28 Haziran 2011 Salı

PİS EL PİS YÜREK

.
.
.


Photobucket

. .



Eskiden bu kadar ıssız olmazdı geceler. Uykun kaçtığında kendi nefesinden başka dinleyecek üç beş ses olurdu. Kalın belleri ve kahverengi üniformalarıyla geceyi cılızca çizen bekçi düdükleri mesela. Uzatılmış gece ziyaretlerinden dönen yaşlı çiftlerin güçsüz omuzlarını dikleştiren, yokuş aşağı inerken dizlerine inen yükü hafifleten görünmez bir merdivenin tırabzanı gibiydi. Konuşmadan yan yana yürüyenlerin akıllarında hızla dönen sayfalar bir an için durur, bir ayak sesinin gelip gelmeyeceğine emin olduktan sonra tekrar birbirinin üzerine yığılmaya devam ederdi. Bir karşılaşma olmuşsa kimse kimseyi selamlamaz, ayak sesleri birbirinden uzaklaşıncaya kadar bekçinin tedirginliği ferah bir gerinme ile ceketinin metal düğmelerini sokak lambasının ışığı ile parlatırdı. Ceketini büzen kemerine takılı siyah cop yavru bir köpeğin sarsak yürüyüşü gibi sahibinin peşinde gölge oyunları yaparken, derin bir nefesle o bildik yakarışı yeniden duyardınız. Ses olurdu. Olurdu yani, hiç olmasa saat başı salondan duvar saatinin sesi gelirdi. Saat kaçsa o kadar çan çalardı. Muhtemelen evlerin şapele dönüştüğünü düşünenler arttıkça, zamanın bu kederli çarkları da evlerde dönmez oldu. Sarı yuvarlak sarkaç salınırken, evin içinden geçen solgun ışıklı bir trenin pencerelerini sayar gibi, zamanı saymaktı uykusuzluk. Uykusuzluk avazlı bir şeydi; hiçbir şey olmasa evin kedisi dışarı kaçmış çöp kutularından birini deviriyor olurdu. Ya da omuzlarını devire devire kaldırım kenarının izini süren başka bir kedinin dibi koklamak isterken, iki kedi sırtını kabartıp, huzursuz bebek sesleriyle iki erkeğin birbirine meydan okuyuşunu mahalleye duyururdu. İhtimal o an kapının önünden Bilge Karasu mahrem bir dalgınlıkla geçer ve dikkati dağılırdı. Zaten Nenehatun Caddesi’nde herkes az çok tanıdık olurdu. Bilirdin sokakta birileri var. Sokakların en ıssız halinde, elimizde fırçalarla duvarlara bu memleket bizim diyenlerle, sizin değil bizim diyenlerin birbirine pusu kurduğu ve polisin ellerimize boya bulaşmış mı diye yoklamak üzere “Gençler!” diye havladığı, her an silah sesleri ile kaçışan ayak seslerinin havada bir balon gibi asılı kaldığı gürültüler olurdu.




Alkole doymuş adamların ceplerinde şıngırdayan anahtarların yuvasına girdiğinde, eve sarhoş gelmenin bedelini ödetecek babaların ya da annelerinin yediği dayağı haykıran çocukların ağlaması olurdu.



Bir ses olurdu bu şehirde. Bir ses! Uykun kaçtığında, geceyi dükkân belleyen tayfanın içtiği çorbanın sarımsak kokusunun, pencerenin camına küfürlerle yapıştığını duyardın. Uyumayanların ne yaptığını az çok bilirdin. Edepsizliğin, haylazlığın hırsızlığın enikonu üç beş kapısı vardı. Çeşit az olsa da çeşnici boldu; kim hangi kapıdan geçer bilirdin. Türkülerin girişinden, ayak sesinden, itlerin yan yan gidişinden, hadi bilemedin izmaritlerin ezilişinden bilirdin, nerede ne dümen dönüyor.





Şimdi bütün bu sesler birer birer merdiven altlarına sığınmış, heceler birbirine sırtını dönmüş. Hafızamız kadim bir semaver gibi kaynayan şehrin külleriyle örtülmüş. Bekçiler nefesini tüketmiş, dalga dubara işlerin izi I.P. numarası ile sürülür olmuş. Gece kendi raconunu bozmuş, Ruhi Su bile ölmüş, çöp bidonları maviye boyanmış, türkülerimiz yere düşmüş, duvarda üzerine kireç çekilmiş andımızdan mahcup, paramparça. Karıncalar bile küçülmüş; eskinin kara tombul ısırganlarının yerini, küçük, kahverengi, sinik ısırmayı beceremeyen karanlık kanal işçileri almış.Karıncalar bile Bu Memleket Bizim diye bağırırdı. Şimdi ne bir ses ne bir nefes!





Sadece kendi nefesini dinleyerek mesela



Bir şarkı duyduğunu düşünebilir insan!


Ne ki, o şarkının sözleri hiçbir sevdayı sarmaz. Hiçbir şarkı, mahalle duvarlarında yazılı memleket sevdasından daha uzun kollara sahip olamaz. Tanım gereği boku yemiş durumdayız yani. Her birimiz sessiz geceler boyu mahcubiyet kuyularımızı kazmaya devam edelim şimdi. Çok da dert etmeyelim öyle geçmişimizi. Pek sahici sayılmaz, ne mahremiyetimiz, ne mahcubiyetimiz. Neyimiz varsa göstermek için değil mi tüm gayretimiz. O yüzden usul bilmez meyhanelerdir mabedimiz; ama Neyzen görse bizi, sikine sürmezdi bilesiniz!



.



.



.



1 yorum:

  1. -''Çokda dert etmeyelim geçmişimizi.pek sahici sayılmaz,''
    Çok sık banada böyle gelir ağabeyim.Gerçekmiydi diye düşünürüm yaşlanmak mıki bu?
    Yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil

İzleyiciler

Free Hit Counter