.
.
.
.
Desensiz, kirli beyaz, neredeyse taşra hastanelerinden başka az yerde görülebilir özensizlikle döşenmiş fayanslar, ayakta duran birinin beline kadar geliyor. Fayansların bittiği yerden tavana kadar olan kısım, tavanla aynı kireç boya ile boyalı. Duvarla tavan arasında sınır, sadece kenardaki kıvrılmanın kendinde tuttuğu gölge sayesinde belli oluyor. Kromajı ergen bir çocuğun burnundaki siyah noktaları andıran bir oksitlenmeyle matlaşmış, bir an önce ölmek isteyen bir mahkûmun boynunu cellâda sunuşunu andıran bir vazgeçmişlikle duran musluk, dibindeki biriken kire rağmen bir temizlik önerisi sunuyor. Lavabonun yüzeyinde, oradan bir sümüklü böceğin geçtiği izlenimini veren sarı, yapışkan leke, üzerine düşen su damlalarıyla sonsuz bir metronom gibi zamanı sayıyor.
Lavabonun yukarısında, duvara oyulmuş birer girintiye gömülü iki tahta takozun üzeri alçı ile sıvanmış. Takoza vidalı metal ayaklalar, üzerinde yeşilimsi cam bir raf ve sağ köşesinden yukarı doğru küflü gümüşi bir kararmayla yaşlanmış aynayı tutuyor. Rafın üzerindeki tıraş fırçası, ortası hafifi çukurlaşmış ve tutacak yerindeki vernik ahşaptan pul pul dökülmüş halde alüminyum bir tas içinde bekliyor. Onun arkasında, küçük beyaz bir bakalit kutu içinde ‘jilet” kutusu bulunuyor. Başparmakla iterek kutudan çıkartılan ‘jilet’ işi bittikten sonra aynı kutunun alt tarafındaki ikinci bölmeye konularak güvenli bir biçimde ortadan kaldırılabiliyor. Sapının bitimindeki yuvarlak kısım çevrildiğinde tıraş makinesinin tepesinde iki kanat açılıyor ve ‘jilet” buraya yerleştiriliyor. Ayna karşısında yeterince kullanıldıktan sonra kutudaki yerine dönmesi gereken ‘jilet’ bu kez başka bir tıraş makinesine takılıyor. Banyo küvetinin sabunluğunun hemen yanında termosifonun biraz sağındaki çıkıntıda, kenarları taraklı, daha eski bir tıraş makinesine.
Camın üzerinde plastik bir bardağın içinde iki diş fırçası var; sapları turuncu bardağın dibindeki lekeli sessizlikte buluşuyorlar. Dağınık saçlı dargın ihtiyarlar gibi başları öne eğilmiş, lavaboda tıpırdayan metronomu dinliyorlar.
Krem rengi (biri turuncu) dört butonun solunda, avuç içine sığacak büyüklükte çevirmeli yuvarlak bir anahtarın ve onun da solunda bulunan iki düğme ile kumanda panelinin eğimli bir biçimde yerleştirildiği çağla yeşili bir metal bir sandık. Üzerinde kendi renginden daha açık bir yeşile boyalı kapağı var. Arkasından ve üzerinden hortumlar çıkıyor. Makine çalışırken sanki çamaşırlar içinde insanlarla beraber dönüyormuş gibi ses çıkıyor. Çamaşır makinesinin üzerinde katlanmış gazetenin bulmacası (yarım bırakılmış) ve onun da altında Güneyli bir sinemacının, kır kahvesinde bir savcıyı öldürdüğü haberi ve olay yerinin fotoğrafının yer aldığı bir gün öncesinin gazetesi bulunuyor. Onun çaprazında, banyonun rutubeti ile sayfaları ondüle olmuş Erich von Däniken’in ‘Tanırların Arabaları’ adlı kitabı yatıyor. Karton deterjan kutusunun üzerinde gülümseyen bir kadın var. Ölgün renkli (soluk mavi ve daha da soluk kırmızı) iki plastik leğen, biri diğerinin üzerine kapaklanmış halde duvardaki çiviye tutunuyor.
Klozetin geniş çanağı zeminle birleşirken neredeyse tehlikeli bir kavis çizerek daralıyor. Oturan biri kendini iri ve modern bir vazonun üzerinde hissedebilir. Klozet kapağının duvara dayandığı yerdeki kireç boya dökülmüş (çünkü fayanslar sadece üç duvarı dolaşıyor), sifonun altında yüzü olmayan birinin bıyığını andıran gri bir karartı olarak somurtuyor. Sifonun yayı üzerinde biriken pas, zaman zaman takılmasına neden oluyor ve çamaşır makinesi üzerinde duran tornavidanın yardımıyla akan suyun sesinden kurtulmak mümkün oluyor. Oturan, sırtını klozet kapağına dayamak istediğinde (bazı zamanlarda bu gerekli oluyor) sifonun basma yeri onun ense köküne geliyor. Bu durumda başı biraz sola eğmek gerekiyor; bu ise hayalcinin görünümüne biraz burukluk katıyor. Klozetle küvetin arasında, üzerinde basit geometrik şekilli dökme demir bulunan gider var. Demirden aşağı sarkan saç tellerinin oluşturduğu gri sarkıtlar gider deliğini selamlıyor.
Biri tavanda diğeri aynanın üzerinde iki karpuz banyoyu aydınlatıyor. Ayna üzerindeki lamba tek başına yakıldığında; alt kısmında üç yuvarlak havalandırma deliği bulunan kapının yağlı boya ile boyanmış yüzeyinde fırçadan kurtulmuş kılların gölgesi derinleşiyor.
Ecza dolabında, boş bir kolonya şişesi, tentürdiyot, iki paket pamuk, kutusu paslanmış iğneleri kayıp cam bir enjektör, yarım şişe ispirto ile bir çay bardağı ve silah temizliğinde kullanılan vazelin ve mat kırmızı bir hilal bulunuyor.
Banyo ile dairenin giriş kapısı arasında, iki odaya kapısı olan, yaklaşık dört metrelik tünel. Banyoya doğru bakarken sol tarafta bir gömme dolap var. Dolabın geniş kapılı olan kısmında sık kullanılmayan elbiseler, bir adet jandarma üniforması ve uzun zamandır kapalı olduğu anlaşılan koliler var. Kolilerin hemen hepsi aynı boyda, içlerinde bir gemi batığından kaçırılmış arkeolojik buluntular var. Yaklaşık on yıldır burada duruyorlar. Bir sahil kasabasından sabah erken saatte buraya getirildiler. Altı koliden ikisi, getirildikten bir yıl sonra dolaptakine benzer üniformalılar tarafından evden alındı ve yerine küçük ama şişkin bir evrak çantası bırakıldı. Koridor boyunca üç naylon çamaşır ipi gerilmiş. Takılı oldukları kancalar kapı çerçevelerine vidalı. Naylon ipler (yakın zamana kadar) ebeveynlerin yaşadığı bölümle (yine yakın zamana kadar) iki erkek çocuğun yaşadığı bölümü yarılmadan birlikte tutmak istercesine gergin duruyor. Tavandan sarkan çıplak bir ampul uzun zamandır çalışmıyor.
Tavandan kalorifere kadar inen koyu yeşil perdenin üzerinde sarı turuncu, tropik yaprak desenleri var. Güneşliğin boyu perdeden biraz daha uzun, kaloriferin petekleri üzerine yığılıyor. Kapının arkasında katlanmış bir tekerlekli iskemle duruyor. Sahibesinin en sevdiği şey olan, kar yağdığında gezdirilme dışında sokakta çok az kullanıldığından hala temiz ve kullanılabilir durumda. Sahibesi, bir yıl arayla (sırasıyla) sağ ve sol göğsünü ve sonunda da tüm bedenini terk ettiği için, tekerlekli sandalyeye yaslandığı duvarda bıraktığı iz dışında dokunan olmuyor. Gardıropta çok sayıda erkek takım elbisesi, gömlek ve kravat var. Ayrıca naylon bir torba içinde astragan bir kürk bulunuyor. Kürk ve koridordaki çekmecedeki çamaşırlar (unutulduğu için) dışında evde kadın eşyası bulunmuyor. Yatağın iki ucunda iki komodin ve iple çekildiğinde yanan küçük püsküllü kırmızı abajurlar duruyor. Havlu ve çarşafların bulunduğu rafın arka boşluğunda dört kutu 7.65, iki kutu 9’luk mermi kutusu bulunuyor.
Neredeyse bir kutuyu andıracak kadar küçük bir oda, koridora açılan kapısı yer kazanmak için yerinden sökülmüş. Kapı çerçevesinde menteşeler, yavru kuşlar gibi ağızları boşluğa çevrili duruyor. Odada adamın kütüphanesi var. Çok sayıda roman ve hikâye kitabı ile daha az sayıda tarihi kitap. “Kırmızı ve Siyah” (Stendhal-cildi de kırmızı siyah), Viski Soda (O’Henry) kapağı yırtık “Harp Okulu Ağır Mitralyöz Dersi Notları”, “Bir Şoförün Gizli Defteri” (Aka Gündüz)… Kitaplar taşınma sırasında ele geldiği gibi dizilmiş. Yalnızca Kuran-ı Kerim (ciltli) ve “Yasin-i Şerif, Amme, Tebareke Sureleri” kitapları en üst rafa konulmaya dikkat edilmiş. Odada tezgâh niyetine küçük bir masa, üzerinde kıl testeresi, vernik, kutusunda kurumuş tutkal ve birkaç küçük marangozluk aleti, maket bir gemi ile çiçek desenleri oyulmuş bir çay tepsisi duruyor. İçi boşalmış Silahlı Kuvvetler sigara paketi bükülerek kül rengi ile aynı renkteki teneke küllüğe bırakılmış.
Çatlak sarı damarlı mermerin alınlığı boyunca kireç birikmiş. Tahta kapaklı mutfak dolabı ve raflarda alüminyum tencere ve kap kacak dışında dikkat çeken bir şey yok. Çatal kaşık çekmecesinde naylon bir kaide içinde boylarına ve işlevlerine göre ayrılmış mat metal askerler birbirinin üzerine yığılı vaziyette yatıyorlar, en düzensiz birlik çay kaşıkları. Alt çekmecede sofra örtüleri, el bezleri, açılır kapanır bir nihale ve hikâyesiyle ailenin tüm erkeklerinin erkekliği üzerinde asılı kalmış bir bıçak duruyor. Yakından bakıldığında, bıçağın sapa eklendiği yerdeki metal halkanın dibinde yuvarlak kahverengi leke belli oluyor. Yaklaşık elli yıl önce, İstanbul’da bir Rum manavın, İzmir işgalinde Yunan askerlerinin İzmirli kızları becerdiği hayaline kapılıp, elinde salladığı salkım üzümü “İzmir’den eniştem yolladı bunları” diye bağırışını duyduktan sonra, Rum’un gece dükkânını kapatırken dükkânla birlikte gözlerini de son kez kapatışına tanık olan bıçak. Tezgâhın altında birkaç ölü böcek süpürülmeyi bekliyor.
Pencere kenarında üzerine giysiler atılmış bir somya ve kapı kenarında çarşaf ve yorganın birbirine karıştığı yatak var. Pencere kenarındaki somya, altı ay önce hedefini dört kez doğru bulan çapraz ateş sonucu boş kaldı. Somya ile yatak arasında duran dergiler diğer kullanıcıya geçti. Muşamba örtünün demir bir kafesi dolaşıp iki fermuarda birleşmesinden ibaret dolapta, iki kardeşin eşyalarının sıkışıklığının yerini sol tarafta bir boşluğa bırakması dışında odada önemli bir değişiklik olmadı. Kapının üzerinde başını yukarı kaldırmış (ne yazık ki burnu tavana değmek üzere) bir köpek, uçurum kenarında ulurkenki siluetinin şablon baskısı üzerine badana yapılmasına rağmen, hala boyanın altında soluk kırmızı görüntüsüyle can çekişiyor. Ders çalışmak için duvara dönük duran masa ve ona yaslanan sandalye, altındaki halının saçaklarını yıpratmaya devam ediyor.
Parke üzerinde, sarı renkte düz ve büyük iki halı salonu iki alana bölüyor. Girişteki halı, üzerinde ağır bir yemek masası ve altı iskemleyi taşıyor. İskemlelerin ikisinin kirişleri kırılmış, geçmeler ahşap tutkalı ile yeniden tutturulup sağlamlaştırılmış. Masada üzerinde kahverengi güllerin olduğu bir örtü, masanın ortasına doğru sıyrılmış, açıkta kalan kısma iki gazete kâğıdı, üzerinde bulaşık bir yumurta sahanı, sarı pembe gölgeli bir tabağın dibinde yüzen beyaz domates çekirdekleri ve ekmek kırıntıları duruyor. Masayla duvar arasında ‘vitrin’ var. Raflarda Jandarma hizmet plâketleri ve çerçevelerde fotoğraflar var.
Üniformalı adam gelinlikli kadının solunda durmuş, kadın biraz daha uzun boylu, arkalarındaki stüdyo perdesinin her iki yanına da gölgeleri düşüyor. Gelin objektife, damat objektifin üzerinden (dalgın ve sersemce bir gülümseme eşiğindeki dudak bükülmesiyle) ufka bakıyor. Gelinliğin etekleri birbirinin altından çıkıyor. Biri belden başlayıp dize gelmeden biterken, altından ikincisi dize kadar uzanıyor ve onun da altından yerlere uzanan son parça çıkıp, bitmek bilmeyen beyaz bir kuyruğa dönüşüyor. Gelin, ellerini karnı hizasında birleştirmiş, üstteki parmakları alttaki eli kavrarken alyanslı parmağının hafifçe havada durmasını engelleyemiyor. Bileklerinden başlayarak dirseklerini tırmanan, eldivene benzer bir tül kollarını sarıyor. Duvağından sarkan yılbaşı süsünü andıran pırıltılı bir kuşak sol kolundaki tülün etrafını dolaşıyor. Damadın pantolonun kenarındaki şeritler ve saçları parlıyor.
İki ayrı çerçevede birbirinin aynı iki çocuk saçsız ve neşesiz önlerine bakarak şişman başörtülü bir kadının kucağındalar. Bir başka çerçevede iki genç erkek ayakta: kısa boylu olan omzuna attığı ceketin yakasını tek eliyle tutarken genç ve kambur duranın elleri ceplerinde birbirilerine değmeden gülümsüyorlar. En ortada gümüş bir çerçevede gömleğinin iki düğmesi açık ve yakaları ceket yakasının üzerine çıkmış, dalgalı saçları kulaklarını tamamen kapatıyor. Bıyıkları adeta dudaklarına dokunmamaya çabalayarak ve gamzelerini perdeleyerek aşağı sarkıyor. Vesikalıktan büyütüldüğü için âdemelmasındaki ışık patlamasına ve bitişik kaşları arasına yapılan rötuş izleri belli oluyor.
Vitrinin camlı bölümünde birkaç küçük biblo bebek ve gümüş sigaralık ve ağızlıklar bulunuyor. Etiketi solmuş değişik bir kaç viski şişesinin arasından çirkin ve heybetsiz bir hindi bakıyor: Wild Turkey.
İkinci halı, eşyaları üzerinde değil etrafında taşıyor. Yeşil koltukların ayakları, yeni doğan bir tayın beceriksiz çabasını andıran bir eğretilikle dışa basıyor. Kolluk kısmındaki ahşap, çay bardakları izlerini ve birkaç sigara yanığını taşıyor. Koltuklardan birinin baş yaslama yeri diğerine göre daha yüksek. Balkon kapısına yakın yerde duran üçlü koltuğun yanında yerden yükselen dev bir şamdan ve kollarında saksılar var. Sehpa diğer tek kişilik koltuğa doğru itilmiş; üzerinde bira şişeleri ile küllükten taşan sararmış Bafra izmaritleri duruyor.
Kapı zili çalıyor!
Birinin başı diğerinin ayakları hizasında uzanmış iki çıplak sevgili, pencereden giren ışığın, sigara dumanı bulutundan ebrular dilimleyerek karınlarına düştüğü yerden, daireler çizen sinekleri izliyor ve birbirilerinin göğüs kılları arasında dolandırdıkları parmaklarıyla görünmez bir arpın tellerine dokunuyorlar.
Kapıda, Körler Derneğinin düzenlediği piyangonun biletleri satan biri miyop diğeri görmeyen iki kişi kapının açılmasını bekliyor. Miyop olan kısa bir beklemenin ardından “kimse yok” diyor, görmeyen “bir dakika bekle”.
.
.
.
.
.


Ben 70 lerde hemen hepimizin evlerinden birini tekrar yaşadım koltuk renkleri ayakları bizim gibi tayinci yaşayan geçmişi olmayan insancık evleri süper abi yüreğine sağlık
YanıtlaSil