abi bi dur bi dur!” diyerek koşmaya devam ettiğini anlayabiliyordum. Çocuk araca yetişemedi, ya okula yürüyerek gidecek ya da eve dönüp eğer evde iseler, anne babasından okula gitmek için yardım isteyecek. Çocukların ağırkanlı hayatına tahammül edemeyen her ebeveyn gibi onunkiler de çocuğu azarlayacak, ışığın kızıla boyadığı saçları inatla kendini tekrar eden bir mahcubiyetle matlaşacak. Oysa çocuklar için bir işi hızlı yapmanın en iyi yolu onu yavaş yavaş yapmaktır. Çocuğa acele et demek, kedinin ayaklarına nal çakıp, gece evde yürürken sessiz olmasını beklemekten farksızdır. Yavaş olduğu imâ etmek, onu daha da yavaşlatan zehirli bir dokunuştan başka bir şey değildir. Çocukların ve gençlerin saatlerinde rakamlar yer almaz. Onların saatinde akrep ve yelkovan; kaydırakların, kum havuzların, çilekli pastaların, kurmalı arabaların, misketlerin, balkondan aşağı atılan patateslerin - eğlencenin en büyülü hallerinden biri-, içindeki havası sönmüş büzüşük futbol toplarının, mavi kelebekli saç tokalarının ve nihayet birbirlerini tekinsiz bakışlarla süzdükleri otobüs durağında yere attıkları çöpleri uçuran rüzgârın oyunbaz daveti üzerinden sekerek döner. Kadranda dizilmiş bu zaman durakları, kapının sert çarpmasıyla ya da yüksek sesli bir ebeveyn yazıklanması ile bir anda tutundukları saatten yere düşerek kırılır ve gencin (zaten haddinden fazla dolu olan) mahcubiyet torbasına tıkıştırılmak üzere, cam tozu kaşındırıcılığıyla ayaklarının önüne yayılır.




Kızın evden çıkarkenki sabah neşesinin asfaltta eriyip gidişine tanık olmak; zaten bütün dünya ona karşıyken o dünyanın karşı tarafında hiçbir şey yapmadan oturmaya devam etmek, varoluşumu kutladığım bir tecrübe değil. Ne işe yarar ki bir insan? Böyle bir durumda işe yarar bir şey yapamadıktan sonra.

Keder, her yerde, herkesi yakalayıp sırnaşık bir arsızlıkla ısırmak için kendi fırsatını yaratıyor. Gözüm, balkonun köşesinde belki bir işe yarar diye atılmamış kutulardan birine takılıyor. Kutunun üzerinde “hayat güzel bir hediyedir” yazıyor. Siyah kutunun üzerinde yuvarlak kırmızı bir etiket. “Güzel bir hediye”. Ama çok kötü paketlenmiş. O paketten kaçırdığı her şeye yetişebilmek için kendine mavi bir kelebek dövmesi yaptırıp kanatlanabilmesine daha ne çok zaman var. Kaldı ki, kelebek…

Sonrasında, bir şey olmamış gibi içeri girip gömleğimin yakalarını kaldırarak kravatı bağladım. Herkesten gizlenmeme izin verecek bir kıyafetin içinde, otomobilin uzaktan kumandasıyla açtığım kilitten çıkan mekanik sesle ağaçların çaldığı boleronun en karmaşık anına yersiz bir gürültü ile katıldım ve orkestra şefinin küçümseyen hoşnutsuz bakışları altında iş yerime doğru yol almaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi.

.

.

.


.

2 yorum:

  1. Çocukların ve Gençlerin saatlerinde rakamlar yoktur...
    Yüreğine sağlık gene yüreğimize su serptin ,tüm sıkıntı ve rutini dağıttı satırların.

    YanıtlaSil
  2. Üstat,
    Yazının içindeki derinliği anlayabilmek için yeterli olgunluğa sahip olmanın bir ömürden fazlasına ihtiyaç duyacağı görüşündeyim.
    Eline, yüreğine, kalemine, klavyene sağlık...
    Selam ve sevgiler...
    A.Yay

    YanıtlaSil

İzleyiciler

Free Hit Counter