<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270</id><updated>2012-02-16T03:56:36.964-08:00</updated><category term='sinop ankara cide motosiklet motor enduro'/><category term='karadeniz motosiklet motor enduro'/><title type='text'>Zirve, en yüksek nokta değil, tutunacak kimsenin kalmadığı yerdir.</title><subtitle type='html'>O zehirli kaşıntı değil sözünü ettiğim.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>26</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-10839287950124411</id><published>2012-02-08T01:13:00.000-08:00</published><updated>2012-02-08T03:05:09.027-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--NmOemKFTco/TzIW6AaJneI/AAAAAAAAHxo/qs1EE1N1yew/s1600/69414_448902544441_760959441_5328695_671096_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/--NmOemKFTco/TzIW6AaJneI/AAAAAAAAHxo/qs1EE1N1yew/s1600/69414_448902544441_760959441_5328695_671096_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dear Paul Auster Hocam !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayıptır söylemesi biz erkek emziren şiirlerle büyüdük hocam. Yani kalori hesabı yapmadan öyle kütür kütür ısırarak yemeyi severiz hayatı. Bulabildiğimiz ve tutabildiğimizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaziyet kelek. Durumunuz tıpkı yukarıda &amp;nbsp;göründüğü gibi. Aslında bizim de pek farkımız yok sizden. Kendimizle aramızda engin bir deniz var. Bu engeli aşmak için yeterince iyi yüzüp yüzemeyeceğimizi tartıyoruz; fakat sorun şu ki, suya atlayacak takat yok bacaklarımızda. Bir kötürümün özgürlüğü yürüyen ayaklara yüklemesi değil, bir özgürün kötürümlük taklididir şahsınızda yüreklerimizi burkan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul Hocam!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocam derken, "my dear professor" anlamında değil. Respect anlamında selamımız.&lt;br /&gt;Sen tanımazsın bizim mahallede Behzat Ç. nam, Ankaralı bir kardeşimiz var. Böyle durumlar için sevilen bir sözü vardır: "Bi susun la, bi susun!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay, tüpgaz kamyonlarının dahi çıkmaya üşendiği yokuşların bitiminde huysuz uğursuz takımının birbirine racon kestiği kahvehanelerdeki çapsız ağız dalaşına döndüyse, ortama bir ağır abi girer ve ağırlığını oracığa tükürür: "Bi susun la!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvela senden önce çuvaldızı kendimize dürtelim. Ve baş öğretmenimizi teskin edelim. Korkmayınız efendimiz. Ne "Sen buraya gelsen ne olacak, gelmesen ne?" dediğiniz ne de bir başka uluslar arası yazar geldiğinde bir ülkede bir şey olmaz. Ama onlar o ülkede bir şey olduğu için gelirler. (Tabi denize atlayacak takati bacaklarında toplayabilen ve kötürüm taklidi yapanlar değil. Erkek emziren şiirlere emsal şiirlerle beslenmiş olanlar). Onların gelişi işlerimize ve dümenimize dokunmaz. Konuşur giderler. Gelseler ne gelmesler ne! Müsterih olunuz. Onun gelişi, ne bizim İstanbul silüetine balta gibi sapladığımız gökdelen inşaatlarının küstah gölgesine sığınmış salyalı iştahımızı keser; ne de gece Kızıltepe'den Nusaybin'e &amp;nbsp;gitmekte olan minibüsle, karşıdan gelen otomobilin koltuğunda büzüşmüş olanların göz bebekleri arasında buzdan bir ip gibi gerilmiş olan tedirginliğin berrak ve dondurucu işlevselliğine halel getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönelim size hocam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; "Respect!" ve biraz da size nispet:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80'lerin başında Arthur Miller, Sartre'la birlikte Türkiye'de rejimin totaliter bir renge dönüşmesinden duydukları endişeyi dünya aydınlarının imzasına açıp Çağlayangil'e göndermişlerdi. Arthur Miller hızını kesmemiş;&amp;nbsp;en civcivli günlerimizde, yani memlekette hatırı sayılır sayıda insan hortumla sulanıp ışımaları için elektrik verilirken&amp;nbsp;Harold Pinter'la Türkiye'ye gelip duruma "yerinde" vaziyet etmişlerdi. Durum net aleminde ayan beyan ortadadır.&lt;a href="http://www.toplumdusmani.net/v2/tiyatro/tiyatro-yazar-ve-sanatcilari/3728-arthur-miller-ve-80lerde-turkiye.html" target="_blank"&gt;http://www.toplumdusmani.net/v2/tiyatro/tiyatro-yazar-ve-sanatcilari/3728-arthur-miller-ve-80lerde-turkiye.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adettendir, birinin düşüncesine katılmadığınızda saygı duyarım diye başlanır. Hadi adet yerini bulsun, biz de saygı duyalım. Çin'e ve Türkiye'ye gitmeyişinize. Gerekçe olarak söylediğiniz şeyin içeriği hakkında fikrinizin ne olduğunu kimse bilemese de. Bu saygıya içtenlik duygusu serpiştirme isteğimize teslim olarak size şunu soralım: "Dünyaya demokrasi ihraç eden ve korku ithal eden bir ülkenin vatandaşı olarak evden çıktığınızda yüzünüze çarpan serinlik, &amp;nbsp; politik günlüğünüze ulusal onurunuzu köpürten bir şeyler &amp;nbsp;yazmayı ilham ediyor mu? Kan dökmeye alışık mısınız ya da görmeye ? Araplar nasıl kanar, Kürtler nasıl ağlar? Bundan nasıl bir hikaye çıkar?. Respect !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette utanç veren bir politik arsızlığın bayrağı altında yaşamak o ülkenin vatandaşlarını birey olarak utanca boğmaz. Yeter ki samimiyetle dik durma gayreti içinde olsunlar. Kusura bakmayın ama Wall Street işgalcilerinin geride bıraktıkları boş bira şişeleri bile sizden daha inandırıcı bir siyasallık sergiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalif duruş için &amp;nbsp;dünyaya karşı cayır cayır bağıracak adamların yürekliliği gerekir. Yoksa hepinize cevabı Behzat Ç. verir: "Bi susun la, bi susun!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okur yazar takımına not: Bu güne dek sizlerle aynı Auster'i mi okuduk. Okuduklarınız arasında politik bir sızıntısı, akıntısı olan roman &amp;nbsp;hatırlatsanıza. Kusura bamya ama Nabokov bile Auster'den daha siyasi bir kişilikti. Güzel yazar, geniş yazar, iyi kötü derindir, iyidir, hoştur ama gerisi &amp;nbsp;... ilham perisi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-10839287950124411?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/10839287950124411/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2012/02/dear-paul-auster-hocam-ayptr-soylemesi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/10839287950124411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/10839287950124411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2012/02/dear-paul-auster-hocam-ayptr-soylemesi.html' title=''/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--NmOemKFTco/TzIW6AaJneI/AAAAAAAAHxo/qs1EE1N1yew/s72-c/69414_448902544441_760959441_5328695_671096_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-845601450799154728</id><published>2011-07-19T23:15:00.000-07:00</published><updated>2011-08-08T03:33:42.399-07:00</updated><title type='text'>KİMSE YOK</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSCN1996.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSCN1996.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=banyo.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/banyo.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Desensiz, kirli beyaz, neredeyse taşra hastanelerinden başka az yerde görülebilir özensizlikle döşenmiş fayanslar, ayakta duran birinin beline kadar geliyor. Fayansların bittiği yerden tavana kadar olan kısım, tavanla aynı kireç boya ile boyalı. Duvarla tavan arasında sınır, sadece kenardaki kıvrılmanın kendinde tuttuğu gölge sayesinde belli oluyor. Kromajı ergen bir çocuğun burnundaki siyah noktaları andıran bir oksitlenmeyle matlaşmış, bir an önce ölmek isteyen bir mahkûmun boynunu cellâda sunuşunu andıran bir vazgeçmişlikle duran musluk, dibindeki biriken kire rağmen bir temizlik önerisi sunuyor. Lavabonun yüzeyinde, oradan bir sümüklü böceğin geçtiği izlenimini veren sarı, yapışkan leke, üzerine düşen su damlalarıyla sonsuz bir metronom gibi zamanı sayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lavabonun yukarısında, duvara oyulmuş birer girintiye gömülü iki tahta takozun üzeri alçı ile sıvanmış. Takoza vidalı metal ayaklalar, üzerinde yeşilimsi cam bir raf ve sağ köşesinden yukarı doğru küflü gümüşi bir kararmayla yaşlanmış aynayı tutuyor. Rafın üzerindeki tıraş fırçası, ortası hafifi çukurlaşmış ve tutacak yerindeki vernik ahşaptan pul pul dökülmüş halde alüminyum bir tas içinde bekliyor. Onun arkasında, küçük beyaz bir bakalit kutu içinde ‘jilet” kutusu bulunuyor. Başparmakla iterek kutudan çıkartılan ‘jilet’ işi bittikten sonra aynı kutunun alt tarafındaki ikinci bölmeye konularak güvenli bir biçimde ortadan kaldırılabiliyor. Sapının bitimindeki yuvarlak kısım çevrildiğinde tıraş makinesinin tepesinde iki kanat açılıyor ve ‘jilet” buraya yerleştiriliyor. Ayna karşısında yeterince kullanıldıktan sonra kutudaki yerine dönmesi gereken ‘jilet’ bu kez başka bir tıraş makinesine takılıyor. Banyo küvetinin sabunluğunun hemen yanında termosifonun biraz sağındaki çıkıntıda, kenarları taraklı, daha eski bir tıraş makinesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camın üzerinde plastik bir bardağın içinde iki diş fırçası var; sapları turuncu bardağın dibindeki lekeli sessizlikte buluşuyorlar. Dağınık saçlı dargın ihtiyarlar gibi başları öne eğilmiş, lavaboda tıpırdayan metronomu dinliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krem rengi (biri turuncu) dört butonun solunda, avuç içine sığacak büyüklükte çevirmeli yuvarlak bir anahtarın ve onun da solunda bulunan iki düğme ile kumanda panelinin eğimli bir biçimde yerleştirildiği çağla yeşili bir metal bir sandık. Üzerinde kendi renginden daha açık bir yeşile boyalı kapağı var. Arkasından ve üzerinden hortumlar çıkıyor. Makine çalışırken sanki çamaşırlar içinde insanlarla beraber dönüyormuş gibi ses çıkıyor. Çamaşır makinesinin üzerinde katlanmış gazetenin bulmacası (yarım bırakılmış) ve onun da altında Güneyli bir sinemacının, kır kahvesinde bir savcıyı öldürdüğü haberi ve olay yerinin fotoğrafının yer aldığı bir gün öncesinin gazetesi bulunuyor. Onun çaprazında, banyonun rutubeti ile sayfaları ondüle olmuş Erich von Däniken’in ‘Tanırların Arabaları’ adlı kitabı yatıyor. Karton deterjan kutusunun üzerinde gülümseyen bir kadın var. Ölgün renkli (soluk mavi ve daha da soluk kırmızı) iki plastik leğen, biri diğerinin üzerine kapaklanmış halde duvardaki çiviye tutunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klozetin geniş çanağı zeminle birleşirken neredeyse tehlikeli bir kavis çizerek daralıyor. Oturan biri kendini iri ve modern bir vazonun üzerinde hissedebilir. Klozet kapağının duvara dayandığı yerdeki kireç boya dökülmüş (çünkü fayanslar sadece üç duvarı dolaşıyor), sifonun altında yüzü olmayan birinin bıyığını andıran gri bir karartı olarak somurtuyor. Sifonun yayı üzerinde biriken pas, zaman zaman takılmasına neden oluyor ve çamaşır makinesi üzerinde duran tornavidanın yardımıyla akan suyun sesinden kurtulmak mümkün oluyor. Oturan, sırtını klozet kapağına dayamak istediğinde (bazı zamanlarda bu gerekli oluyor) sifonun basma yeri onun ense köküne geliyor. Bu durumda başı biraz sola eğmek gerekiyor; bu ise hayalcinin görünümüne biraz burukluk katıyor. Klozetle küvetin arasında, üzerinde basit geometrik şekilli dökme demir bulunan gider var. Demirden aşağı sarkan saç tellerinin oluşturduğu gri sarkıtlar gider deliğini selamlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri tavanda diğeri aynanın üzerinde iki karpuz banyoyu aydınlatıyor. Ayna üzerindeki lamba tek başına yakıldığında; alt kısmında üç yuvarlak havalandırma deliği bulunan kapının yağlı boya ile boyanmış yüzeyinde fırçadan kurtulmuş kılların gölgesi derinleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecza dolabında, boş bir kolonya şişesi, tentürdiyot, iki paket pamuk, kutusu paslanmış iğneleri kayıp cam bir enjektör, yarım şişe ispirto ile bir çay bardağı ve silah temizliğinde kullanılan vazelin ve mat kırmızı bir hilal bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=koridor.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/koridor.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Banyo ile dairenin giriş kapısı arasında, iki odaya kapısı olan, yaklaşık dört metrelik tünel. Banyoya doğru bakarken sol tarafta bir gömme dolap var. Dolabın geniş kapılı olan kısmında sık kullanılmayan elbiseler, bir adet jandarma üniforması ve uzun zamandır kapalı olduğu anlaşılan koliler var. Kolilerin hemen hepsi aynı boyda, içlerinde bir gemi batığından kaçırılmış arkeolojik buluntular var. Yaklaşık on yıldır burada duruyorlar. Bir sahil kasabasından sabah erken saatte buraya getirildiler. Altı koliden ikisi, getirildikten bir yıl sonra dolaptakine benzer üniformalılar tarafından evden alındı ve yerine küçük ama şişkin bir evrak çantası bırakıldı. Koridor boyunca üç naylon çamaşır ipi gerilmiş. Takılı oldukları kancalar kapı çerçevelerine vidalı. Naylon ipler (yakın zamana kadar) ebeveynlerin yaşadığı bölümle (yine yakın zamana kadar) iki erkek çocuğun yaşadığı bölümü yarılmadan birlikte tutmak istercesine gergin duruyor. Tavandan sarkan çıplak bir ampul uzun zamandır çalışmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=yatak.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/yatak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tavandan kalorifere kadar inen koyu yeşil perdenin üzerinde sarı turuncu, tropik yaprak desenleri var. Güneşliğin boyu perdeden biraz daha uzun, kaloriferin petekleri üzerine yığılıyor. Kapının arkasında katlanmış bir tekerlekli iskemle duruyor. Sahibesinin en sevdiği şey olan, kar yağdığında gezdirilme dışında sokakta çok az kullanıldığından hala temiz ve kullanılabilir durumda. Sahibesi, bir yıl arayla (sırasıyla) sağ ve sol göğsünü ve sonunda da tüm bedenini terk ettiği için, tekerlekli sandalyeye yaslandığı duvarda bıraktığı iz dışında dokunan olmuyor. Gardıropta çok sayıda erkek takım elbisesi, gömlek ve kravat var. Ayrıca naylon bir torba içinde astragan bir kürk bulunuyor. Kürk ve koridordaki çekmecedeki çamaşırlar (unutulduğu için) dışında evde kadın eşyası bulunmuyor. Yatağın iki ucunda iki komodin ve iple çekildiğinde yanan küçük püsküllü kırmızı abajurlar duruyor. Havlu ve çarşafların bulunduğu rafın arka boşluğunda dört kutu 7.65, iki kutu 9’luk mermi kutusu bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=kucukoda.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/kucukoda.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse bir kutuyu andıracak kadar küçük bir oda, koridora açılan kapısı yer kazanmak için yerinden sökülmüş. Kapı çerçevesinde menteşeler, yavru kuşlar gibi ağızları boşluğa çevrili duruyor. Odada adamın kütüphanesi var. Çok sayıda roman ve hikâye kitabı ile daha az sayıda tarihi kitap. “Kırmızı ve Siyah” (Stendhal-cildi de kırmızı siyah), Viski Soda (O’Henry) kapağı yırtık “Harp Okulu Ağır Mitralyöz Dersi Notları”, “Bir Şoförün Gizli Defteri” (Aka Gündüz)… Kitaplar taşınma sırasında ele geldiği gibi dizilmiş. Yalnızca Kuran-ı Kerim (ciltli) ve “Yasin-i Şerif, Amme, Tebareke Sureleri” kitapları en üst rafa konulmaya dikkat edilmiş. Odada tezgâh niyetine küçük bir masa, üzerinde kıl testeresi, vernik, kutusunda kurumuş tutkal ve birkaç küçük marangozluk aleti, maket bir gemi ile çiçek desenleri oyulmuş bir çay tepsisi duruyor. İçi boşalmış Silahlı Kuvvetler sigara paketi bükülerek kül rengi ile aynı renkteki teneke küllüğe bırakılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=mutfak.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/mutfak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çatlak sarı damarlı mermerin alınlığı boyunca kireç birikmiş. Tahta kapaklı mutfak dolabı ve raflarda alüminyum tencere ve kap kacak dışında dikkat çeken bir şey yok. Çatal kaşık çekmecesinde naylon bir kaide içinde boylarına ve işlevlerine göre ayrılmış mat metal askerler birbirinin üzerine yığılı vaziyette yatıyorlar, en düzensiz birlik çay kaşıkları. Alt çekmecede sofra örtüleri, el bezleri, açılır kapanır bir nihale ve hikâyesiyle ailenin tüm erkeklerinin erkekliği üzerinde asılı kalmış bir bıçak duruyor. Yakından bakıldığında, bıçağın sapa eklendiği yerdeki metal halkanın dibinde yuvarlak kahverengi leke belli oluyor. Yaklaşık elli yıl önce, İstanbul’da bir Rum manavın, İzmir işgalinde Yunan askerlerinin İzmirli kızları becerdiği hayaline kapılıp, elinde salladığı salkım üzümü “İzmir’den eniştem yolladı bunları” diye bağırışını duyduktan sonra, Rum’un gece dükkânını kapatırken dükkânla birlikte gözlerini de son kez kapatışına tanık olan bıçak. Tezgâhın altında birkaç ölü böcek süpürülmeyi bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=oda.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/oda.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pencere kenarında üzerine giysiler atılmış bir somya ve kapı kenarında çarşaf ve yorganın birbirine karıştığı yatak var. Pencere kenarındaki somya, altı ay önce hedefini dört kez doğru bulan çapraz ateş sonucu boş kaldı. Somya ile yatak arasında duran dergiler diğer kullanıcıya geçti. Muşamba örtünün demir bir kafesi dolaşıp iki fermuarda birleşmesinden ibaret dolapta, iki kardeşin eşyalarının sıkışıklığının yerini sol tarafta bir boşluğa bırakması dışında odada önemli bir değişiklik olmadı. Kapının üzerinde başını yukarı kaldırmış (ne yazık ki burnu tavana değmek üzere) bir köpek, uçurum kenarında ulurkenki siluetinin şablon baskısı üzerine badana yapılmasına rağmen, hala boyanın altında soluk kırmızı görüntüsüyle can çekişiyor. Ders çalışmak için duvara dönük duran masa ve ona yaslanan sandalye, altındaki halının saçaklarını yıpratmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=salon.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/salon.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Parke üzerinde, sarı renkte düz ve büyük iki halı salonu iki alana bölüyor. Girişteki halı, üzerinde ağır bir yemek masası ve altı iskemleyi taşıyor. İskemlelerin ikisinin kirişleri kırılmış, geçmeler ahşap tutkalı ile yeniden tutturulup sağlamlaştırılmış. Masada üzerinde kahverengi güllerin olduğu bir örtü, masanın ortasına doğru sıyrılmış, açıkta kalan kısma iki gazete kâğıdı, üzerinde bulaşık bir yumurta sahanı, sarı pembe gölgeli bir tabağın dibinde yüzen beyaz domates çekirdekleri ve ekmek kırıntıları duruyor. Masayla duvar arasında ‘vitrin’ var. Raflarda Jandarma hizmet plâketleri ve çerçevelerde fotoğraflar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniformalı adam gelinlikli kadının solunda durmuş, kadın biraz daha uzun boylu, arkalarındaki stüdyo perdesinin her iki yanına da gölgeleri düşüyor. Gelin objektife, damat objektifin üzerinden (dalgın ve sersemce bir gülümseme eşiğindeki dudak bükülmesiyle) ufka bakıyor. Gelinliğin etekleri birbirinin altından çıkıyor. Biri belden başlayıp dize gelmeden biterken, altından ikincisi dize kadar uzanıyor ve onun da altından yerlere uzanan son parça çıkıp, bitmek bilmeyen beyaz bir kuyruğa dönüşüyor. Gelin, ellerini karnı hizasında birleştirmiş, üstteki parmakları alttaki eli kavrarken alyanslı parmağının hafifçe havada durmasını engelleyemiyor. Bileklerinden başlayarak dirseklerini tırmanan, eldivene benzer bir tül kollarını sarıyor. Duvağından sarkan yılbaşı süsünü andıran pırıltılı bir kuşak sol kolundaki tülün etrafını dolaşıyor. Damadın pantolonun kenarındaki şeritler ve saçları parlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki ayrı çerçevede birbirinin aynı iki çocuk saçsız ve neşesiz önlerine bakarak şişman başörtülü bir kadının kucağındalar. Bir başka çerçevede iki genç erkek ayakta: kısa boylu olan omzuna attığı ceketin yakasını tek eliyle tutarken genç ve kambur duranın elleri ceplerinde birbirilerine değmeden gülümsüyorlar. En ortada gümüş bir çerçevede gömleğinin iki düğmesi açık ve yakaları ceket yakasının üzerine çıkmış, dalgalı saçları kulaklarını tamamen kapatıyor. Bıyıkları adeta dudaklarına dokunmamaya çabalayarak ve gamzelerini perdeleyerek aşağı sarkıyor. Vesikalıktan büyütüldüğü için âdemelmasındaki ışık patlamasına ve bitişik kaşları arasına yapılan rötuş izleri belli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitrinin camlı bölümünde birkaç küçük biblo bebek ve gümüş sigaralık ve ağızlıklar bulunuyor. Etiketi solmuş değişik bir kaç viski şişesinin arasından çirkin ve heybetsiz bir hindi bakıyor: Wild Turkey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci halı, eşyaları üzerinde değil etrafında taşıyor. Yeşil koltukların ayakları, yeni doğan bir tayın beceriksiz çabasını andıran bir eğretilikle dışa basıyor. Kolluk kısmındaki ahşap, çay bardakları izlerini ve birkaç sigara yanığını taşıyor. Koltuklardan birinin baş yaslama yeri diğerine göre daha yüksek. Balkon kapısına yakın yerde duran üçlü koltuğun yanında yerden yükselen dev bir şamdan ve kollarında saksılar var. Sehpa diğer tek kişilik koltuğa doğru itilmiş; üzerinde bira şişeleri ile küllükten taşan sararmış Bafra izmaritleri duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı zili çalıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinin başı diğerinin ayakları hizasında uzanmış iki çıplak sevgili, pencereden giren ışığın, sigara dumanı bulutundan ebrular dilimleyerek karınlarına düştüğü yerden, daireler çizen sinekleri izliyor ve birbirilerinin göğüs kılları arasında dolandırdıkları parmaklarıyla görünmez bir arpın tellerine dokunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıda, Körler Derneğinin düzenlediği piyangonun biletleri satan biri miyop diğeri görmeyen iki kişi kapının açılmasını bekliyor. Miyop olan kısa bir beklemenin ardından “kimse yok” diyor, görmeyen “bir dakika bekle”.&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-845601450799154728?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/845601450799154728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/07/kimse-yok.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/845601450799154728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/845601450799154728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/07/kimse-yok.html' title='KİMSE YOK'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-3418534400463542456</id><published>2011-06-28T11:44:00.000-07:00</published><updated>2011-08-08T03:34:36.479-07:00</updated><title type='text'>PİS EL PİS YÜREK</title><content type='html'>&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSCN1923a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSCN1923a.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0);font-size:130%;" &gt;.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0);font-size:130%;" &gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Eskiden bu kadar ıssız olmazdı geceler. Uykun kaçtığında kendi nefesinden başka dinleyecek üç beş ses olurdu. Kalın belleri ve kahverengi üniformalarıyla geceyi cılızca çizen bekçi düdükleri mesela.&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;Uzatılmış gece ziyaretlerinden dönen yaşlı çiftlerin güçsüz omuzlarını dikleştiren, yokuş aşağı inerken dizlerine inen yükü hafifleten görünmez bir merdivenin tırabzanı gibiydi. Konuşmadan yan yana yürüyenlerin akıllarında hızla dönen sayfalar bir an için durur, bir ayak sesinin gelip gelmeyeceğine emin olduktan sonra tekrar birbirinin üzerine yığılmaya devam ederdi. Bir karşılaşma olmuşsa kimse kimseyi selamlamaz, ayak sesleri birbirinden uzaklaşıncaya kadar bekçinin tedirginliği ferah bir gerinme ile ceketinin metal düğmelerini sokak lambasının ışığı ile parlatırdı. Ceketini büzen kemerine takılı siyah cop yavru bir köpeğin sarsak yürüyüşü gibi sahibinin peşinde gölge oyunları yaparken, derin bir nefesle o bildik yakarışı yeniden duyardınız. Ses olurdu. Olurdu yani, hiç olmasa saat başı salondan duvar saatinin sesi gelirdi. Saat kaçsa o kadar çan çalardı. Muhtemelen evlerin şapele dönüştüğünü düşünenler arttıkça, zamanın bu kederli çarkları da evlerde dönmez oldu. Sarı yuvarlak sarkaç salınırken, evin içinden geçen solgun ışıklı bir trenin pencerelerini sayar gibi, zamanı saymaktı uykusuzluk. Uykusuzluk avazlı bir şeydi; hiçbir şey olmasa evin kedisi dışarı kaçmış çöp kutularından birini deviriyor olurdu. Ya da omuzlarını devire devire kaldırım kenarının izini süren başka bir kedinin dibi koklamak isterken, iki kedi sırtını kabartıp, huzursuz bebek sesleriyle iki erkeğin birbirine meydan okuyuşunu mahalleye duyururdu. İhtimal o an kapının önünden Bilge Karasu mahrem bir dalgınlıkla geçer ve dikkati dağılırdı. Zaten Nenehatun Caddesi’nde herkes az çok tanıdık olurdu. Bilirdin sokakta birileri var. Sokakların en ıssız halinde, elimizde fırçalarla duvarlara bu memleket bizim diyenlerle, sizin değil bizim diyenlerin birbirine pusu kurduğu ve polisin ellerimize boya bulaşmış mı diye yoklamak üzere “Gençler!” diye havladığı, her an silah sesleri ile kaçışan ayak seslerinin havada bir balon gibi asılı kaldığı gürültüler olurdu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Alkole doymuş adamların ceplerinde şıngırdayan anahtarların yuvasına girdiğinde, eve sarhoş gelmenin bedelini ödetecek babaların ya da annelerinin yediği dayağı haykıran çocukların ağlaması olurdu. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Bir ses olurdu bu şehirde. Bir ses! Uykun kaçtığında, geceyi dükkân belleyen tayfanın içtiği çorbanın sarımsak kokusunun,&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;pencerenin camına küfürlerle yapıştığını duyardın. Uyumayanların ne yaptığını az çok bilirdin. Edepsizliğin, haylazlığın hırsızlığın enikonu üç beş kapısı vardı. Çeşit az olsa da çeşnici boldu; kim hangi kapıdan geçer bilirdin. Türkülerin girişinden, ayak sesinden, itlerin yan yan gidişinden, hadi bilemedin izmaritlerin ezilişinden bilirdin, nerede ne dümen dönüyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Şimdi bütün bu sesler birer birer merdiven altlarına sığınmış, heceler birbirine sırtını dönmüş. Hafızamız kadim bir semaver gibi kaynayan şehrin külleriyle örtülmüş. Bekçiler nefesini tüketmiş, dalga dubara işlerin izi I.P. numarası ile sürülür olmuş.&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;Gece kendi raconunu bozmuş, Ruhi Su bile ölmüş, çöp bidonları maviye boyanmış, türkülerimiz yere düşmüş, duvarda üzerine kireç çekilmiş andımızdan mahcup, paramparça. Karıncalar bile küçülmüş; eskinin kara tombul ısırganlarının yerini, küçük, kahverengi, sinik ısırmayı beceremeyen karanlık kanal işçileri almış.Karıncalar bile Bu Memleket Bizim diye bağırırdı. Şimdi ne bir ses ne bir nefes!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="FONT-STYLE: italic; MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="FONT-STYLE: italic; MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="FONT-STYLE: italic; MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Sadece kendi nefesini dinleyerek mesela&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic;font-size:130%;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Bir şarkı duyduğunu düşünebilir insan!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;Ne ki, o şarkının sözleri hiçbir sevdayı sarmaz. Hiçbir şarkı, mahalle duvarlarında yazılı memleket sevdasından daha uzun kollara sahip olamaz. Tanım gereği boku yemiş durumdayız yani. Her birimiz sessiz geceler boyu mahcubiyet kuyularımızı kazmaya devam edelim şimdi. Çok da dert etmeyelim öyle geçmişimizi. Pek sahici sayılmaz, ne mahremiyetimiz, ne mahcubiyetimiz. Neyimiz varsa göstermek için değil mi tüm gayretimiz. O yüzden usul bilmez meyhanelerdir mabedimiz; ama Neyzen görse bizi, sikine sürmezdi bilesiniz!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; COLOR: rgb(0,0,0)" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; COLOR: rgb(0,0,0)" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; COLOR: rgb(0,0,0)" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-3418534400463542456?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/3418534400463542456/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/06/pis-el-pis-yurek.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3418534400463542456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3418534400463542456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/06/pis-el-pis-yurek.html' title='PİS EL PİS YÜREK'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-797308113188363766</id><published>2011-06-01T03:12:00.000-07:00</published><updated>2011-06-01T03:32:22.240-07:00</updated><title type='text'>Küçük Prense Ağıt</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_4161aa.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4161aa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bay Nevzat Çil Abbas.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petersburglu Ustanın ‘gerçek hayatın başlangıcı’ dediği yaşa ulaşmasına daha beş yıl var. Beş yıl daha pencere ve kapının onu bir parantezin yumuşak ve taviz vermez kavisleri gibi çevrelediği bu odada koltuğunun epriyen döşemesi üzerine dökülen külleri silkeleyerek zamanı ağartabilir. Ya da pencere pervazına yerleştirdiği minderde dirseklerini dinlendirerek zamanın bozuk bir musluktan damlayan su damlacıkları gibi yararsız bir şekilde yokluğa karışmasını izleyebilir. Bir şey yapmamanın o kahredici kahverengi durgunluğunda, işlemeli bir tül perdenin havalandırdığı esintili bir ihtimal olarak geçmişi yeniden yazabilir. Aynı taştan her seferinde farklı bir heykeli yontmuş olmanın şaşırtıcı gelmediği bir bıkkınlıkla o beş yılın geçmesini bekleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nevzat Bey'in kaç yaşında olduğu meselesi, ancak çocuklarına ve hayata karşı ilgisini kaybetmiş mutsuz emeklilerin televizyon karşısında açık tutmaya çalıştıkları gözlerinde bir merak konusu olabilir. O da, muhtemelen Nevzat Bey'in de kendilerinden biri olduğuna ilişkin bir ipucunu yakalamak için. Onlara yardımcı olmak gerekliyse; topukları, renksiz ve neşesiz kertenkelelerin gezindiği susuz topraklara dönmeye yüz tutmuş kahramanımızın, Hemingway'le sadece bir yıl aynı güneşin altında uyanabildiklerini söyleyelim. Bir yılı iki ay geçtiğinde Nevzat Bey uyanmış, fakat Hemingway artık altından çıkmak istemeyeceğini düşündüğü en güzel kokulu örtünün altında uykusuna devam etmişti. Yanında bir av tüfeği buldular. (&lt;em&gt;Tıpkı bir zamanlar babasının yanında buldukları gibi! Bazı erkekler, babalarının hatırasını sırtlarına çakılmış paslı bir çivi olarak taşırlar. Bu çivinin onları aynı kaderde buluşturarak zehirlemesi neredeyse kaçınılmazdır.&lt;/em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camın dışından bakıldığında ise çok da farklı olmayan başka bir şey izleniyor. Bir insanın yüzüne sağ ya da sol cepheden bakıldığında ne kadar farklı görünürse o kadar başka. Dışarıdan bakıldığında, Cahit Sıtkı’nın yolun yarısı bellediği çentiği Nevzat Bey’in takvime kazıdığı gün göbek bağı kesilen çocukların, şimdi kararsız bir kibirle ve mahcubiyetle hayata yapışkan izler bıraktığı görünüyor. Yüzlerinde patlayan irinli küçük tepeciklerin arasında biten kalınlaşmış siyah tüylerin gölgesinde Nevzat Bey’in zamanı kararıyor. Takvim üzerindeki rakamlara peş peşe atılan ağarmış ve kararmış çizikler parmaklarının arasında birbirine karışmış iki renkliliği şakaklarına yayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nevzat Bey bahçede duvara karşı eliyle top atıp geri yakalayan çocuğu izliyor. Çocuk her seferinde aynı hızla ve yakalayacağından emin, neşesiz bir tekdüzelikle topu duvara fırlatıyor. Duvar her seferinde aynı inlemeyle topu çocuğun ellerine yolluyor. Nevzat Bey’in kedisi topun havada çizdiği kavisi izlerken ikisinin de aklından çok farklı şeyler geçiyor. Kedi topu yakalamayı Nevzat Bey ise topun duvar tarafından yutulmasını hayal ediyor. Son bir fırlatışta top duvara çarptığında duvar bu kez farklı bir sesle çocuğa haykırır. Cup… Yuttum topunu !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar, yanılmaz bir isabetle topu geri gönderiyor, kedi aynı kararlılıkla başını boynunun üzerinde döndürüyordu. Nevzat Bey’in görüşü, gözlerindeki tuzlu buğulanma ile bulanıklaştı. Üç damla, elmacık kemiğinin eteklerinden Edith Piaf şarkıları söyleyerek süzüldü ve gürültüyle yere düştü. Damlalar toprağa değdiğinde, her şeyi görünmez kılan toz bulutları yükselerek Nevzat Bey’i içine aldı. Birkaç çaresiz çırpınma ile yükselen bedeni, havalandığı yerden aşağı duvarın üzerine düştü. Duvar Nevzat Beyi yuttu… Birkaç ay sonra, çocuk yeni bir topla duvarın önünde aynı oyunu oynuyor, Nevzat Bey duvarın içinde gülümseyerek topu çocuğa geri yolluyordu. Duvarın arkasında, nereden sızdığı anlaşılamayan su birikintisinde eski topu parçalanmış olarak bulan bir sokak köpeği, topu dişlerinin arasına alarak uzaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir, belki de duvar en iyi arkadaştır, öyle değil mi Çil Abbas ?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-797308113188363766?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/797308113188363766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/06/kucuk-prense-agt.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/797308113188363766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/797308113188363766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/06/kucuk-prense-agt.html' title='Küçük Prense Ağıt'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-3928096492409082858</id><published>2011-05-29T14:32:00.000-07:00</published><updated>2011-05-29T15:05:48.663-07:00</updated><title type='text'>SOFRA DUASI</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_8942a-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_8942a-1.jpg" alt="Photobucket" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize dünyanın bütün çocuklarını kendi çocuklarımız gibi sevebilme yeteneğini ver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, sadece kendi züriyetimizin peşinden koşmanın utanç verici  yalnızlığından kurtulalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi, dünyanın en uzak yerinde insanlığa karşı işlenen suçlara karşı durabilecek güçle donat. Böylece en yakınımızdaki komşumuzun gözlerine bakarken utanç denizinde boğulmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damarlarımızda akan kanı saflaştır; bizi hesapçılığın menfaatperestiliğin dar ve karanlık koridorlarında kaybolmaktan koru Tanrım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soframıza katılan kardeşlerimizle çaresizliğimizi aşmakta bizi daha güçlü, yarınımızı daha aydınlık kıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ney üflenmeden, güneş henüz doğmadan; ağlayanların gözyaşlarını sil, sessizlerin feryadını duy. Sabahımızı hakikatın ışığıyla aydınlat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tam da gece yarısında senin adını analım; ve dünyanın yerinden çıkmış çivilerine sardığımız asmalardan topladığımız üzümlerden kadehlerimize sığınan şu şüpheli berraklığı hep birlikte içelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dileriz öyle olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt; .&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-3928096492409082858?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/3928096492409082858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/05/sofra-duasi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3928096492409082858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3928096492409082858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/05/sofra-duasi.html' title='SOFRA DUASI'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-6053409782177676482</id><published>2011-05-10T12:28:00.000-07:00</published><updated>2011-05-27T00:15:47.985-07:00</updated><title type='text'>BİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_1702.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_1702.jpg" alt="Photobucket" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlan okul servisine binmek üzere evden çıktığında, ben de balkonda sigara içip sabah güneşinden payıma düşeni alıyordum. Ağaçların ardında aylak salınışlarla yerdeki taşların arasında bir boşluktan diğerine geziniyordu. Birkaç saat önce, fırından yeni çıkmış kurabiye sıcaklığındaki kasıklarına sıkışan rüyalarını, ergen zamanların alaycı ve aşağılayıcı gün ışığından gizlemek üzere başı önde, kulağındaki kulaklıktan gelen müzik eşliğinde hafızasına gömmeye çalışıyordu.  Ben öyle yapardım; sanırım o da aynı yolu otuz beş yıl arayla benzer alışkanlıkları peşine takarak geçiyor olmalı. Ne kadar değişik görünüyor ve aynı zamanda ne kadar bana benziyor. Bu ürkütücü benzerliğin geleceğe yazabileceği ihtimaller, aramızdaki çam ağaçlarının yeni patlayan kozalaklarından gelen çıtırtılara çarpıyor. Tanrısal bir zamanlamayla tüm kozalaklar çıtırdayarak yayvan ve biteviye bir senfoniyi seslendiriyor. Tıpkı otistik bir hastanın ileri geri salınışını andıran o trampet eşliğindeki üç dörtlük boleroda olduğu gibi. Tek bir hecenin sayısız tekrarı ile yazılmış bir şiir gibi. Kozalakların çıtırtılarındaki uyumlu ritmik yapının üzerinden devasa bir timpaninin gümbürtüsü geçti ve tek vuruşluk bir tef sesiyle otomatik kapı açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırıp servis aracına doğru ilerledi ve minibüsün tozlu basamağından sıçrayarak, genç yetişkinlere özgü kederli dünyaya adımını attı. Kapı kapanıp araç hareket ederken “abi dur abi dur” diye bir ses işittim. Oğlumla aynı yaşlarda bir kız çocuğu hareket eden aracın ardından, omzunda taşıdığı büyükçe bir çantayı beline çarptırarak servis aracına yetişmeye çabalıyordu. Bir yandan imkânsız bir yakalama çabasını hızlandırmaya, bir yandan da isyankar bir haykırışla seslenişinin ağlamaya dönüşmesinin, onu yavaşlatacağını bilerek öfkesini bacaklarında tutmaya çalışıyordu. Araç şoförü kızı duymadan gitti. Kız arkasından koşmaya devam ederken, seslenmek ve kendisini okula götürebileceğimi söylemek istedim. Önümden geçerken, uzun kahverengi saçları karşıdan gelen ışığın boyamasıyla kızıla dönüştü. O anda aklıma bir süredir yürüyüş yaparken göremediğim &lt;span style="font-style:italic;"&gt;golden seter&lt;/span&gt; geldi. Kızın saçları o köpeğin tüylerine benziyordu. Zihnim, hep sakin ve vakur bir şekilde yürüyen köpeğin böyle büyüleyici bir kızıllığı dalgalandırarak koşuşunu canlandırmaya çalışırken kız gözden kayboldu. Aynı anda;  kendisini okula bırakabileceğimi söylemenin, çocuğun anne babasının aklında doğurabileceği uygunsuz çağrışımların sesimin önüne çektiği dikenli telleri aşamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağın devamını göremediğim ilerisinde, sesinin giderek çatallaşan bir haykırışla “abi bi dur bi dur!” diyerek koşmaya devam ettiğini anlayabiliyordum. Çocuk araca yetişemedi, ya okula yürüyerek gidecek ya da eve dönüp eğer evde iseler, anne babasından okula gitmek için yardım isteyecek.  Çocukların ağırkanlı hayatına tahammül edemeyen her ebeveyn gibi onunkiler de çocuğu azarlayacak, ışığın kızıla boyadığı saçları inatla kendini tekrar eden bir mahcubiyetle matlaşacak. Oysa çocuklar için bir işi hızlı yapmanın en iyi yolu onu yavaş yavaş yapmaktır. Çocuğa acele et demek, kedinin ayaklarına nal çakıp, gece evde yürürken sessiz olmasını beklemekten farksızdır. Yavaş olduğu imâ etmek, onu daha da yavaşlatan zehirli bir dokunuştan başka bir şey değildir. Çocukların ve gençlerin saatlerinde rakamlar yer almaz. Onların saatinde akrep ve yelkovan; kaydırakların, kum havuzların, çilekli pastaların, kurmalı arabaların, misketlerin, balkondan aşağı atılan patateslerin - eğlencenin en büyülü hallerinden biri-,  içindeki havası sönmüş büzüşük futbol toplarının, mavi kelebekli saç tokalarının ve nihayet birbirlerini tekinsiz bakışlarla süzdükleri otobüs durağında yere attıkları çöpleri uçuran rüzgârın oyunbaz daveti üzerinden sekerek döner. Kadranda dizilmiş bu zaman durakları, kapının sert çarpmasıyla ya da yüksek sesli bir ebeveyn yazıklanması ile bir anda tutundukları saatten yere düşerek kırılır ve gencin (zaten haddinden fazla dolu olan) mahcubiyet torbasına tıkıştırılmak üzere, cam tozu kaşındırıcılığıyla ayaklarının önüne yayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=bbfly.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/bbfly.jpg" alt="Photobucket" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın evden çıkarkenki sabah neşesinin asfaltta eriyip gidişine tanık olmak; zaten bütün dünya ona karşıyken o dünyanın karşı tarafında hiçbir şey yapmadan oturmaya devam etmek, varoluşumu kutladığım bir tecrübe değil.  Ne işe yarar ki bir insan? Böyle bir durumda işe yarar bir şey yapamadıktan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keder, her yerde, herkesi yakalayıp sırnaşık bir arsızlıkla ısırmak için kendi fırsatını yaratıyor. Gözüm, balkonun köşesinde belki bir işe yarar diye atılmamış kutulardan birine takılıyor. Kutunun üzerinde “hayat güzel bir hediyedir” yazıyor. Siyah kutunun üzerinde yuvarlak kırmızı bir etiket. “Güzel bir hediye”. Ama çok kötü paketlenmiş. O paketten kaçırdığı her şeye yetişebilmek için kendine mavi bir kelebek dövmesi yaptırıp kanatlanabilmesine daha ne çok zaman var. Kaldı ki, kelebek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında, bir şey olmamış gibi içeri girip gömleğimin yakalarını kaldırarak kravatı bağladım. Herkesten gizlenmeme izin verecek bir kıyafetin içinde, otomobilin uzaktan kumandasıyla açtığım kilitten çıkan mekanik sesle ağaçların çaldığı boleronun en karmaşık anına yersiz bir gürültü ile katıldım ve orkestra şefinin küçümseyen hoşnutsuz bakışları altında iş yerime doğru yol almaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;br /&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;br /&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-6053409782177676482?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/6053409782177676482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/05/bir-sey-olmamis-gibi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/6053409782177676482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/6053409782177676482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2011/05/bir-sey-olmamis-gibi.html' title='BİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-8610883819576698216</id><published>2010-11-26T01:05:00.000-08:00</published><updated>2010-11-26T04:20:56.277-08:00</updated><title type='text'>ÇİT</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=citcitcit.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/citcitcit.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu merdivenlerin dibinde dizili eski gazete ve dergi yığınları etrafında biriken toz, huzurumu kaçırıyordu. Ne zaman temizlik yapmaya niyetlensem, kendimi, oturup biraz daha bahçeyi seyretmeye devam edip, elimdeki fincandan çıkan buharın kıvrımları arasında hayal kurarken buluyordum. Böylece, o geçici temizlik takıntısı, kahve kokusu ve bahçedeki sessizlik arasında kaybolup gidiyordu. Üst kata çıkan ahşap merdivenin korkuluğu olmadığı için, duvar tarafında biriken dergilerden ne kadar yer kaldıysa oraya da Minimorum yerleşmiş durumda. Söylediğine göre burada kendini ana rahminde gibi hissediyormuş. Bir şekilde ahşap takıntısı var. Titiz demeye dilim varmıyor ama yaşadığı yere saygısı, tozları almasına vesile olduğundan gün aşırı buraları siliyor. Tek sorun, bazen pencere kenarında yatmaktan sıkıldığında, uyumak için bu dar dönemeçli merdiveni seçtiyse onu ezme tehlikesi. Özellikle resim yaptığım gecelerde ayakaltında dolaşmasından hoşlanmadığımı bildiği için, varlığını unutturacak bir sessizlikle ortadan kayboluyor. Üst katta tek başıma olmaktan hoşlanıyorum.  Eve kiracı aldığım dönemlerde alt katı kiracıya terk edip, günlerimi biraz kitaplık biraz atölyeye benzeyen bu loş kuytuda geçiriyorum. Minimorum fazla yer tutmadığı için ona alt katı tümüyle terk etmem gerekmedi. Hâlâ evin tümünü kullanabiliyorum. Resim yaptığım ve kitaplarımı okuduğum yerde başka birinin soluk alış verişi dikkatimi dağıtıyor. Gerçi vaktinin çoğunu bahçede yaprakların üzerinde güneşlenerek geçiriyor. Minimorum’un varlığı o kadar da etkilemiyor. Bazı an sorduğu sorularla geçmişe dönük bir kazıyı birlikte başlattığımız bile oluyor. Bu keşifler kimi zaman resimlerimde beklenmedik bir ışıltıya dönüşebiliyor.  Onun “hadi bana küçük güzel bir hikâye anlat” isteğiyle başlayan gevezeliklerimiz sırasında yaptığım resimlerden iki tanesinin bugün bir alıcıyla buluşacak olması belki tamamen bir tesadüf. Ya da o sohbetlerdeki hecelerin tuvalde yeniden buluşmasıydı. Hangisi olduğundan emin değilim, yine de resimlerin iyi bir fiyata satılacak olması bir şekilde beni borçlu hissettiriyor. Başımıza iyi bir şey geldiğinde, üzerimize mahcubiyetten dokunmuş bir mintan giyinmekten ne zaman vazgeçeceğiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC6377.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6377.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıcı gelmeden önce boyanın tam olarak kuruduğundan emin olmak için yukarı çıktığımda Minimorum da amaçsız bir şekilde peşime takıldı. Ben işimi yaparken,   odanın aydınlatmasında kullandığım su kabağından yapılma abajurlara bakıp “tanrı aşkına, bu abajurlar ışığı hapsediyor bu kadar çirkin bir şeyin burada ne işi var, hem aydınlatmıyor hem de tavanda asılı kalmış koca kıçlara benziyorlar”,dedi. “Kayda değer bir kıçın yok diye kıskanıyorsun” diye mırıldandım. “Gerçekten sök at şunları burayı karartıyor” diyerek samimiyetle ısrar etti. “İstersen atarız, ama buranın biraz da loş olmasını seviyorum; niye onlara taktın ki?” “Çünkü çirkin ve özensizler nereden aldın bunları?” sorusuna, “Almadım onları Rojo (‘roho’ okunur) giderken bıraktı” diye cevap verdim. Rojo’nun kim olduğu sorusu ile ‘başladığımızın’ işaretini aldım. “Kuru kuru anlatılmaz, bir kahve yap” diyerek başlayacak sohbetin tadını biraz uzattım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey onu hikâyeler kadar mutlu etmiyor. Ben de hatırlayabildiğim, hatırlayamadığım yerde uydurduğum hikâyelerle onu neşelendirmeyi seviyorum. Minimorum kahve yapmak üzere merdivenden aşağı hızla yuvarlanırken gerçekten ışık yaymak değil, ışığı yamamak üzere tasarlanmış bu abajurlara biraz daha yakından bakıp bunlardan kurtulmanın iyi bir fikir olup olmayacağını tartmaya başladım. Bunları söksem yerine ne koyacağım ki. Yeni bir şey! Yeni şeyleri sevmem. Kokuları tanıdık değildir. Elinde fincanlarla gelip yatağın üzerine tırmandı ve sırtını duvara dayayıp “hadi film başlasın artık” bakışıyla bakmaya başladı. Ben gazete kâğıtları ile sardığım resimleri iple birbirine bağlarken, “Alacak olan resimleri son kez görmek istemeyecek mi” diye uyardı. Onları son kez görecek olan benim, eğer isterse açarız, zaten şurasını değiştir diyecek değil, pırasa satmıyoruz!” diye çemkirdim.  “Her şeye cevap verebileceğini düşündüren ve kapılardan sığmaz irilikte cümlelerle  konuşmanı sağlayan küstahlık basit bir genetik miras mı, yoksa kazanılmış bir had bilmezlik mi bilemiyorum ama artık Rojo’ya geçebilir miyiz lütfen!” Bir başkasından duysam sinirleneceğim şeyler onun ağzından çıktığında bir yün yumağı gibi aramızda yuvarlanıyor, birlikte güldüğümüz bir şeye dönüşüyor. “Genetik canım, genetik. Sonradan neredeyse hiçbir şey kazanmadım. Kaybederek zenginleşiyorum!” Böyle köşeli laflar ettiğimde yaptığı gibi, dudaklarını büzüp kaşlarını kaldırdı ve “Rojo!” diyerek gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0062-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0062-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rojo’nun çok özel bir hikâyesi yok. Bir zamanlar eve aldığım bir kiracı. Üstelik bana maliyeti ödediği kiralardan fazla oldu. Kira borcuna karşılık birkaç eşyası ile birlikte bu abajurları bıraktı, ama borç ödemekten çok yanında götürmek istemedi sanırım. “Nerede tanıştınız?” “Aslında Teo’nun çocukluk arkadaşıydı. Bu ikisi çocukluklarında sarhoşlar gibi birbirine sarılarak yürür, ayrıldıklarında ikisi de sarsaklaşırdı. Bir süre evsiz kalmış Teo’da yatıyordu. Onun evi tek oda olduğu için ikisi de rahat edemediler, benim yanım taşındı. Düzenli bir işi yoktu. Deri eşyalar yapıyordu, bunun için de biraz geniş bir yere ihtiyacı vardı. Uygun bir kira karşılığı alt kata yerleşti. Çok konuşkan biri değildi, bir denizcinin oğlu olduğu ve kafası dumanlı olduğu bir akşam anlattığı şu abajur hikâyesi dışında hakkında pek bir şey bilmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle doğru dürüst düşünmeden yaşayan biriydi; önünü sonunu düşünerek yaptığı pek fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. Nereye çeksen ‘zaten oraya gelecektim’ diye kolayca savrulan biriydi. Hikâyesi çok da özel bir şey değil, bildiğin aile meseleleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğine göre çok kez evden kaçmış. Bana anlattığı da ilk değilmiş. Bunun öncesinde ve sonrasında neden öyle yaptığım hakkında fazla fikrinin olmadığı,  çevresindekilerin fikriyatını etkileyeceğini umduğu çok sayıda eylemi olmuş. Ancak, etkileyip neyi değiştirmek istediği konusunda küçük bir fikri bile yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=5514d.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/5514d.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;On üç yaşında babasının evinden çıkıyor ve annesine gidiyor. Sokağa adımını atığında ayaklarını ona doğru sürükleyen, ne annesine duyduğu sevgi ya da özlemin büyüklüğü, ne de gereksindiği sevgiyi bir başka yerde bulamıyor olması değilmiş. Yalnızca ona gitmenin zamanı geldiğine inanmış. Denizcinin, ailesini bir süreliğine başka bir ülkeye taşıması nedeniyle ondan ayrı kaldığı iki yıl boyunca onu özlemiş olmasının da etkisi yokmuş. Hatta ayrı kaldıkları iki yıl boyunca, onu düşündüğünü bile anımsamıyordu. Yalnızca zamanının geldiğini düşündüğünden, üzerindeki elbiselerden başka her şeyi geride bırakarak ona gitmiş. Üzerinde neredeyse dizine kadar gelen çizmelerinin içine tıkıştırılmış bir kot pantolon ve yapay deriden bir mont giydiğini hatırlıyordu. On üç yaşındaki bedeninin çelimsizliğini saran daracık giysileriyle neye benzediğin tahmin ediyorum. Bana geldiğinde de sağlıksız, solgun ve zayıf bir görünümü vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_4915.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4915.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesinin oturduğu apartmana gelip asansöre binip kapının önünde durmuş. Hâlâ yapmakta olduğu şeyle ilgili olarak içinde küçücük bir heyecan hissetmeyişini daha sonra hep üzülerek hatırlamış. Düşünsene, babanın evini terk edip annenle yaşamaya gidiyorsun ve bu pazara gitmek kadar bir kıpırtı yaşatmıyor içinde, tuhaf bir durum. Değişik bir çocuktu. Annesine her gittiğinde kapıyı çalmadan önce gizlice içeriyi dinlermiş. On üç yaş için biraz erken gelişmiş refleksler bunlar. Aslında böyle yarı karanlık tipleri sevmem, Teo sardı başıma.  İçerden kelimeleri seçemediği belli belirsiz sesler gelirken, kapının zili üzerinde duran parmağını butona dokunmuş ve  kısa bir beklemeden sonra karşısında annesi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakin bir şekilde artık onunla kalacağını söylemiş. Kadın evde bir problem olup olmadığını sorduğunda, sesinin renginden her şeyin yolunda gitmeyeceğini anlamış.  Hiç bir sorun olmadığını yalnızca artık kendisiyle yaşayacağını söyledikten sonra içeri geçip daha fazla konuşmadan onun yatağına yatıp uyumuş. Uyandığımda ne kadar uyuduğunu kestiremeyip saati sormuş. Umduğu cevap, muhtemelen gelişinin üzerinden bir gün geçmiş olması. Böylece anne babası gerekli konuşmaları yaparak durumu açıklamış olacak o da burada yaşamaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_3525-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3525-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salona geçtiklerinde durumun pek de beklediği gibi olmadığını anlıyor. Dedesi koltuğunda oturmuş öfkeyle ona bakıyormuş. Ananesi her zaman olduğu gibi karmakarışık konuşuyor ve kendisini kimse dinlemiyormuş. Senin anlayacağın, bu kararlı ziyaretçi kendine hiçbir destekçi bulamamış. Anlattığına göre sevinen tek kişi dayısı olmuş. Kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen yanında sigara içmesine izin verip, porno dergileri on üç yaşında çocuğun kucağına atan birinden de başka bir şey beklenmez. Rojo’yu dayısının odasına gönderip büyükler kendi aralarında konuşmaya başlamış. Rojo’nun surat düşmüş; dayısıyla sigara içip beklemeye başlamışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra Rojo’yu içeri çağırıyorlar. Babası sıkıntılı bir ifadeyle 'hadi bakalım' diye ayağa kalkıyor. Bizimki her şeyin bu kadar çabuk başlayıp bitmesini anlayamıyor. Annesine bakıyor, hiç olmazsa bir gece olsun yanında kalmamı isteyebilir diye. Sigara paketini dayısının odasında bırakıp evden çıkıyorlar. O günden sonra, annesi aklından her geçişinde yalnızca ismiyle geçmiş. Hitap etmesinin gerektiği durumlar dışında, asla anne dememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_4557.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4557.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönene kadar babasıyla hiç konuşmuyorlar. İkinci annesinin sessizliğe çizikler atan iç çekişleri dışında kimsenin tek kelime etmediği bir akşam yemeği yiyorlar. Sonra babası bunun yüzüne bakmadan 'gel benimle' diyerek merdivene yöneliyor. Rojo’nun gözü denizcinin kemerine takılıyor. Fakat korktuğu başına gelmiyor. Dediğine göre birkaç kez kemerle dayak yemiş ve tokanın bacağında bıraktığı izleri taşımaktan tuhaf bir gurur duyuyormuş. Bizim şimdi oturduğumuz oda biraz denizcinin odasına benziyormuş, o yüzden olsa gerek buraya hiç çıkmazdı. Odanın boyutlarını ilk kez o gün algılamış. Bana kalırsa asıl o gün algılamamış olabilir; çünkü korku görüntüleri büker. İki duvarı kitaplarla dolu, masasında bir daktilo bulunan, daha küçük bir başka masada boncuklar kullanarak su kabağından abajur yaptığı, el aletleri, tutkal vs. bulunan bir odaymış. Denizci daktiloyu kenara itip bunu karşısına oturtuyor ve konuşma başlıyor. Konuşan denizci tabi, Rojo denizcinin sorularına tek heceli kısık cevaplarla dayanmaya çalışıyor. Evli kadınların boşandıklarında erkek çocukları varsa mahkemenin çocuğu anneye vereceğini, çocuğun ancak kız olması durumunda babaya verileceğini anlatıyor. Her şey normal olmuş olsaydı ayrıldıklarında Rojo’nun da şimdi annesinin yanında olacağını; boşanma, annesinin yasak bir aşk yaşaması nedeniyle patlak verdiğinden, mahkemenin Rojo’yu babasına teslim ettiğini anlatmış. Annesi Rojo’ya hamileyken durumu fark eden denizci, doğacak çocuğa isim konusu konuşulurken, kendi isminin ilk hecesi ile karısının isminin ilk hecesinden oluşan bir isim önermiş. Bu öneri karşısında karısının beti benzi atmış, çünkü bu sevgilisinin adıymış. Kadının yüzündeki korku ve şaşkınlık ifadesinin doruğa çıkmasına kadar, her şeyi bildiğini ve yaptığı hece oyununu açıklamayı ertelemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_3524.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3524.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benimle pek yakınlığı yoktu, ama Teo’nun anlattığına göre gençlik yıllarında Rojo’nun dilindeki zehir tadından nasiplerini alanlar bu hece oyununun kurbanı olmuşlar. Gerçekten de başkalarının iğneleme diye yaptıkları serzenişlerin ölçüsünü sonuna kadar zorlardı. Kanattığı yaralardaki kanı yalayarak karşısındaki tam avunmak üzereyken, bu kez kanı yüzlerine tükürerek aşağılayan biriydi. Ben tanık olmadım, ama asla dişlere iş bırakmadan yalnızca dilini kullanarak bir insan kemiklerinden nasıl sıyrılır ve buna onun gülmesi nasıl sağlanır; bu konularda gerçekten ustaydı. Hani sen bana diyorsun ya kapıdan sığmayan laflar ediyorsun diye, Rojo’yu dinlesen iğne deliğinde çember çevirir.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Of, içim bayıldı, ne küçük ne de güzel bir hikâye, bir kahve daha yapacağım” diyerek yataktan kalktı. Benimki çay olsun diye rica ettim, şimdi bir de resimleri alacak olan adamla içeriz nasılsa midemi delmek istemiyorum. “Eğer termal kamera gibi insanların yaralarını gösteren bir kamera olsaydı, sokaklarda yürüyen hemen herkesin açık yaralarıyla dolaştığını görürdün; o kadar da ilginç bir hikâye değil”, diyerek içeceklerimizi getirdi. Eh, cebinde kardeş diye beş taş taşıyan bir kimsesizin, bu hikâyenin derinliğinde kaybolması beklenmez tabi. “Yine de herkes kendi masalının kahramanı olarak yaşıyor, çocuk etkilenmiş işte” diyerek devam ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Denizci Rojo’nun doğumumun üzerinden bir kaç ay sonra boşanmış. Anlattığına bakılırsa kâh balıkçı teknelerinde ve arkadaşlarının evlerinde kâh değişik kadınların kucağında geçirdiği üç yıldan sonra başka biriyle evlenmiş. Gerçekten onun üvey anneliğini hiç tanımamış. Ama her fırsatta bunu tanımamış olmasının ne büyük bir şans olduğu konusunda o kadar çok uyarılmış ki, sanki kendisi iyi davranılmayı hak etmeyen biriymiş de lütfen seviliyormuş gibi davranılmış senelerce. Bu şans vurgusunu, babasının talihsizliğini sırtlanmışlığına bir özürdür diye alttan almaya çalışmış. Çok önceden beri yaptıkları gibi, öyle birisi yokmuşçasına davranmaya devam etmişler. Varsa da o bizim Rojo’nun. Asla denizcinin geçmişinin bir parçası değil. Babası, geçen zamanı bir an geri almak için feda edeceklerinin sınırı olmayan insanların bonkörlüğüne yaklaşmak gereği duymadan zamanı geri almayı başarmış ve ilk karısını hafızasından silmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_4931a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4931a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki haylazlıklarında ölçüsüz dayak atmak konusunda tereddüt göstermeyen adam, bu kez anlayışlı olmaya çalışıyormuş ama bizim oğlanın gece boyunca dizleri titremiş. Çünkü arkasını göremediği tehditle karşı karşıya olduğunu söylüyordu. Hiç bir şey sormadan konuşmanın sonunun gelmesini beklemiş ve babasının odadan çıkışıyla birlikte dayak yemeden bu işi bitirdiğini anlamış. Odada tek başına kaldığında gözüne takılan su kabaklarından birini eline alıp, dışarıdan duyulmamasına dikkat ederek yavaşça sallayarak çekirdeklerin çıkardığı sesi dinlemiş. Boncuklardan birini cebine atıp kapıya yönelmiş ve sessizce yatağına uzanmış. O geceden birkaç hafta sonra su kabağı abajurlardan birkaç tanesini yanına alarak evden ayrılmış ve geri dönmemiş. Bana geldiğinde birkaç döküntü eşyası dışında peşinde sürüklediği bu abajurlar, onu denizciye bağlayan son düğümlerdi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayatım boyunca hiç bir yerde su kabağından yapılmış avizeye rastlamadım. O yüzden bana ilginç geliyor burada kullanıyorum. Her evde,  erkeklerin evcilleşmek için türlü zevksizlikler ürettiğine eminim. Ya su kabağından bir avize, ya da kıl testerenin en acemi kullanışı ile perişan hale getirilmiş kavak ağacından bir tepsi, dokunsan yıkılacak eğretilikleriyle ve üzerlerindeki umutları hiçe sayan çirkinlikleriyle evlerin bir köşesinde tozlanıyorlar. Gölgeleri, kadınların suskunluğunu bir kez daha karartıyor… İşte böyle”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_2016.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_2016.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimorum bir sürer sessiz kaldıktan sonra gözleri su kabaklarına sabitlenmiş halde “kaldır bunları, üzerinde tanımadığın insanların kokusu var” diye isteğini yineledi. “Bu arada insanların yarım şişe şarapla kabak çiçeği gibi açılmalarını bayılıyorum doğrusu! Eskiden ‘mahrem’ diye bir şey vardı; şimdiki gençlik donunu bayrak gibi sallamayı içtenliğin tek ve biricik yolu sanıyor. Sana bunları anlatırken yakın mıydınız gerçekten ?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, ama bunu anlatışıyla biraz yakınlaştık. Gerçi bu yakınlık bana ödenmemiş üç aylık kiraya mal oldu.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her neyse, yerinde olsam böyle paçalarından hüzün akan tipleri evimden içeri sokmam. Herkesin içinde çocukluktan kalma kokuşmuş hatıralarını sakladığı çekmeceleri vardır. Olmalıdır da. O çekmeceleri kurcalamak konusunda sen de boş durmamışsın. Başkalarının çekmecelerini karıştırmanın bir burjuva alışkanlığı olarak hepimize işlediğini düşünüyorum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burjuva ahlakı, esasen ahlakın tükendiği bir arazide ahlaksızlığın topluca temize çekildiği bir denemeden ibaret… Kapı açıktı, ben de Kırmızı Fular’ın yalnız olduğunu düşünüp girmiş bulundum kusura bakmayın”. Resimlerin alıcısı öyle cana yakın davrandı ki, ikimizin de aklına konuyu kapatıp onunla ilgilenmek gelmedi. Minimorum zaten yabancıları pek sevmediğinden onu başıyla selamlayıp devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_8484.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_8484.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdilerde insanlarda bir "dışavurumcu mahremiyet" anlayışı gelişti. Senin Rojo’da da var,  ya da bana öyle geldi. Esasen mahrem sandığında durması gereken şeyler bir şekilde yine o sandıkta tutuluyor ama her nasılsa sandığın kapağı aralık kalıyor... Bu da işte geçen akşam konuştuğumuz, o hummalı kendini anlatma telaşının sebep olduğu ‘unutkanlık’lardan biri. Ay şekerim, diye söze başlayıp, sandıkta ne var ne yoksa bohçacı kadınlar gibi yere döküveriyorlar. ‘Görüyorsun değil mi; ne kadar naif ve duyarlıyım, leğende su görsem hislenir ağlarım!’, gibi. Ya da biri çıkıyor ‘beni babam küçükken taciz etmişti’ diye camları zangırdatan bir şey söylüyor.  İnsanlar kendilerini yerli yersiz fısıldıyor... Bence başkalarının çekmecelerini karıştırmak iyi değil... Zira orada bize benzeyen bir eskizin buruşturulup gizlenmiş bir suretini de bulabiliriz... Sadece sürprizlerle yetinebilmeli insan... Çekmecelerin içini değil, ama içtenlikle ve yeri geldiği için açılmış bir kapıdan arkadaşını izleyebilmeli. Bu kadar içtenlik bana göre değil”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıcı konuya girebileceğini düşünerek lafa dalmıştı ama dışında kaldığını hissetti. Minimorum da zaten sözünü bitirmiş merdivene doğru seğirtirken tavandan sarkan abajurlara donuk bir bakış attıktan sonra “ben bahçede Concha’ya yemek götüreceğim siz işinize bakın” diyerek alt kata indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_7857.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_7857.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıcı, az önceki konuşmada kendisinin havada asılı kalıp konuya girememiş olmaktan rahatsız bir sohbet konusu arayışıyla etrafa bakınırken resimlerin hazır olduğunu söyledim. Minimorum haklı çıktı ve adam resimleri görmek istediğini söyledi. Gazete kâğıtlarını yırtarak resimleri önüne koydum. Kendi portresi ve bir natürmort. Sessizce izlerken sakalını kaşıyarak teşekkür etti. Bu kaşıntının ardından anlaştığımız fiyat üzerinden yeniden pazarlık başlayacak diye endişelendim, ancak genç adam resimleri yeniden sarmamı isteyip parasını ödeyerek evden ayrıldı. Bu arada bahçeden sürekli bir gürültü geliyor, Minimorum, Concha’ya yapmaması gerekenler üzerin çığlık çığlığa bir söylev veriyordu. Camdan onları izlediğimi fark edince az önceki çığlıklarını aratmayan bir haykırışla “parayı aldın mı?” diye sordu. Camın arkasından evet anlamında başımı salladığımda “Sidikli, salak bir köpeksin, salak bir köpek!” diyerek bahçeden ayrıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=0135.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/0135.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunca zamandır makarna, patates çorba ve üçüncü sınıf şaraplarla idare etmek zorunda kalıyorduk. Minimorum’un Concha’yı rahat bırakıp içeri girmesinin bununla ilgili olduğunu tahmin ediyordum. Beklediğim gibi kapıdan girer girmez, “balık yapacağım, balık! Bu salak köpek de kılçıklarını yesin! Derdimiz Concha’nın patatesleri gömmeye kalkması. Üstelik yemeğini getiren benim, ama bir yandan da bana bakıp hırlıyor gömdüğü yeri gözlüyorum diye”.  Concha adına konuşacak değilim, üstelik benim derdim çok daha basit. Mideme girecek farklı ve lezzetli bir şeylerin peşindeyim. “Cebimiz para görmüşken, yedikten iki saat sonra yine açlık hissedeceğimiz balık yerine, şöyle kanlı canlı bir şeyler yesek daha iyi olmaz mı?” Su kabağı abajurlara bakarken takındığı donuk bakışlarla beni kısa bir süre süzdükten sonra, “Sana paranın satın alamayacağı bir yemek yapacağım” diyerek topuklarının üzerinde döndü ve olmayan kalçalarını sallayarak “Takip et!” diye buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan yürürken bir yandan konuşuyor, arada kıkırdayıp neşesini kaldırama saçarak yapacağı yemeği anlatıyordu. “Şimdi seninle balık yapacağız. Denizler bize neler fısıldıyor bu günlerde bir bakalım. Levrek diyor. Onu yağlı bulursan çipura da olur. Ama hepsinden önce adam gibi bir şarap alalım.” Şarap soframızda bir içki olmaktan çok, selamlaşma ayininin bir parçası haline geldi, içmediğimiz akşam nerdeyse yok gibi. Neşeli veya sinirli bir kadını susturmaya çalışmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur. O yüzden hiç susturmaya yeltenmeden, arada cevap vermem gereken soru cümlelerini kaçırmayacak kadar uyanık bir dikkatle dinler gibi yapıyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Nasıl yapacağız biliyor musun? Adam başı bir tane alacağız. Adam olana yeter. Balığın yanına salatadan başka şey konmaz. Koyarsan, bu sevişirken porno seyretmeye benzer. Balık masasında barbunya zeytinyağlı dolma olmaz... Ayıp olur. En azından sabahın üçünde vira bismillah diyerek denize açılan balıkçıya ayıp olur... Bu sebeple doymak üzere değil tatmak üzere hazırlayacağız sofrayı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte ben de bundan korkuyorum. Ben doymak istiyorum !”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=0109.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/0109.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Balıkları iki yanından çizeceğiz böylece içlerinin iyi pişmesini sağladığımız gibi derisini ayıklarken de kolaylık sağlamış olacağız. Buğulama yapacağız. Kızartma balık denizleri kızdırır. Kimi dalgaların insan boyu oluşunun nedeni, Poseidon'un bacakları arasında gezinen gümüşi mucizelerin, kendilerine patates muamelesi yapılışına isyanından ötürüdür. Balıkları cam bir kaba koyacağız. Kabın altına yağlı kâğıt sereceğiz ki bulaşıkları yıkarken lanet olsun içimizdeki balık sevgisine diye sitem etmeyelim...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Doğranmış domates alıp konservenin yarısını balıkların üzerine boca edeceğiz. Sonra kereviz saplarını yaprakları ile beraber kıyıp aralara serpiştireceğiz. İki üç soğanı dörde bölüp aralara yerleştireceğiz. Tane karabiber serpeceğiz. Bunlar dişlerimiz arasında ezildiğinde küçük, baharlı havai fişekler gibi patlayacak ağzımızda.  Sonra kültür mantarı denilen mantarlardan koyacağız bolca. Bir miktar tuz da iktiza eder ki lezzet katsın sofraya. Doğranmış domatesin kendi suyu yeterli gelmeyeceğinden ve balığa salça gibi yapışmasını istemediğimizden ayrıca su koyacağız. Balıkların yarıdan fazlası hazırladığımız harcın içinde kalacak şekilde olacak. Bu işler yapılırken mutlaka öncesinde bir tabakta keçi peyniri ve kadehte şarap olacak. Cebimiz üç kuruş gördü diye, burjuva geleneklerinden çöpleneceksek rokfor peyniri de olabilir. Ancak ürik asit kardiyoljide tercih edilen bir şey değildir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSCN7113.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSCN7113.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolmalık bibere benzeyen devasa biberlerden alacağız. Bir tane sarı,  bir tane kırmızı. Bunların her birinin dörtte birini kullanarak küçük küpler keseceğiz. Fazla koyarsak şekerli bir tat bırakır tercih etmeyiz. Lezzet olarak fazla bir katkısı yoktur fakat sarı kırmızı lekeler hoş durur. Genetik caniler henüz sarı lacivert biber yapmayı beceremedikleri için sarı kırmızı ile yetinmek ve kadehlerimizi futbol muhabbeti ile lekelememek durumundayız...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Fırını yakıp cam kabın üzerini aluminyum folyo ile örteceğiz ve folyoya bıçakla birkaç delik açacağız. Bu sayede balıkların yukarıda kalan yüzeyleri kurumayacak ve içindeki sebze taifesinin rayihası heder olup gitmeyecek. Eğer sofrada doymak bilmez ergen iştahlı arkadaşlarımız varsa nevaleye patates de eklemek mümkün. Patatesin pişme süresi daha uzun olduğundan, tüm bunlardan önce fırına verilmesi ve tam pişmeden diğer malzemenin yerleştirilmesi gerek. Ancak nişasta balık ile barışık bir şey olmadığından ve balığın suyunu bulandırdığından tercih etmiyoruz. Balığın suyunu bozmaya kararlıysan krema koy daha iyi. Balıkları fırına verip şaraptan bir yudum daha alıp o pişerken sos hazırlamaya başlıyoruz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Balığı fırına vermeden önce dikkat ettiysen yağ koymadık. Çünkü zeytinyağı pişirilmez. Henüz büyüme çağında olduğumuz için besin değerini çok önemsiyoruz ve balığa sonradan sos içinde ekliyoruz. Sos için bir çay fincanından hallice bir kaba, önce üç dört diş sarımsak kesiyoruz. Ezmiyoruz. İdeolojik olarak her tür ezmeye karşıyız çünkü. Zar gibi kesip sarımsakları atıyoruz bu kaba, sonra bir tutam kırmızı pul biber ile şöyle avucumuzun yarısını dolduracak kadar reyhan otu koyuyoruz. Reyhanı da yine ince ince kıyıyoruz. İdeolojik olarak kıyıma da karşıyız ama zaman zaman oportünist olabiliyoruz... Reyhan bulmak zor gelirse onun yerine fesleğen de  olur. Üzerine iki limon sıkıp, sosu balık fırından çıktıktan sonra kullanmak üzere kenara koyup bir yudum şarap daha yuvarlıyoruz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Salatada domates ve hıyar gibi kebapçı işi hiç bir şey  olmuyor. Sadece yeşillik, kıvırcık, roka olabilir. Ayrıca yeni çıkan burjuva marulları (mor renkli kımıl kımıl şeyler var ya, onlar) ince ince doğrayıp, salatanın içinde soğan olup olmayacağına karar verme aşamasına geliyoruz. Soğan olacaksa birazdan sayacaklarım olmayacak zira. Taze soğan olacaksa onu da ekleyip zeytinyağı ve limonla salata faslını kapatıyoruz. Soğan olamayacaksa iş biraz uzuyor... Bu kez yaban mersinlerinden salatanın üzerine serpiştiriyoruz 15 -20 tane. Sonra önceden çitlenmiş ay çekirdeklerinin içini serpiştiriyoruz ve reçel kabına çatalın ucunu batırıp salatanın üzerine toplamda bir tatlı kaşığını geçmeyecek miktarda (literatürde eser miktar diye geçer) reçel damlatıyoruz. Salata renk olarak yeşil ve kırmızı oldu. Arada çekirdek içleriyle gelmiş, küçük krem rengi neşeli durumlar da var... Bir de evde varsa bir tutam safran ekliyoruz. Sadece şekil ve renk olsun diye... Zeytinyağı ve limon, malum salatanın olmazsa olmazı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Balık fırından çıkınca tabakta derisini ayıklayıp tatlı kaşığı ile  sos döküyoruz. Ekmek olarak baton ekmek alacağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=5173a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/5173a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rafların arasında neredeyse dans ederek istediği her şeyi sepete atıp tükenmek bilmeyen bir neşeyle alışverişi tamamladı. Bana düşen sadece kasada ödemeyi yapmak ve onun neşesine katılmaktı. İtiraz etmeden mutfakta istediği her şeyi eksiksiz yerine getirdim. Sofraya beyaz örtü dâhil olmak üzere her şeyi istediği gibi hazırladık.  Concha için aldığımız hazır köpek mamasını -iki resim gelirinden onun payına düşeni- “Al bakalım becerebiliyorsan bunları da göm” deyip, bahçede uyuduğu köşeye bırakarak sofraya döndü. Üzerindeki folyoyu kaldırdığında kaptan yayılan buğu masanın üzerinde dağılırken çıkan koku bütün bu alış veriş neşesinin sebepsiz olmadığına beni ikna etti. Dikkatimiz balığa ve salataya odaklanmış halde konuşmadan bir süre yemek yedikten sonra kadehini benimkine değdirip “biraz ara verelim” diyerek gülümsedi. Gerçekten lezzetli bir yemek kadar insanı mutlu eden çok az şey bulunur. Milattan bu yana geride bıraktığımız iki bin yıla rağmen hazzın geçebildiği en önemli yerlerden birinin boğazımız olması uygarlık adına ne büyük gelişme! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin Rojo şimdi ne yapıyor?”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki yıl önce gittiğim bir sahil kasabasında barmenlik yapıyordu, eminim yine dağıtmıştır. Para biriktirmek için terkedilmiş bir hamamda kalıyordu” diye cevap verdim. Söz yine su kabaklarına gelirse artık direnmeden söküp atacağım çünkü direnmektense teslim olmak bazen zaferin ta kendisi olabilir. “Rojo bencil biriydi, biraz tek başına büyümüş olmaktan mıdır bilemiyorum ama tuhaf bir şekilde de alturistti”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ona diğerkâm derler” diyerek düzeltti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında o kadar zayıf duygudaşlık yeteneği olup, başkası için bir şey yapmaya bu kadar hevesli kimseyi tanımadım. Bu konuda Teo’ya benziyordu. O da karşındakini anlamak konusunda Concha kadar bile becerisi olmayan, ama anladığını sandığına, faydam olsun diye ne yapacağını şaşıran biriydi. Cebinde biriken bozuklukları pencere pervazında üst üste dizerken yaşadığı hazzı görmeni isterdim. Sanki gizli bir hazine bulmuş ve bunları birbirine sürterse çoğalacaklarmış gibi anlaşılmaz bir zevk yaşardı. Dahası saçma sapan şeyler toplar biriktirirdi. Ottan boktan sokakta bulduklarına hayran hayran bakar, birini aradığı yerde bulamayınca hezeyan geçirirdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSCN6080.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSCN6080.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak ben de sana Fars şair Gel Bâri’den bir kaside okuyayım sen de yemeği soğutma” diye araya girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zamansız büyüyen küçük adamlar, koleksiyon parçalarını hep yerden toplar ve kayıp bir ayakkabının içine sığdırdıkları korkuyla bütün sokağı karartırlar. Anneleri hep eşiktedir… ve çocukları önlerinde yanlış adamlar ve yanlış kadınlar olmak üzeredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sebeple, bazı evlerde bütün oyuncaklar biraz naylon kokar ve aynı sebeple ayakkabısını kaybetmiş herkesin alfabesi birkaç harf eksiktir. Eksik harf doyurulmaz açlıkların tek sebebidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden senin oğlan adam olmaz. Babadan yemiş kurşunu. Bunun öyle başkalarına bir şeyler yapmak istemesi falan da kendini iyi biri yapabilmek için debelenmesinden ibaret bence. Uzak tut!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=emiraliDraganized.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/emiraliDraganized.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişede kalan şarabı kadehlere bölüştürdüm. Bir süre sessiz oturduk. Concha bahçe ışığının altında çenesini patilerine dayamış, bizi seyredip yiyecek bir şeyler bekliyordu. Masayı olduğu gibi bırakıp pencere kenarına geçtik. Bahçenin çiti arkasında iki kedi sinmiş, Concha’ya aldırmadan biri diğerinin ensesini yalıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erkekler başkalarının yaralarına sargı olmayı babalarından öğrenir”, dedim. Ben ne zaman kendimce derinlikli sandığım bir şey söylemeye kalksam bir yandan lafın sonunu merak edip bir yandan ciddileşmemi komik bulup, gülmemek için kendini tuttuğunu biliyorum, aldırmadan devam ettim. “O akmayan çeşmeden bir damla su alabilmek için çelimsiz bedenlerini umutla babalarının yaralarına bastırır. Belki sever ümidiyle. Bazı an kısa bir temas olur. O küçük sempatinin bedeli, memnun edilmemiş bir adamın gölgesinin asılı olduğu, paslı bir çiviyi taşımaktır ömür boyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_2068.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_2068.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün erkekler, gizli bir Yahudi Yıldızı (*) gibi babalarının memnuniyetsizliğini taşırlar sırtlarında. Herkes diğerininkine bakmamaya çalışır. Aynı yarayı paylaşanlar, hep diğerininkinin daha az acıdığını sanırlar ve rakı sofralarında sessizce birbirlerinin yarasını yalarlar şu kediler gibi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez işi dalgaya vurmadan söze girdi. “Bir çit var. Ne kadar hızlı koşsan, ne kadar yükseğe sıçrasan da aşamadığın, gerisinde kaldığın bir çit var. Bu çit aşılmaz, ancak yakılır! Alevlerden çıkan dumanda boğulmadıysan çitin az ilerde yine önünde olduğunu görürsün. Çiti geçemezsin!… Ben yatıyorum, sofrayı sen topla, bulaşıkları sabah yıkarım” diyerek koltuktan kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha oturup dışarıyı seyrettim kediler gözden kaybolmuş Concha gözlerini kapamıştı. Üst kata çıkıp su kabağından abajurları yerinden sökerken aşağıdan Minimorum’un şarkı söyleyen sesi geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğun köprüleri&lt;br /&gt;Kibrit çöpünden ayaklar üzerinde durur&lt;br /&gt;La la laaa la la laaa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprüsü erken yıkılan çocuklar için&lt;br /&gt;Bütün yuvarlaklar biraz köşelidir&lt;br /&gt; La la laaa la la laaa.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;(*) Ortaçağ Avrupa’sında Yahudiler şehirlerde sokağa çıktıklarında diğer halklardan ayırt edilebilmeleri için elbiselerinin sırtında altı köşeli Magen David (Davut’un Yıldızı) dikili olarak gezmek zorundaydılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-8610883819576698216?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/8610883819576698216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/11/cit.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8610883819576698216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8610883819576698216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/11/cit.html' title='ÇİT'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-7173205650710267312</id><published>2010-11-09T14:52:00.000-08:00</published><updated>2010-11-14T23:51:10.618-08:00</updated><title type='text'>KADİM TEREDDÜT</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3976-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3976-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimorum içinde kendisinin de yer aldığı mektupları okuyunca yeşerdi.  Genlerindeki kayın ağacı kodları nedeniyle sevinince yeşeriyor, üzüldüğünde ise tüm bedeni sararıyor. Eğer cidden kederlendiyse bu kez dalından düşmeye yüz tutmuş yaprakların rengini alarak kızıl kahverengi bir sessizliğe bürünüyor. Söylediğine göre korkunca mavi oluyormuş, ama o halini görmedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinden söz edilmiş olmasını bir iltifat olarak kabul ettiğini belirtip, diğer yazıları da okudu. “Fotoğrafların da tamamı senin mi?” diye sorduğunda, evet cevabıma “çok kibirlisin” diye itiraz etti. “Başkalarından da bir şeyler alabilmeli insan!”.  Kibir konusunda haklı olup olmadığını bilemem,  ama ben daha çok kendi kazanında kaynattığı ile doymaya çalışan biriyim, diye cevapladım. Sözü daha fazla uzatmadan tercih ettiğim biçim üzerine fikrini söyledi. Ona göre; kitap yerine (ki benim kibirlimi duruşuma daha çok yakışırmış) bu şekilde sunuyor olmama çok daha iyiymiş. Kitap zaten bir kumbara gibidir. Tıpkı kumbaranın kendisinin bir zenginlik olmayıp içine atılan bozuklukların birikerek bir değeri çoğaltması gibi, kitap da kendinden bir değer taşımaz; asıl olan yazıdır. Sen kelimeleri biriktirip dizdikçe ve arada bozukluk niyetine fotoğraf da ekleyince bir kitabın taşıyabileceğini sunmuşsun zaten. Sakın bunlara matbaa tıkırtısı ekleme, diyerek tamamladı. Zaten öyle bir niyetim yoktu. İtiraf edeyim akıl yürütmesi ve herkesçe kabul edilenler dışındaki bir biçimin de değerli olabileceğine dair yürekliliği beni sevindirdi. Akıllı kadınları severim. Her ne kadar, bir süre sonra kendi akıl zindanlarında ile kendilerini zehirleyerek çıldıracak olsalar da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6038a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6038a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doris’in dediği gibi. “en güçlü fikirler ‘doğru” kabul edilenlerdir! Bu kitap işi de öyle. Bir fikrin ya da yazının taçlanabileceği son noktanın bir kitap rafı olup olmadığından pek emin değilim. Üstelik raflarda seni kimin yanına koyacakları da belli değil. Düşünsene, Troçki ile Parvus Efendi’nin ya da Marquez’le Llosa’nın yan yana durduğunu… adamlar kavgalı yahu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah, Doris Lessing’i tanıyorum”dedi. “Bir akrabam onun evinde yer döşemesi olarak çalışıyor”. Yanlış duyduğumu düşündüm ve kısa bir süre, içine boş bakışlarımın kuşkuyla aktığı bir sessizlik oldu. Gülümseyerek kendisi hakkında gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. “Sana söylemiştim kimsem yok ve kardeşlerimle yaşıyorum. Ve kardeşlerimi cebimde taşıyorum! Onları görmek ister misin?” ona belli etmeden göğüslerine göz attım yalan söylediğinde göğüslerinin büyüdüğünü söylemişti. Ama hiçbir hareket yok. “Korkarım bunu dinlemeye başlamadan önce bir şeyler içmem gerek” dedim. “Böyle dizi diliyle konuşacaksan hiç başlamayalım bir Amerikan aksanın eksik!” diyerek benim eğlenmek konusunda hiçbir fırsatı kaçırmayacağını belli etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6078.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6078.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak dostum. Benim aslım taştır!” diye başladığında iğne batmış gibi irkildim. “Önce şunda anlaşalım. Bu tanışıklık bir şekilde devam edecekse bunu asla yapma. Bana buram buram ergen isyankarlığı kokan içi boş efelenme cümleleriyle hitap etme. Nefret ederim bir kadın ağzından ‘bak dostum’ diye uyarılmaya”. Kendisine böyle çıkışılmasına alışık olduğunu çünkü kadın olmanın zaten hep etrafına çelik çemberler çizilen bir durum olduğunu söyleyip devam etti. “Benim aslım taştır. Annem büyük bir kaya parçasıdır. Efsanelerdeki çoğu büyük adamlara haksızlık olasın ama ben de dul bir kadının çocuğuyum. Kaya sadece büyüklük belirtir. Tam olarak söylemek gerekirse doğum yerim taştır. Uzun zaman önce büyük bir kayanın kovuğunda kendiliğinde yetişmiş bir kayın ağacının dallarından bir çoban tarafından yontuldum. Sonra o çobanın küçük kızına oyuncak olarak hediye edildim. Konuşmayı ve bildiklerimin bazısını o çocuktan öğrendim. Yıllarca o çocuğun cebinde gezdim. Büyüyüp genç bir kadın olduğunda ve yaşlanıp yeniden küçük bir çocuğun gözleriyle bakmaya başladığında, yine onun yanındaydım. İkimizin dostluğu…” Bunu söylediğinde, bir an durup yine hiddetlenip köpüreceğimden endişe ettiğini belli ederek gözlerime baktı. Amacı benden bir şey duymak değil az önce işittiği azarın haksızlığı üzerine beni terbiye etmekti. Bir şey söylemeden ben de ona baktım ve devam etmesini bekledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6125a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6125a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seneler sonra gövdemin koptuğu kayın ağacını görmem için beni büyük kayalığa götürdüğünde yıkılmış bir kayın ağacı ve kovukta kurumuş bir kökün içinde yuvalanmış bir yosun yumağından başka bir şey göremedik. Kayalar da taş ocağına dönüştürülen arazide parçalanarak  sağa sola dağılmış. Akrabalarımın her biri başka bir yere gönderilmiş. Ait olduğum yer hangisi emin değilim. Kaya mı, kayın ağacı mı. Bir şekilde seçim yapmam gerekiyordu. Ya kökü kurumuş bir kayın ağacının matemini sırtlanacaktım ya da kayanın yakın akrabalığını ailem olarak seçecektim. Yerden beş kardeş seçtim. Aynı kayadan düşmüş beş taş parçası. İşte bunlar benim kardeşlerim. Başka pek çok yerde akrabalarım var… Şaşkınlığını atman için zamana mı ihtiyacın var yoksa şöyle şişesinden votka içmeye mi, lütfen cevabın votka olsun” diyerek gülümsedi. Üzerinde oturduğumuz yatağın dibindeki votka şişesini uzattım, kafasına dikerken bahçede aylak aylak gezinen köpeğin bir kemik parçasını kemirmeye üşenip yutuşunu izledi. “Çıkartamaz bu salak bunu kıçında takılıp kalacak. Neyse, herkes bir şekilde kıçında sıçamadığı bir artıkla yaşıyor o da alışır diye” kahkaha attı. Sanırım votka etkisini çok hızlı gösteriyor. “Tahta bir kadınla flört  etmeyi yadırgamıyorsun ama kardeşlerinin taş olmasını mı yadırgıyorsun, sana tanıştırayım. Vit, İtri, Tri, Rio ve İol. İşte bunlar benim kardeşlerim. Çok az konuşurlar. Yürümeyi beceremezler ama sen onlara doğru inebilirsin.  Yaklaşırsan bir şeyler söyleyebilirler belki… Uzanıp kardeşlerini elime aldım küçük aşınmış taşlar bunlar. “Onların hepsi kız” diye uyardı. “Her biri kendinden kopacak parçalara anne olacak. Her anne oluşlarında biraz daha azalarak. Göründükleri kadar yuvarlak değiller aslında,  elinde hissettiğin kayganlık seni yanıltmasın. Ne demek istediğini tam anlamasam da votka şişesini kafama dikerek odadaki sessizliği yamadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6234.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6234.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin kalan kısmında votkayı bitirdik ve ertesi gün nereye gidebileceğimizi konuştuk. Bu yakınlarda kayın ağacı olmadığını ama kayaları ve dere kenarını ziyaret edebileceğimiz yerler bildiğimi söyledim. Onu uyumak üzere seçtiği pencere kenarına yerleştirdikten sonra ben de geceyi biraz uzatıp dışarıda uyuklayan köpeğin resmini yaptım. Onun için yere serdiğim örtüyü kullanmasına ve yemeğimden yemesine seviniyorum… Henüz yanına yaklaşıp başını okşamama izin vermemiş olsa da ona bir isim takmıştım, Concha! Siesta’da Grace Jones’a benzediği için. Sonradan öğrendim ki Latin Amerika argosunda Concha vajina demekmiş… Bahçemin, kendini okşatmayan dört ayaklı neşesiz bekçisi. Tıpkı öpüşmeden düzüşen orospular gibi. Nasıl da masum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6220.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6220.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben resim yaparken Minimorum alışkanlığının gereği olarak yine şarkı söylüyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kökleri kuruyan her ağacın gövdesi,&lt;br /&gt;Bir zamanlar gölgesinde serinleyen&lt;br /&gt;Sevgilerin hatırası üzerine yıkılır.&lt;br /&gt;La la laaa la la laaa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatırtı kaçınılmaz olup;&lt;br /&gt;Ezilip ezilmemek &lt;br /&gt;Hatıranın tazeliğine bağlıdır.&lt;br /&gt;La la laaa la la laaa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam uyumak üzereyken bu şarkıları sinirimi bozuyor. Şarkı bittiğinde Concha kısa bir ulumayla cevap verdi: &lt;span style="font-style:italic;"&gt;La concha de tu madre!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklısın oğlum. Hem tahta hem geveze. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6108.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6108.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah uyandığımda Minimorum kahvaltıyı hazırlamış pencereden Concha’yı izliyordu. Concha ise bütün bir akademi camiasına yetecek dikkatle bahçe duvarının dibini koklayarak tarıyordu. Daha önce gömdüğü bir kemik parçasını ya da önceden işediği yeri arıyor olmalı. Tekrar etmek için. Tekrar aynı yere işemek için… Çünkü Concha da biliyor ki mükemmelleşmenin yolu tekrardan geçer. Tekrar tekrar aynı şeyi yaparsın ve bir eşiği geçtikten sonra artık aynı olmadığını fark edersin. Benim defalarca aynı resmi yapışım gibi; gerçi mükemmellik yolunda tek bir adım atabilmiş değilim… Birbirimize günaydın diyerek sofraya oturduk. Artık kışa yaklaştığımız için hava erken kararıyor. Bu yüzden yola çıkacaksak sofrada fazla oyalanmadan hazırlanmalıyız. Talih bizi, Minimorum’un motorunu tamir ettirecek bir resim satışı ile ödüllendirmediği için şimdilik benim çantamda seyahat ediyor. Pek şikayetçi olduğum söylenemez. Sadece yola çıkmaya hazırlanırken kendimizi söz denizinde yüzerken bulmasak iyi olacak. Bu huyunu değiştirme ihtimali yok denecek kadar az. Son çayları bardaklara dökerken sessizliğin birazdan bu gevezelik dalgası ile dağılacağını ve yine kardeşlerinden kayalardan ya da kayın ağaçlarından başlayan bir dalga ile günü yarılayacağımızı hissedip hemen yol planını anlatmaya koyuldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6052a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6052a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Önce benzinlikten lastikelere hava basıp  benzin alırız sonra buradan Beypazarı’na gideriz. Orda bir çay molası verip Kıbrıscık’a geçeriz. Boluya 20 kilometre kala Seben sapağından tekrar güneye döneriz. Seben’den Nallıhan’a geçer, Mihalıçcık üzerinden Sivrihisar Ankara yaparız ne dersin ?”.  “Düz yol olmasın da her yol varım” diye neşeyle cevap verdi. Sonra yine benimle dalga geçme fırsatını değerlendirmek üzere kardeşlerinden birini cebinden çıkardı ve  “her hafta lastiklere hava basmalıyız İtri’ciğim; çünkü maazallah gün içinde başka “hava basma” imkanımız olmayabilir”. Kikirdiyerek çantaya tırmandı. “Bu gün bolca fotoğraf çekeceğiz, yollarda sıkılmak yok”. Kulaklığın birini kendime diğerini ona takarak yola koyulduk. Ankara’dan Beypazarı’na kadar olan yol sıkıcı. Neyse ki yolda bir gurup motorcu gördük. Dağınık bir şekilde gidiyorlardı, hepsini selamlayıp geçtikten sonra Beypazarı’nda benzin ve çay takviyesi ile kuzeye Karaşar ve oradan Kıbrıscık virajlarında yatmaya başladık. Lastiklerim yeni değiştiği için yola zamk gibi yapışıyorlar ve çizgiyi kaybetmeden zevk alarak sürüyorduk. Arada bir, ışığın rengini izlemek, etrafı seyretmek üzere duruyorduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6075a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6075a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıbrıscık tarafına yaklaşırken daha önce önünden durmadan geçip gittiğim ama sadeliği ile aklımda yer eden evlerin önünde durduk. Sonra Aladağ Çayı’nın yanından geçerken Minimorum hareketlendi. Önce dans ediyor sandım. Kulaklıklarımızda o anda Babazula’dan Bir Sana Bir de Bana çalıyordu. Bu şarkı başlayınca yerçekimi onu bağışlıyor ve çantanın içindeki boşlukta parendeler atarak dans ediyordu. Bir gün bu şarkının nerede biteceğini kaçıracağım ve tepe üstü düşüp kafamı yaracağım diye gülerek yerçekimsizliğin büyüleyiciliği üzerine gevezelik ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/IkzEoWEftNw?fs=1&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/IkzEoWEftNw?fs=1&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu hareketler dans değil başka bir şeydi. Bir an “yandım… yine şikayete başlayacak” diye içimden geçirdim. Çantanın içinden “Mantar! Mantar kokusu alıyorum. Dursana be adam!” dediğini duydum. “Ne? Daha yeni durduk!”. “Bir daha dur işte. Tarifeli sefer yapmıyorsun ya mantarlara gideceğim”, dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6097.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6097.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durup çayı geçtik. Minimorum mantarlar arasında dolaşıp onları seyrederken ben de sırtımı ağaca yaslayıp termostan kahveyi yudumluyordum. “Benim bunlarla fotoğrafımı çek!” diye buyurdu. Sevdiği şeylerle karşılaştığında nezaket ve inceliğinden eser kalmıyor bir anda aç bir hayvan gibi hoyratlaşıyor. Ben de aynı şeyi yapıyor muyum acaba? Sevdiğim bir şeyle karşılaşınca, birazdan yok olup gidecek bir an önce ona karışayım diye telaşla etrafıma çarpa çarpa sarsaklaşıyor muyum?  Sevdiklerimiz sevinçlerini yaşarken bir yandan da bizi hoşnut etmek zorunda değil. Onun mantarlarla fotoğrafını çektim. Arkasında mantar değil de Eiffel Kulesi var sanki. Bir şey söylemeden onu izleyişimi dayanamayıp açıklamak zorunda kaldı: “Hiçbir özelliği yok. Sadece seviyorum, sebepsiz yani”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6087.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6087.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece akan suyun sesi ve Minimorum’un mantarlar arasında zıplayıp koştururken çıkardığı nefesinin sesi vardı. Arada çayın içinde taşlardan tıkırtılar geliyordu. Bu sessizliğin sunduğu dinginliği ne bozar. Tabi ki Minimorum! Bunları görmez kimse ama vardırlar. Bütün bu büyük ağaçların dibinde tam da onların yere tutunduğu şu noktada, ne toprağa ne ağaca yakın böyle komik ve kederli dururlar”. “Neden kederli olsun ki mantar mantardır işte bunda üzülecek ne var?” Bazı an ona soru sorarken tedirgin oluyorum. Sanki bilmem gereken bir şeyi söylemiş de ben aymazlığımla bu bilginin binlerce kilometre uzağındaymışım gibi. “Baksana, etrafımızdaki her otun bokun bir çiçeği bir neşesi var. Bunlarınsa sadece gövdesi var. Ne yaprak, ne çiçek, ne koku.  Renk desen o da yok.” Her şeyi sevmek zorundayız ya sevemiyorsak da üzülmemiz gerekiyor. Huzur, kadın aklı için kayıp bir ada olmak zorunda mıdır? “He he” diye geçiştirmeye niyetlendiysem de daha iyi anlamamı sağlamak umuduyla “Hiç keman resitaline gittin mi?” diye sordu. “Evet!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6123a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6123a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Keman yayında yaklaşık yüz elli kıl olur. Solist, yayı kemanın teline sürdüğünde bu yüz elli kişilik birlik teli titreterek sesi çıkartır. Parça ilerledikçe bu kıllardan bir iki tanesi kopar. Yaya tek ucundan tutunarak havada sallanmaya başlar. Solist çaldığı notaların büyüsüyle bedenine bir dansın hareketlerini yerleştirir. Yaydaki tüm kıllar, yayın iki ucuna tutunmuş, bu dansı ve müziği mümkün kılmanın ciddiyeti ile üzerlerine sürülen reçinenin toz haline gelip solistin ayaklarının dibine konfetiler gibi dökülüşüyle gösteriyi sürdürdüklerini bilirler. Sadece o iki uçtan birini kaybeden kıl havada müzikle uyumsuz dalgalanmalar çizerek,  çırpınır. Diğerlerine benzemeyen kaderiyle,  yayın onu tutan tek ucundan da kopamadan havada salınır. Orkestra soliste soluk alma fırsatı verdiğinde fark ederse kemancı o kopuk kılı koparıp atar. Reçine döküntüleri arasında o da yerini alır. İşte mantar olmak böyle bir şey. Doğanın neşesine ve bütünselliğine tam katılamamış bir durum yani. Ve kılların hepsi keman kutusunun içinde böyle bir tereddüt yaşar. Kadim tereddüt!... Hangimiz ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerlediğimizde göç eden leylekleri gördüm. “Bak”, dedim “havada binlerce kuş binlerce yıllık bir bilgiyi tekrar gökyüzüne yazıyor”. “Osuruktan hadiselere şiir yazma huyundan vazgeçsen iyi olacak; kuş işte göçüyor ne var bunda?”  “Tabi, sen mantara tırmanıp modern psikolojinin  belini kırarken ben saf saf dineldim ama değil mi?” diye geçti içimden… Kadın işte !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=_DSC6141.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC6141.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-7173205650710267312?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/7173205650710267312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/11/kadim-tereddut.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/7173205650710267312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/7173205650710267312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/11/kadim-tereddut.html' title='KADİM TEREDDÜT'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-8470428050898259691</id><published>2010-10-25T15:27:00.000-07:00</published><updated>2011-06-17T08:10:08.417-07:00</updated><title type='text'>TEO'YA MEKTUPLAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=LDSCN4708a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/LDSCN4708a.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Yağmurun çok yağdığı gün&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Teo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün Gaugin’le kavga ettik ve sol kulağımı kesitim; yoksa sağ mıydı? Hatırlamak için dün yaptığım resimlere bakmam lazım. Önemi yok sana iki kulağımı da gizlediğim bir resmimi yolluyorum. Keyfim yok.Gaugin’i çok kıskanıyorum yoksa Mone miydi? Onun da önemi yok. Ben çok güzel bir sarı buldum, dünyayı boyuyordum. Sonra nereden çıktıysa bu Fransız çıktı ortaya. Tuvale benim paletimde asla olamayacak bir tılsım döktü. Dünyam karardı. Dünya artık kirli bir tuval Teo…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSCN5048s.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSCN5048s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıskanıyorum. Bu bir zaaf mı? Ne önemi var. Kendime, masam iki sandalyem ve yatağımdan kurduğum o eşsiz evrende zenginliklerin en tükenmezini yaşıyordum: anksiyete! Bu benim tek ve biricik servetim. Neyse ki tükenmiyor ve bu uğursuz günlerde kimse kimsenin endişelerini çalmıyor. Bir süredir karanlıktım biliyorsun. İki Fransız ile arkadaşlığım sayesinde biraz ışık edindim. Resmim aydınlandı. Ama resimler aydınlandıkça ben kararmaya devam ettim Teo. Muhteşem bir sarı buldum . Ama tuval beni değil, sarıyı seçti. Onu sadece bir renk sanıyordum. Oysa benim önümde ve üstümde gitmeye başladı. Sadece bir boya ressamı yok edebilir mi? Şaşırtıcı. Gölgeden ve uykusuzluktan ibaret kalbim kırık. Bulduğum renk beni boğuyor; tuvalim başka bir ışığa başka çizgilere açtı kendini. Bana düşen sadece tanıklık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=reha2-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/reha2-1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renkler çok önemli Teo. Desen ve gölgeyi o kadar önemsemiyorum renk çok önemli. Renk tüm hayat hikayesini tek bir heceye sığdıran bir seçim. Tut ki biri sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir dünyanın rengi? Ne diyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın rengi: bizim gölgemiz !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bildiğin karaltı değil öyle, içinde kaç gündüz boğduk biz biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=golge.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/golge.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz seninle kaç gündüz boğduk hatırlıyor musun Teo.? Sen hep aklın sesi olduğun için gölgeyle boyayamayacağımı söyleyeceksin. Peki o zaman, bil ki dünyanın rengi sarıdır! Çünkü sarı hastalığın rengidir. Bu dünyayı anlatan başka hangisi olabilirdi ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir nasıl yalnız kalmaya ihtiyacım var bilemezsin Teo. Yalnız kalmak demeyelim de yalnız olmaya. Yalnız kalmak diyince biri seni bırakmış gibi oluyor, ki bu adiliği senden iyi yapan çok az kişi kaldı çevremde. Adilik dediysem alınacağın bir şey değil; hemen kızartma tombul yanaklarını. Ben o sanatta ufak bir derece atlamak için parende atanların ikliminde yaşıyorum onca yıldır. On yılı aştı, damarlarında kan yerine tuzlu su dolaşanların arasında nefes almaya çalışıyorum. Şöyle hepsinden ve herkesten uzak bir yol düşlüyorum. Aslında içimden geçen, yanıma don bile almadan basıp gitmek ama hiçbir zaman ipi o kadar kopartamıyoruz değil mi? Kopmuyor siktimin ipi… sünüyor, inceliyor, geriliyor ama kopmuyor. İpe ne diye küfrediyorsun desene. İpte değil bizde beceriksizlik, koparamıyoruz. Onun yerine düğüm atıyoruz üst üste. Peş peşe düğümlere ipi kısalta kısalta biçimsiz bir topak yapmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5729.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5729.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ipi geçelim. Benim niyetim yalnız olmak ve yol yapmak. Ota boka karışıp biraz toprakla haşır neşir olmak. Bu günlerde hava çok bulutlu. Çok güzel gri beyaz tombullar geziniyor gökyüzünde. Onları eteklerinin altından dikizleyerek biraz yol yapsam fena mı olur? İyi olur, iyi … Sen olsan, hep aklı başında işler yaparsın, ama kusura bakma ben aklı kıçında işleri daha çok seviyorum. O zaman hayatı avuçlamış gibi hissediyorum. Benim öyle hayata tutunmak falan gibi dertlerim yok. Hayatı, düpedüz, çıtır çıtır yemek istiyorum kardeşim. Dişlerimin arasında öğütüp sonra bir daha ısırmak. Gün dediğin yeşil elma gibi olmalı. Şöyle dudaklarının kenarından, çenenden suyu akmalı günün. Valla kusura bakma onca işinin arasında, senin bu akıntıya yüz vereceğini düşünmediğimden seni davet etmiyorum. Ne seni ne de başka birini. Ben tek başım gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ta en küçüklüğümden şimdiki küçüklüğüme sözcüklerden en sevdiğim olmuştur ‘gitmek’. Kal’ı sevmem, dur’a biraz tahammül edilir ama “kal” kalın geliyor işte sevemiyorum. Ben git adamıyım Teo . En sevdiğim küfrün siktir git oluşunu da, aslında küfrederken iyi niyetle esenlikler dileyişim olarak kabul ediyorum… Neredeyse kendime hayran olacağım. Oysa baştan aşağı kusur ve ihmalle sarılı tenim… Şimdi gitmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5722.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5722.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki, motorla gideceğim. Bu sebeple iyi kötü bir kıyafet falan hazırlamalıyım. Seyahatlerde pijama almıyorum Teo. Nadiren bir kazak ve yeterince don. Çoğunlukla üzerimi değiştirecek bir itinaya gerek olmaksızın yatağın üzerine kıvrılıyorum. Sabah da hazırlanmak kolay oluyor. Ne kadar az eşya o kadar az yük. Ne kadar az yük o kadar az bel ağrısı kalp sızısı. Eşyalar benimle kavga ediyor o yüzden eşyaları pek sevmiyorum. Böyle güzeliz, ben, yol ve hiçlikle dolu bir deniz. Denize doğru gideceğim. Ne taraf olacağını pek de bilmiyorum. Bakarım hava durumuna ona göre bir yer seçerim… Şimdi yatmalıyım. Pencere açık kaldığı için, gün boyu yağan yağmur yüzünden yatağım rutubetlenmiş. Pencereyi açık bırakmak ne büyük bir ihmal ve ne aymazlık! Uykusuzluğumuzun kabahatini başka yerde aramaya gerek var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Kedinin Yatağa Geldiği Gün&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın Teo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah gözlerimi açtığımda, kedi gözlerini dikmiş uyanmamı bekliyordu. Yemeğini akşam verdiğim için aç olduğunu düşünmedim ve yatağa gelmesine izin verdim. Mırıldayarak yanıma sıçradı ve yüzünü kolumun altına gömüp sanki bütün gece bu anı beklemekten uykusuz kalmış gibi gözlerini kapattı. Bir süre onu okşayarak vakit geçirdim. Bu kedinin, benim gelişimimde bütün teoloji kitaplarından ve tanığım kişilerin kütüphanelerinden daha çok katkısı olduğunu sana söylemiş miydim? Kedilerin bilgeliği bizim için ne büyük bir imkan. Oysa çoğumuz bir kedinin sessizliğinde gizli hazineyi görmeden kendimizi sararmış sayfaların kasvetine boğuyoruz. Aydınlık umuduyla çıktığımız yolculuklardan hep sırtımızda siyah bir kamburla dönüyoruz. Karanlıktan da o kadar korkmamak lazım değil mi Teo? Ne de olsa doğamız bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_8286c.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_8286c.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanma bir fetiş olmuş, almış başını gidiyor; ama karanlığın teskin edici bulanık ılıklığının aslında ne büyük bir imkan olduğunu kimse bilmiyor. Voltaire Kant falan gıcık oluyorum Teocum. Aydınlanmanın aydınlığına da Perinçek’in aydınlığına inanmıyorum. Ben karanlığın gücüne inanıyorum. Kafanı hastanın kıçından çıkarıp, dünyaya bir göz atarsan anlarsın ne demek istediğimi. Karartma yüzyılını yaşıyoruz farkında mısın ? Faşizmin sembolünün “ampul” olduğu bir günde Kant’ın Kunt’un anlamı kaldı mı. Evet, Alev Alatlı haklı, hem de çok haklı: Aydınlanma Değil Merhamet! Biz gözlerimizin kamaşmasını aydınlanma sandık oysa dünyaya lazım olan merhamet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel, bir yandan yol için hazırlık yaparken biraz da bunu konuşalım seninle. Aslında konuşulacak ne çok şey, susacak ne çok kadeh ve kederlenecek ne çok birikinti varken hayatımızda siktirip gittin Teo. Yine de seninle konuşmaktan sana yazmaktan alamıyorum kendimi. Sen her zamanki gibi yine hep uzakta hep meşgul ve hep yorgun olduğun için ben konuşayım sen dinler gibi yap. İkimiz birbirimizi kandıramayacaksak birbirimizde bu kadar yaslanamayacaksak… o zaman “bat dünya bat!” Bu sözü, bir zaman önce biri bana söylemişti. Onu nasıl özlüyorum. Dünya biraz da o gün battı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamıyoruz Teo. Dünya batıyor. Ama, hak etmediğimiz hiçbir bataklığa sürüklenmiyoruz. “Hepsini biz yaptık!” Bu lafın Latincesi olsa daha şık olurdu. Uğultulu bir şikayet içinde geçiyor günlerimiz. Damarlarımız şehrin arka sokakları gibi. Çirkin ve bezgin yüzler, eskimiş ayakkabıları ile dünyanın tozunu kaldırarak dolaşıyor içimizde. Toz duman ortalık. Bu toz duman içinde eğreti bir inatla ayakta duruyormuş gibi yapan ikonlara tapınarak geçiyor ömrümüz. Sahte iffet abidelerine. Ama bizim derdimiz tutunmak olmamalı. Biz çıtır çıtır yemeliyiz hayatı demiştik, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi çıkıp patates, ekmek ve şarap alacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_1734b.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_1734b.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Minimum Minimorum’la Tanıştığım Gün&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın Teo. Sabah oldu. İhtimal sen uyuyorsundur, beşte uyanmazsın sen. Erken kalktım, Ankara’nın bozkırını gözüm görmeden geçeyim. Sevmediğim şeyleri görmemek için karanlığı kullanıyorum Teo. Kimsesiz karanlık ve mutlak sessizlik. Bunların teskin edici gücünü bilemezsin. Artık resimlerimi karanlıkta yapıyorum, ve tuvale değil duvarlara çiziyorum ayçiçeklerini. Eğer ışık diye bir umut varsa kendi sessizliğimiz dışında onu bulabileceğimiz bir yer yok çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlle de ışık diyorsan dolunayın zihin açıcı aydınlığına güveneceksin. Ve onun yetmediği yerde kadehte kırmızı şarabın içini ısıtan sessizliğine. Çoğu zaman, sessizlik dinelemeye değer tek şeydir Teo. Sessiz ve kimsesiz olacaksın. Kimsesizlik müthiş bir aydınlanmadır. Bir daha kimse seni asla şaşırtamaz. Kimsesizliği bilgisi anlatılmaz. Keselim bu mevzuu artık çantamız hazır. İnelim ve garajda motora yükleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol hazırlıklarımı yapıp kedinin yiyeceğini ve suyunu tamamladım. İki gün başının çaresine bakar. Eğer terk etmezsek sevdiklerimiz sevildiklerini nereden anlayacak. İki günlük bir terk edişten bir şey olmaz; başının çaresine bakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah henüz hava aydınlanmamış, şehirden çıkarken ekmek dağıtan kamyonetlerden, birkaç şüpheli taksiden başka kimselerin olmaması çok hoşuma gidiyor. Adeta uyuyan bir çocuğun ensesinde biriken ter kokusu gibi, büyülü bir koku birikmiş oluyor kaldırım kenarlarında. Bu huzuru içime çekeceğim umuduyla elimde eşyalarla motora doğru giderken beklenmedik bir şey oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5712.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5712.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıska ufak tefek (hem de oldukça) bir kız motorumun yanına kendi motorunu koymuş ellerini açmış, sanki daha önce sözleşmişiz de onu bekletmişim gibi gözlerini dikmiş beni bekliyor. Yine de görünüşündeki meymenetsizliğe pek uymayan bir neş’e ile “günaydın” dedi. Aynı sözle karşılık verdim, sanırım bakışlarımdan ne istediğini anlamaya çalıştığımı anladı ve “seninle geliyorum” dedi. “Kim olduğunu bilmiyorum böyle bir isteğim de yok” diyerek kendi işime koyuldum. Ben eşyaları yüklerken, “önemli değil kim olduğumu öğrenirsin tanışırız” dedi. “Git başımdan hiçbir şekilde birlikte değiliz ve sen gelmiyorsun” diye dişlerimin arasında tısladım. Ben şehirden o ıssız tılsımlı çıkışın hayalini kurarken, tek başınalığı kutsamanın heyecanını yaşarken başıma gelene bak. Kıza “bana baksana, ben tekim, tek başıma gideceğim ve tek başıma döneceğim sonra da dönüp kedimin tüylerini fırçalayacağım. Bu kadar basit ve sade” diye çıkıştığımda cevap olarak “senden saçlarımı fırçalamanı istemiyorum sadece beraber gideceğiz, ne çok konuşan biriymişsin” dedi. Şaşkınlığım öfkeye dönüşmek üzere renk değiştirirken susmaya ve o yokmuş gibi davranmaya karar verdim. Sonuçta tenekeden uyduruk bir motoru var zaten şehirden çıkmadan aramızdaki mesafe açılır ve birbirimizi kaybederiz diye kendimi sakinleştirdim. “Nereye gidiyoruz” diye sorarken motorunu çalıştırmıştı bile. “Nereye gideceğimi bilmiyorum sadece yola çıkıyorum”.” Tam bana göre” diye cevap verip hazırlanmamı izlemeye devam eti… Birinden kurtulmanın iki yolu vardır. Ya yokmuş gibi davranacaksın, ya da çok değer vereceksin… her iki durumda da seni terk eder. &lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Alexandre le Miniscules&lt;/span&gt; diye bir şair var onun da böyle bir tespiti var. İkincisi için bir sebep olmadığına göre ilk yöntemi deneyeceğim. Yine de daha sonra aklımda kalmaya değer bir şey yumurtlarsa diye adını sordum ve adını söyledi: Minimum Minimorum. “Memnun oldum ben de Maksimum Maksimorum” dediğimde “seninle çift olacak değiliz; adın Maksimorum değil sen Kırmızı Fular’sın biliyorum” diye güldü. “Gidecek miyiz yoksa bu gevezelik daha devam edecek mi?” diye tersledim ve kaskın vizörünü kapatıp garajdan dışarı yola koyuldum. Lastikler ısınmadan fazla hareketli olmamak lazım, bir süre sonra arkamda bir nokta olup kayboluşunu izlerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah serinliği dedikleri bu olsa gerek. Cekette küçücük bir kaçak bulan hava jilet gibi bileğimden dirseğime soğuk bir çizik atıyor. İki üç saat sonra bu sızı yerini ferahlığa bırakır arkamdaki ufaklıktan da kurtulmuş olurum bu arada. Canım nasıl sigara istiyor. Ah Teo seninle bu zevki hiç birlikte yaşayamadık. Hep korktun. Ya düşersek diye. Ya ölürsek. Ne çok korkun var Teo, bazı an kardeş olduğumuza şaşıyorum. Böyle sonu belli olmayan nereye gittiği belli olmayan yolları büyük macera sandın. Oysa, asıl ürkütücü büyüklükte ve inanılmaz olan planlı yaşamlar değil mi Teo? Nerede ne yiyeceğimizin nerede uyuyacağımızın belli olduğu programlar. Bu türden işler adamı gram gram öldürür Teo. Bu belirlilik, bu sapmama saplantısı inan öldürür kardeşim. Bütün hesapları ve akılcı işleri bir yana bırakıp çıkacaksın yola, kentin dışına. Cephelerinden herkese bir başkasının aksini yansıtan binaların uzağına. Çadırının önüne bağdaş kurup bir tarla faresini besleyeceksin fıstıkla, çıplak ayakların toprağa basacak. Kutlanması gereken bir mucize olarak varoluşu keşfedeceksin. Tarla faresini seveceksin, nefesin iyilik kokacak. Kendini bir de tarla faresinin gözünden gör; ne kadar güzel olduğuna inanamayacaksın. Keşke şişko kıçını bilinmezliğin serin ikliminde gezdirsen biraz. Neyse senden motorcu olmaz, olsa olsa doktor olur… Keklik !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda Polatlıya yaklaşıyoruz .Afyon’a kadar durmayı düşünmüyorum. Sabah bu saatlerde radar olmadığı için rahat rahat gaz açıyorum, yol da boş tam gaz rüzgarı yara yara yol yaparak ilerliyorum. Sivrihisara geldiğimde içimdeki sigara isteği yine köpürüyor. Bir benzinliğe girip kaskı çıkardığım anda arkamda bir ses “bu ne be deli gibi 180 – 200 manyak mısın sen ?” Onu tamamen unutmuştum. Peşimeden gelebileceği aklımın ucundan geçmediği için irkildim. “Senin geldiğini fark etmedim” dedim. “Etmezsin tabi teker tekere geldik dibindeydim aynadan görememişsindir, ama böyle gidersek bütün parayı benzine yatırırız haberin olsun” diye tersledi. Yapacak bir şey yok yapıştı bir kere. İki çay söyledim. Çayı şekersiz içiyor. “Ne o kıçın büyür diye mi korkup şekersiz içiyorsun” dediğimde zaten neredeyse yok hükmündeki kalçalarına bakıp “hıı sence de biraz daha kilo vermem lazım değil mi?” diye soran gözlerle baktı. Bir cevap alamayınca bu kadın muhabbetini daha da derinleştirerek “sence pembe mi kırmızı ruj mu daha yakışır bana?” diye devam etti. İçimden hiç fark etmez her koşulda kendini boyuyorsun diye geçti. “Aslında benim favori rengim sarı ama sanırım sana gitmez” dedim. Ciddi olup olmadığımı anlamak isterken bir an sessiz kaldı sonra deneyebileceğini söyledi. Sonra şöyle bir konuşma geçti aramızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5707.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5707.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden kendini boyuyorsun bu kadar mı mutsuzsun ?&lt;br /&gt;- Ne alakası var ?&lt;br /&gt;- Haklısın bir alakası yok aslında her kadın mutsuzdur.&lt;br /&gt;- Saçmalıyorsun neden mutsuz olalım? Komiksin diyeceğim ama acınası daha uygun galiba.&lt;br /&gt;- Acınası olan sizsiniz Minimorum hanım. Acınası olan cinsinizin ritüelleri ve insan öğütürken çıkardığınız seslerde bulduğunuz doygunluk hissi.&lt;br /&gt;- Hangi ritüelden söz ediyorsun?&lt;br /&gt;- Her sabah içinizdeki zembereği sadece kendi mutluluğunuza kurmanızdan söz ediyorum. Kolay değil tabi; hiç kolay değil emin olmadığın hep kuşkuyla bakıp, her sabah yeniden boyadığın bir şeyi ötekilere beğendireceksin. Zor tabi&lt;br /&gt;- Kırmızı Fular bey bakınca görüyorum ki sen de epey süslenmiş haldesin. Beğenilme arzusu herkeste var. Ama bana karşındakinin zekasını küçümseyen tarzdaki “boyanmalar” daha itici ve dayanılmaz geliyor. Ne dersin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bir şey demedim Teo. Bir şey demedim. Seninle konuşmuştuk anımsarsın sen söylemiştin hatta: “Her kadın bir tapınaktır! Duvarları tereddütten küflenmiş bir tapınak… Gir içeri. Neşelen ve inançlarını terk etmek için zamanın teskin edici ılıklığında dinlenmene bak. Tam orta yerde bir altar göreceksin oradaki kesik başlara aldırma; onlar, sadece eski eskizler… sen yenisin!” İşte bu kafa kesme işinden söz edecektim sonra vazgeçtim. Daha yolun başında gerilime gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer çay daha söyledik. Artık biraz varlığına alışmaya başlıyorum galiba, içer misin diye sormadan ısmarlamış bulundum. O da bunu fark edip kazandığı mevzie keyifle yerleşti ve biraz da önceki konuşmanın geriliminden sıyrılmak için“bana küçük güzel bir hikâye anlatsana” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana Misketcan’ın hikayesini anlatayım. Misketcan bir kedi. Ankarada bir arkadaşımın çok katlı ve geniş apartman boşluğu olan bir binada yaşıyordu. Daire kapılarının önündeki boşluklar o kadar genişti ki komşular aşağı inmeye üşenir kapı önüne attıkları minderler ve taburelerin üzerinde bir yandan çene çalıp bir yandan mutfağın basit işlerini birlikte yaparlardı. Misketcan bu binanın tam ortasına denk gelen katta oturuyordu.. Bazı günler kapıyı açık bulduğunda evden kaçıp bu kadınları uzaktan seyreder kimseye kendini sevdirmeden sessizce evine geri dönerdi. Kimi zaman da geceleri binanın çatısında yıldızları seyrederdi. Bazan sahibi de yanında oturur, sessizce boşluğa bakarak ikisi de kendi dilinde susardı. Bir gün yıldızları seyretmek üzere çıktığı çatıdan aşağı düştü, yanında sahibi yoktu… Bu kadar hikaye” diye bitirdim. Bardağın dibindeki son yudumu içerken “Karanlıkla arkadaş değilsen, yıldızlara uzun uzun bakmayacaksın. Seni kendilerinden biri yapmak isteyebilirler” diye ekledim. “Hüzünlü bir hikaye istememiştim, göründüğünden daha karanlık bir adamsın. Ama kediler iyidir. Kedilerin uykusunu ve ağaçların gölgesini okumayı bilmiyorsan bitirdiğin her kitap bir sayfa eksiktir” dedi. “Bilgece. Ama okuduğumuz her kitabın da eksik bir sayfası olması ihtimali de yüksek”. Bu cevaptan hoşlanmış gibi gülümsedi, fakat sadece “karanlıksın” diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5830.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5830.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden yola koyulduk. Artık hava aydınladığı için radar olabileceğini dikkate alarak daha yavaş gitmeye başladık. Motoru küçük ama peşimden ayrılmıyor. Başa gelen çekilir ne yapalım. Nereye gideceğimizi konuşmadık ama her halde kaybetmeden takip edebilir. Üstelik daha yavaş gidiyoruz. Sivrihisar’dan aşağı doğru salınıyoruz. Güneşin yüzünü göstermesiyle hava da biraz ısındı. Sonbahar bozkırı yatık ışıkta altın gibi parlıyor. Afyon’a geldiğimizde benzin almam gerekti. Sabah erken çıkmak ne kadar zaman kazandırıyor. Saat sekiz bile olmadan Afyona gelmişiz. Depoyu doldurdum, Minimorum ise sadece pompadan yere düşmek üzere olan son iki damlayı deposuna alarak işini halletti. İkinci dinlenme için bu kez kahve tercih ettik. Tekrar nereye gideceğimizi sordu. Kaş’a dedim Biliyor musun Kaş’ı?. “Evet, bir zamanlar entelektüellerin mekanı olan yer değil mi? Şimdilerde sanırım daha çok kafa dağıtacak enerjisi ve becerisi olmayanların kafa dinleme bahanesiyle kendilerini tatildeymiş hissiyle gömdükleri yer”. “Tam olarak öyle denemez”, dedim. “Yani entelektüellerden söz ediyorum. Orayı dillerine pelesenk edip içine sıçılmasına neden olanlar entelektüeller değil marjinallerdi. Rahatça ot içip sevişirken bile mutsuz olabilecekleri bir yer arıyorlardı orayı buldular.” Kaşını kaldırıp “benim tanıdıklarım arasında çok kitap okumuş insanlar vardı, nasıl seviştiklerini bilemem!” diye itiraz etti. “Seninle kim sevişmek ister ki sen tahtadansın!” Evet bu cümle ağzımdan çıkıverdi. Çıktığı anda da pişman oldum, çünkü çirkin bir kadına bile çirkin olduğu söylenmez, değil mi Teo. Ama söylemiş bulundum. O ise hiç istifini bozmadan “Sen öyle san, ayrıca insan etinde bir tahtada olabileceğinden çok daha fazla kıymık var. Asıl seninle yatılmaz; dilin bir yılanı bile kaçırtacak kadar zehirli”, dedi. Doğrusu terbiyesizlik ettiğime inandığım için çenemi kapatıp hemen konuyu değiştirdim. “O okumuş dediklerin entelektüel falan değil Entelektüel, aynı anda çok sayıda referansı aklında tutabilen ve bunları birbirine bağlayan kişidir. Ucuz şarap içip, gevezelik eder gibi düzüşmekle olmuyor bu işler” dedim. Aldığım tek cevap “Hastasın!” oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biriyle tartışmanın ne kadar saçma bir şey olduğunu unutmuşum Teo. Kimse kimseye yeni bir şey söyleyemez. Unutmuşum. Bu yüzden eski alışkanlıklarımıza dönmemizin ve mutlak sessizliğin içindeki huzuru aramamızın zamanıdır diye düşünüyorum. İnsanlar kendilerini kendi doğrularının oluşturduğu bir hücrede hapsetmiş durumda, mutlu yaşıyorlar. Kimsenin duvarına kilidine bulaşmadan, sadece yanından geçerek gideceksin. Birine dokunmaya kalkmak ne büyük saflık. Birine bir şey söylemek ve sonra bunu düzeltmeye çalışmak. Ne büyük aptallık! Kimse kimseye bir şey söyleyemez Teo; herkes kendi aklındakini duyar zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afyon’dan Isparta’ya kadar durmadık. Isparta’da bir sigara molası verdik ve oradan aşağı Antalya’ya saldık. Ağlasun’a çıkan virajları sana anlatmak isterdim ama bu motor işini sevmediğin için yersiz gevezelik yapmayacağım. İnsan birine sevdiği bir şey anlatırken onun da sevim sevmeyeceğini düşünmeli. Bazı an en yakınımız sandığımız biri başka bir dünyada tutsak kalmış olabiliyor, herkesin gönüllü mahkumiyetine hürmet etmek gerek. Ne de olsa ben de aynı gökyüzünün altında kendi mahpusluğumu yaşıyorum. Seni anlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5730.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5730.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isparta Antalya arası yata yata gittik. Antalya Kaş arası ise daha da güzeldi. Öyle ki Kaş’a kavşağına geldiğimizde beldeye girmek yerine Fethiye’ye doğru devam edip oraya varmadan geri döndük. Lastiklerim bitik sanıyordum ama hala çok iyi yol tutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5774.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5774.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş’a girip bulduğumuz ilk pansiyona girdik. Onun için ayrı oda tutacak değilim tabi. İki yataklı bir odaya 40 lira verdik. Özellikle iki yataklı olduğunu belirtiyorum; zira bizim muhit dedikoduyu sever. Minimorum’un ayrı yatakta yattığı kayda girsin sonra başıma dert almak istemem. Pansiyona girip soğuk suyla duşumuzu aldık sonra da kendimizi sahile attık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5773.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5773.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’da arkamda bıraktığım havaya göre burası yaz gibi. Mayolu şortlu insanlar var. Bir café’ye oturup birer bira söyledik. Arada itişip kakışıyoruz ama bira içmesini sevdim; hakkını veriyor. İl birkaç yudum içime aktığında gevşediğimi hissettim, sanırım onun da böyle bir rahatlamaya ihtiyacı varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5782.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5782.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce havadan sudan sohbetle geçerken laf dönüp kadın erkek mevzularına dayandı. Hiç aşık olmuş muydu tabi ki olmuştu; ben olmuş muydum e eşek değiliz ya ben de oldum. Peki en unutamadığım kimdi? “Hepsini unuttum”, dedim “hepsi bir kuyunun dibine giden taş gibi duyulur duyulmaz bir ses çıkardı”. Ben unutmam diyerek bir yudum aldı birasından. “Ah, sen içinde mezar taşıyanlardansın o zaman, peki en unutulmazı hangisiydi?”. “Hepsi unutulmazdı”, diye gülümsedi “aslında daha çok şunu merak ediyorum. Sizin için bir kadınla yaşadığınız en unutulmaz an nedir?” Başkalarını bilemem, benim için en unutulmaz olan ilk öpüşmedir, diyerek ona Gazali’nin şu tiradını okudum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir kadının dudakları sana ilk kez dokunduğunda onun geçmişini öpersin... Yüzün onunkine yaklaştığında, yanaklarına yansıyan sıcaklık, onun senelerdir biriktirdiği geceleridir. Bir kadına ilk kez dokunmak bir çocuk masumiyetine konuk olmaktır. Belki ilk ve son kez olanca konukseverliğiyle kendi karanlığında uyutur seni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kadın karanlıktır. Sadece bir kez, çarpmadan düşmeden geçebilirsin o karanlıktan. Onu ilk öptüğünde teni kaygan bir yol gibidir, savrulursun ama düşmezsin... Asla tekrar edemeyeceğin, daha önce hiç mırıldanmadığın bir melodi, tadı ve kokusunu bilmediğin, içinde eriyip yok olmak isteyeceğin dev bir çiçek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu ilk öptüğünde geçmişini öpersin; küçük bir kızın sıkıntılarını, kızgın bir babanın kırdığı ayıcıklı penbe kutuyu, erken şişmanladığını düşünen bir annenin tutulmamış öğütlerini, acemi bir delikanlının parkta oynaşırken pantolonunun içine boşalışını, moda dergilerinden sızıp gecelerini beyaza boyayan gelinliklerin dantellerini, coğrafya defterinin arkasına yazılmış şiirleri, cüzdanında taşıdığı saç tellerini öpersin... Her kadın karanlıktır. Karanlığı sadece bir kez öpebilirsin... O ılık yoldan, kaybolmadan düşmeden sadece bir kez arınarak ve arıtarak geçebilirsin yaklaştığında gözlerinin bu kadar farklı göründüğüne şaşarsın, yüzünde taşıdığı sıcaklığın böylesine yakıcı olabildiğine, etrafında süre giden hayata şaşarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar çok tenden tene gezsen de hep bir karanlıktan diğerine savrulduğunu bilirsin. Bir kadını iki öpemezsin. Çünkü onu ilk öptüğünde artık başka biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kadın cehennemdir... inatla ateşe taparsın !”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_1708a-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_1708a-1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sallıyorsun Gazali’nin böyle bir şiiri yok” diye kahkaha attı. “Kusura bakma ama sen o ilk öpüşün hazinesini bile vaat etmiyorsun” diye ben de karşılık verdim. “Komiksin, kadınları sevmiyor musun? Hani gözlerin de fıldır fıldır bu arada ondan merak ettim?” Sorusunda kinayeden çok içtenlik vardı. Ben de aynı içtenlikle cevap verdim: “Bak sana şöyle anlatayım. Kuş sesi çıkartan kadınlar var etrafta, bak arka masada birkaç tane var mesela. Bedenleri büyüdükçe ruhlarını küçültmeye çalışan; hep yardıma muhtaç, hep kurtarılması gereken… şirin… şeker… katanalar! Bunlar hepsi aynı tezgahtan çıkmadır. İçindeki çocuk, soğandaki cücük… kusura bakma ama cinsiniz vıcık vıcık!”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kadın rolü yapanları kastediyorsun sanırım", dedi ciddileşerek. "İngilizler böylelerine &lt;em&gt;Lady Muck&lt;/em&gt; der; kendilerini çok önemi gören ve el üstünde tutulmayı bekleyen kadınlar". Tastamam da öyleydi on dakikadır anlatmaya çalıştığım şey buydu, tek cümleyle ifade etti. Eğer boş bulunmasaydım “daha açık olmayı deneyemez misin, biraz kendinden söz etsene” sorusuna cevap vermeye kalkabilirdim ama hızlı içten gelişmeleri sevmem bilirsin. Kabalık olmaması için “Sen sırları öğrenmek istiyorsun. Birincisi “sır yok”. İkincisi; birinin sırlarını bilmek onun gerçeğini tanımaya yetmez. Eskilerin dediği gibi, sırlar ifşa olsa da hakikat esrarını korur!”. “Haklısın” dedi, “ben kim oluyorum ki bunları soruyorum özür dilerim”. Yüzü düşmüş iyi bir sohbet olsun ümidiyle kurduğu cümlenin altında kalmıştı. Bu sefer ben utandım Teo. Hiç öyle bir şey denir mi? Sen kim oluyorsun da diye bunu soruyorsun, diye hiç kimse olmayan birine bile söylenmez. Söz ne keskin bir neşter. İşte bu yüzden sana daha önce bir mektupta yazmış olduğum gibi:”rakı sofrası mühim bir yerdir insan hayatında; orada susacağın zamanı bilme daha da mühimdir. Bazı an tek bir hece, bütün bir şehri yıkabilir”. Denir mi Teo “sen kim oluyorsun”?. Denmez, hiç kimse olsa bile denmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_1727.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_1727.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer bira daha içtik, güneşi batırdık ve hiç konuşmadan sokaklarda dolaştık. Gece yemekten sonra pansiyona döndük. Minimorum yatıp uyudu. Bense yatakta dönüp durdum; bir süre sonra belki uykum gelir diye biraz yürüyüşe çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5824.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5824.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Limanda uyuklayan köpekler ve gezinen kediler (biri bekçi diğeri avcı kökenli ne de olsa) arasında biraz vakit geçirip açık bir büfeden bira aldım ve sahilde oturup seni düşündüm. İçimden burada olsan diye geçirdim şimdi şu şişeden beraber içseydik. Sonra önce kim uyursa diğeri horultudan uyuyamaz diye uyurken yarışacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşün oğlum düşün!&lt;br /&gt;Berabermişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buluşmamızda, okuldan kaçan oğlanların cayırtılı çığlıkları gizliymiş.&lt;br /&gt;Mevsim böyle güzmüş, rengimiz sarı, yapraklarımız yanardöner, meyvemiz acı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakıyı susuz, kahveyi zzil siyah ve sevdamızı kadınımızın etinde edepsiz hecelerle severmişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle dört beş kişi olmuşuz… hadi de altı; bir de çaresizliğimiz, eder yedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi iklimin yedi çiçeği kadehimizin gölgesine sığınırmış…aynen bu gece gibi dolunaymış gökyüzü… gökyüzü kendine şaraptan kaftan biçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir kızın cebindeki leblebiler gibi sokulmuşsuz birbirimize. Hiç sebep yokken sevinir ve şarap dökülürken susarmışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beraber büyümüşüz, heveslerimiz başka mahzenlerde eskimiş.&lt;br /&gt;Divanımızda ağaran umutlarımız birbiri üzerine dökülmüş… gece her birimize aynı işveyi yaparmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzden alımlı ceylanlar geçermiş, biz yine de atlarımızı birbirimize sürermişiz… Yer çatırdamış ince ince… Anlayacağın özlemişiz. Üç kere öpmüşüz kesmemiş yani…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer uzaklarda akşamlar ne çok avazla sıvalıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_3825.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3825.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci şişeyi de devirip artık uyurum umuduyla sessizce pansiyona döndüm. Ben yatağa girdikten sonra Minimorum kısık bir sesle adeta ninni söylercesine şarkı söyle başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyumak zamanı kaybetmektir.&lt;br /&gt;Kendi serinliğinde gezinmekle,&lt;br /&gt;Gecenin neminde boğulmak arasında&lt;br /&gt;Sessiz bir sarkaçtır bedenimiz…&lt;br /&gt;La la laaa la laaa laaa la.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden,&lt;br /&gt;O derin zamansızlıkta birine sarılmak gerekir.&lt;br /&gt;Es geçtiği için bu mevzuu eski metinler.&lt;br /&gt;Hala geceleri kayıptır bazı erkekler.&lt;br /&gt;La la laaa la laaa laaa la.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Minimorum’un Motordan Düştüğü Gün&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah uyandığımda henüz güneş doğmamıştı. Minimorum benden önce uyanmış yatağının kenarında oturmuş uyanmamı bekliyordu. Günaydın diyerek yataktan doğruldum. Pansiyonda kahvaltıyı bekleyip vakit kaybetmeyelim dışarıda yeriz bir şeyler önerim onda da makul geldi. Ben çantamı hazırlarken beni izlemeye devam etti. Onun çantası olmadığını söylemiş miydim? Eşyalarımı motora yerleştirdim ve açık bir pastane bulup birer simit ve çay ısmarladım. Kahvaltımızı ettikten sonra Elmalı tarafına doğru yola çıktık. Hava henüz serin yamaçların bir yüzü gölgeli ve geceden kalma sis olduğu için lastikler çok iyi tutmuyordu hissediyordum. Ancak Minimorum bunu hesaba katmamış olacak daha kasabadan çıktıktan birkaç viraj sonra motoru düşürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5766.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5766.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yokuş yukarı bir virajdı, yattığında çıkışı yakaladım diye erken gaz vermiş biraz da geride oturduğundan olsa gerek ön tekerlek tutunmayı bırakmış. Neyse ki üzerindeki etek tafta kumaştandı ve kendisine bir şey olmadı. Yanına gittiğimde yüzükoyun yatıyordu. Bir şeyin var mı diye sordum yokmuş. İşin kötüsü kıza bir şey olmamış fakat motoru kırılmıştı. Bu durumda yapacak tek şey kaldı. Birlikte gidecektik. Onun motorunu çantaya koydum. Minimorum’u ise rüzgar almayacak şekilde kendi motorumun depo üstü çantasına yerleştirdim. Yol boyunca beni seyrederek gelecek, umarım bu seyahat boyunca son felaketi bu olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5871.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5871.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmalı yoluna çıkmaya başladığımızda güneş biraz açar gibi oldu ancak alçak yerlerde sis devam ediyordu. Bir süre sonra sise girdik. Öyle göz gözü görmüyor denecek cinsten değil ama yine de dikkatli olmakta yarar var diyerek hızımızı düşürdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5843.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5843.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Minimorum çantanın içinde debelenip duruyor bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Biraz daha devam edip sonra fotoğraf çekmek için durduğumda terden sırılsıklam olduğunu, yolu göremediğimi, kendisiyle hiç ilgilenmediğimi, iyi mi kötü mü merak bile etmediğimi, çay içmek istediğini ve devamını dinlemekte zorlandığım bir sürü şikayeti sıralamaya başladı. “İleride bir köy var orada çay içeriz ondan sonrada çantadan çıkarsın seni yakamda taşırım. Hem yolu hem de kayın ağaçlarını seyredersin” dedim. “Ben de kayın ağacındanım biliyor musun” diye kıkırdadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5855.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5855.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gömüce Köyü diye bir köyde durduk. Bu zamanda hemen her yer beyaz plastik koltuklarla doluyken buradaki tahta iskemlelerin çok güzel göründüğünü söyledim. Minimorum tahtayı beğenmiş olmamı kendisine yönelik bir iltifat olarak algıladı ve mahçup olmuş gibi gülümsedi. “Sahi sen yalan söyleyince senin de Pinokyo gibi bir tarafın uzayıp büyüyor mu diye sorduğumda, göğüslerim büyür dedi. İçimden daha sık yalan söylemelisin diye geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5847.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5847.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Teo, köy kahvelerini çok seviyorum. Burada insanlar, misafirlerini beklenmedik bir şakacı tavırla karşılıyorlar. Sizin keçiler kaçmış aşağıda öte köye gidiyordu başlarında da Komüşlerin Memet vardı diye laf attım. İçlerinden biri “Memeti biz damat verdik hanım köylü oldu yapar deyyus, gel çay içelim” diye çağırdı. Oturup iki çay içtik, keçi peynirinden sütünden bu kadar lafı nasıl bir araya getirdim ben de bilmiyorum ama epeyi sohbet ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5890.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5890.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmalı’dan 3 – 4 km. önce Finike’ye döndük kısa bir süre sonra Kumluca’dan Altınyaka yoluna Olympos Beydağları’na tırmandık. Altınyaka’ya kadar yol muhteşemdi. Birkaç kez ölçüyü kaçırıp peg sürtünce yakamdan “hooop!” diye ses geliyordu. Bir ara yolun sağında terk edilmiş bir kulübe bulup termostaki kahveyi içmeye karar verdik. Bir süredir motor uğultusu yüzünden yorulan kulaklarım burada sessizliği dinledik. Mimnimorum, bir ara burada kalmayı düşündüğünü ömrünü burada geçirmek isteyebileceğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=_DSC5884.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/_DSC5884.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kendisi de buna cesaret edemeyip evin içinde biraz dolanıp tekrar seyahatteki yerini aldı. Daha sonra Dağın tam tepesinde uzun zamandır görmediğim Behlül’ü gördüm. 1200 metre yüksekte ve kimsenin olmadığı bir tepede eski bir arkadaş görmek ne şaşırtıcı değil mi Teo. Değil mi ? Onca yalnızlığa rağmen dünya hala ne kadar kalabalık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimorum’la ormandan ve dağdan aşağı inmeye başladık… İkimiz de suskun ve sessizdik. Bir ara, ona kimsesinin olup olmadığını sordum. Küçük yaştan beri kardeşleri dışında kimsesi yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsesiz erkekler ve kimsesiz kadınlar ormanda yaralı ayılar kadar tehlikelidir Teo! Karşılaştığında yolunu değiştireceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar, sadece birbirilerinin yaralarını yalayarak birbirlerini iyileştirebilirler. Uyumları şiirsel uykuları tetikte ve kavgaları kanlıdır. Genellikle birlikte ölürler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle sevgili Teo. Uzun lafın kısası:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de yoksan yanımda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sevginin omurgası büküldüyse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bat dünaya. Bat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_3128.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3128.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;TEO'DAN MEKTUP&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;Sevgili Murat, Uzun zamandır seni aramıyordum. Böylece seni kendi hayatının karanlığına bırakmıştım. Karanlık her yerde karanlık ve ışığı arama çabamız biteviye.. Aslında değişen bir şey yok, yine hayatımdaki tek dostumsun. Bu, birlikte paylaşılan onca şey, bazen uyuşan bazen de çarpışan düşünceler, duygular dışında başka bir şey.. Istrati'nin Kodin'i gibi, sebepsiz, nedensiz, çıkarsız,ve uzaklardan, ve yaşamlardan ve insanlardan etilenmeyen bir şey... Mektuplarını bu güne kadar okumadım. Biraz biraz terk edildiğimi hissetmiştim.. Bunun için önce ben terk ettim. Yaşamın tekdüze bir anında, çaresiz ve umutsuz iken cesaretimi toplayıp hayatımı değiştirdim. Bilirsin hep melankolik, hep mutsuz ve umutsuzdum.. Dertler beraberliğimizle eriyor ve öteleniyordu. Sorarsan şimdi de mutsuz, yalnız ve karanlık bir ormandayım. "İnsanlık, mutsuz olanlar ve mutlu görünmeye çabalayanların bir cüzü"... Yaşamın kıyısında insan en sevdiğini gözünün önünde kaybetme riski ile karşılaşınca, en derin kederi, onun kurtuluşuyla ise hayatının en mutlu anını yaşıyor... Karşılığı olmayan bir keder ve karşılığı olmayan bir mutluluk. Dama taşlarında sıçrayarak bir beyaz bir siyah hayatımızda gece ve gündüz misali, ama hep karanlığa tutkun ama ışığı atama çabasında, yol arkadaşı kolay bulunmuyor... Dediğin gibi "Her dost senin gibi dost olmuyor"... Böylesi hem hal iken yaşam yeniden güldü sana, işte tam o zaman yol ayrımında durdun ve bir çok yöne bir çok adım atabileceğini anladın.. Sırtındaki yükler yere düştü ve paramparça oldu... Kuş sesleri, siyam kedinin arsız miyavlamaları ve doğanın garip kalabalık sessizliğini bozan motor gürültüsü... Özgürdün artık.. Özgürlüktü başını döndüren... Umarsızlık, umursamazlık, zincirleri tek tek koparıverdi... Her hangi bir şeyi dert edinmeme veya en ufak şeylerden haz duyabilme arası keskin çizgilerin kayboluşu idi, bu... Bu durumda başlangıçta senin adına çok sevinmiştim... Ama gerçek.. Ve yollar farklı idi... İçimizden "tam zamanı", "senin en büyük desteğinim" diyeceğimize farklı bir yola çıkmış ve farklı iki dala tutunmuş bulduk kendimizi.. Biliyorsun şehri terk ettim... Ama senden bir haber alma umudum ve çabam bitmedi.. Sen ararsın diye bekledim.. Geldiğinde değişmiştin... Yeni yollar çok şey kazandırmıştı sana... Bense hep aynı.. Artık gitar da çalmıyorum, ne Rojo'yu arıyorum ne de tavşanın tüylerine tırmanıyorum... Garip bir girdap içinde, bana taban tabana zıt olsa da bir çok şeye alışmış gibiyim... Mektupları bu gün okudum... Kusura bakma, okuyamadım... En azından bir ilham ve bir motif, bu benim için büyük onur... Yazmaya devam et.. Geç olsa da okuyacağım.. Sevgi ile kal... Teo&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-8470428050898259691?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/8470428050898259691/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/10/teoya-mektuplar.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8470428050898259691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8470428050898259691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/10/teoya-mektuplar.html' title='TEO&apos;YA MEKTUPLAR'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-8334035330977111926</id><published>2010-09-03T00:17:00.000-07:00</published><updated>2010-09-05T10:16:52.559-07:00</updated><title type='text'>DUVAR GİBİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4690aA.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4690aA.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4690aAa.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4690aAa.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey okur ! Sen de kimsin ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusunu istersen pek de umurumda değilsin... Uzun zaman önce dünyayı ikiye böldüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde doksan dokuz bir yarıda kaldı. Kalan yüzde birin yüzde doksan dokuzu ise yüzme &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bilmiyor ve işe bak ki onların bulunduğu yer neredeyse tamamen denizlere tesadüf &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etti.  Yani görüşüp hal hatır sorduklarımın önemli bir kısmı sulara teslim oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaları istila eden yüzde doksan dokuzluk kesimden isen sayfamdan defol. Seni &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;istemiyorum. Geçmişi ve geleceği sular altında kalanlardan isen kendini tanıt... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bunun için önce kendini tanıman gerek ! Git, arın, öyle gel !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3954.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3954.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne oldu cicim... hoşuna gitmedi mi ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle gezi yazısı mı olur diye miden mi karıncalandı, yoksa aniden sinirin tepene mi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fırladı ? Zaten bu gezi yazısı değil. Bunu hemen söyleyip seni rahatlatayım sen de &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;boş yere zamanını ait olmadığın bir dünyanın hezeyanları ile ziyan etme. Bu gezi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazısı değil. Bu gezide birikmiş bir yazı. İstersen geziden beslenmiş bir yazı da &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diyebilirsin. Eğer bu konuya kafayı takacaksan gezide semirmiş yazı de... Ne dersen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;de fakat, beni rahat bırak.  Tepemde dikilip durma, ortalarda dolanma. Yüzde birlik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dilimden de olsan senin için yapabileceklerimin enerjisini tamamen kendi keyfime &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düdüklemiş bulunuyorum.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saçmalıklarla uğraşamam adam gibi gezi yazısı okumak istiyorum diyorsan o zaman &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;git buradan oku. http://icanflie.blogspot.com/2010/07/kaldm-duman-ici-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daglardakuzeyden-guneye.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4060-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4060-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ses senin benim dünyama ait olmadığını söylüyor. Yanlış yerdesin. Sen herşeyi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hızlıca kavrayan leb derken leblebiyi una çevirenlerin kavmindensin.... Senin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibilerin durumu için Dostoyevski ne diyor biliyor musun ? Dostoyevski'yi tanıyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;musun ? Bizim yüzde birlik kısımdan, onun da mezarı sular altında şimdi, ama nedense &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sözleri sizin yaşadığınız taraf da dahil olmak üzere dünyayı aydınlatıyor. Diyor ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petersbourglu Usta : “baylar, yemin ederim ki her şeyi fazlasıyla anlamak bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hastalıktır”! 19. yüzyıl aydınının payına düşen anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha azı günlük yaşantımız için yeter de artar bile... Siz her şeyi anlayan gündelik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaşam emicileri olarak, bizim daracık dünyamızda söyleyeceklerimizi daha hecelerken &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çözüp anlarsınız nasıl olsa. O yüzden okumana gerek yok. Bak sonra demedi deme...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4015.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4015.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sen her şeyi hemen anlayanlardan olduğundan söylemeye gerek yok ama ben yine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;de sonradan pişman olmaktansa peşin peşin şunu söyleyeyim. Yazının devamını okumak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dışında yapacak bir şey bulamayacak kadar yalnız ve çaresizsen şunu bil ki, ileride &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazacaklarım benim başkalarına verdiğim dersler değil başkalarından aldığım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derslerin özetidir. Bizim köyün sevilen ağabeylerinden biri olan Albert Camus, sabah &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;köy kahvesinde oralet içip domino oynarken “ahlâk ve başkalarına saygı hakkında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öğrendiklerimi futbola borçluyum” demişti bana. Şimdi ben de sana diyorum ki, aynı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şekilde bu güne dek öğrendiklerimin önemli bir kısmını doğrulamak ve düzeltmek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konusunda her ne yaşadıysam bunu motosiklete ve camiasına borçluyum. Kimseye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;giydirme yok yani, heyecana kapılma sadece kendime ayar çekiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4118.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4118.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh madem devam ediyorsun benden günah gitti. Dediğim gibi bu bir gezi yazısı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gezide çıktı ortaya. Ben de öyle her yazı için ayrı bir blog açamayacağım için &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;burada yayınlıyorum. Ne de olsa buranın bir şöhreti var. Şimdi yeni bir blogu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tanıtacağım diye uğraşamam. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4350.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4350.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha bir de sayılar mevzusu var. Siz hayatı ölçülebilir büyüklüklerle tartıyorsunuz, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bizimkinde durum biraz daha farklı; biz hissedilebilir küçüklükler üzerinden &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biriktiriyoruz hayatı. Tartıya ne kadar az şey konursa o kadar hoş oluyor. Misal, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sizde kaç kilometre yol yaptık diye başlanırken söze, biz yol boyu kaç tırtıl saydık &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye ölçüyoruz mesafeyi, kaç ağaç geçtik, köpeklerin kaçı kuyruk salladı gibisinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden şu kadar para harcadık, şu kadar şehir geçtik gibisinden bilgi yok canım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kardeşim. Doğrusunu istersen (genelde eğrisini ister insanlar) işine yarayacak başka &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir bilgi de yok. Yazdıklarımın hiçbir boka yaramayışından ilham alarak fotoğraf &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seçerken de kronolojik sıraya göre seçmedim. Hangisini beğendiysem onu koydum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4073.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4073.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani sen hep sizin yarı kürede şöyle laflar söylersin. Kendi içime doğru yolculuk &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaptım, kendimi keşfettim, bu süreç çok “keyif”liydi. Hatırladın değil mi. Hani &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söyleyecek başka bir şey bulamadığında, evinde tütsü yakan kızları yatağa atmaya &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çalışırken  mal mal bakmak olmaz iki satır otantik mistik lafazanlık edeyim diye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yuvarladığın gevelemeler var ya, bu da onlar gibi bir şey işte. Burada içe doğru &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaptığımız bir yolculuk sırasında çektiğimiz fotoğrafları şerh ediyoruz... Efendim ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerh ne mi demek, açıp bakacaksın artık sözlüğe. Gerçi sözlük deyince aklına &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;wikipedia ile ekşisözlükten başka bir şey geliyor mu bilemem. Ama bizim yarı kürede &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hala kağıda basılı birkaç cilt bulunuyor. Olmadı googlelayıver cancâzım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4134.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4134.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iç yolculuktan beklenen nedir ? Adamına göre değişir. En başta sizin yarı kürede &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka bizimkinde başkadır. Ama bununla da bitmez. Sizde de başka başka bizimkinde de &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka başka şeyler çıkar ortaya... Misal, sizde, sakalı kaşıyıp “geçenlerde Elif &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shafak okuyordum azizim kadın nasıl derin nasıl uhrevi şeyettirmiş, şeyimden şey &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oldum yani diye lafı uzatıp, masaya gelen hesaba sizden önce biri hamle etsin diye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konsantre olmuşsunuz makyajı yapmanızı sağlayan bir dolgu maddesidir. Ya da dediğim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi tütsücü kızlar... çapkın seni... sizin tarafın bu oyunlarını da severim hani... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4819.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4819.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde ise daha çok susmak için bir kullanılır bu yolculuk türü. Hani derinlere &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inersin kendine dair bir şey bulursun... Ve mahcupsundur... Edep gereği bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kızarıklık ve sükut gerekir. Susarsın yani. Oysa susmak ne kadar zor bir sanat değil &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mi azizim. Hal bu ki, sıçar gibi konuşmak ne güzel, bir anda ağzından bir şey &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaçıverir ve saatlerce tuvalet bulmamış birinin klozete oturduğu andaki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rahatlamasını yaşarsın. Sanırım bu yüzden sizin yarı küre biraz bok kokuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4800.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4800.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nadiren bizim yarı kürede de diline vuranlar olur benim gibi. Aslında ben bu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konulara hiç girmeyecektim. Tepeden indik, köprüden geçtik, dereyi aştık, çalının &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkasında işedik gibi tefeyyüz edeceğin şeyler söyleyecektim ama olmadı işte. Bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gece uykum kaçtı ve bu yazı kendini ortaya çıkardı.(hadi itiraf et lan, sen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;de “tefeyyüz”de sıçtın, ne demek tefeyyüz, hadi google, he he) Sizin tarafta da &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oluyor böyle şeyler değil mi ? Sanatsal yaratıcılık neredeyse istemsiz bir şekilde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bira köpüğü gibi ağar ağar yükselerek taşıyor içinizden... Oluyor şekerim böyle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şeyler işte... bu da iki yarım kürenin ortak şeylerinden biri yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanız neticede...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan mıyız gerçekten, bunun için ne gerekir ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa sıkıldın mı tatlım... Sen aslında ciddi şeyler mi okumak istiyordun. Hadi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senin için biraz konuyu değiştireyim artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4044-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4044-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeki Müren'in bir şarkısı vardı, şöyle gerdanı hafif kırıp çenesiyle uzaktaki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulutları işaret ederek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bazen tatlıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Öcal hep haklıdır....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye. Meğer o şarkının sözlerini ben yanlış biliyormuşum. Aslı şöyleymiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bazen tatlıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemgil Tokatlıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4777.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4777.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senelerce bu şarkının sözleri aklımda yanlış kaldığı için, e haliyle sözler de &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etkileyici olduğundan bilinç altında kendimin haklılığına dair sarsılmaz bir inanç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geliştirdiğimi fark ettim. Bu fark ediş bu geziye tekabül ediyordu, ve içe &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yolculuğum sırasında aynı anda kâmil insan olma yolunda da küçük bir adım atma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;imkânına vesile oldu. (Sen de seviyor musun Türkçenin bu şekilde kullanılmasını ve   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dört beş kelimden uzun cümleleri ? Atalarımız böyle yazar ve konuşurdu biliyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;musun, çok eskiden 1980'den önce.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4009b.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4009b.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim yarı kürede biz biraz kâmil insan olmak, adam olmak falan gibi konulara kafayı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;takıyoruz. Sizde de buna benzer takıntılar var hatırladığım kadarıyla. Galiba &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;siz “mükemmel insan” peşindeydiniz. Biz mükemmelliği bir nev'i küstahlık &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;addediyoruz. Mükemmellik saplantısının, her tür insanî çabayı  kusursuzluk gibi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tanrısal bir özellikle bezemeye çalışırken, tatsız ve heyecansız bir kibirden başka &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir halta yaramadığını düşünüyoruz. Biz diyoruz ki, insanın kendi hacminden daha çok &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yer tutmaya çalışması komedidir, kendi hacminden az yeri işgale çalışması ise &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;trajedi... kendi kadar olabilmeli insan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Kâmil insanla mükemmel insan aynı şey değil şekerim, tıpkı kımıl zararlısı ile &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kımıldayan zararlının aynı şey olmadığı gibi. Aklını topla biraz. Bende yamuk &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulacağım  diye kendine eziyet etme. Bende çelişki boldur ama yamuk yoktur cicim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var gibi görünüyorsa o senin astigmatındır!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4075.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4075.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte lafı döndürüp dolanıp getireceğim yer burasıydı. Buradan sonrası neredeyse bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;laboratuvar titizliği ve zihinsel hijyen gerektirdiği için sululuğu burada &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bırakıyoruz. Ve fena halde ciddi bir söylemle, perdeleri çekip loş bir ortam &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaratıyoruz ve İncil dili ile konuşmaya başlıyoruz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve İşaya dedi ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar gibi adam olacaksın kardeşim ! Duvar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir gölgen olacak. Saatten saate değişen; hadi bilemedin mevsimden mevsime yer &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;değiştiren... ama bir gölgen olacak kardeşim... Oynak olmayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar gibi adam olacaksın kardeşim... boya, badana hikaye...taş duvar olacaksın, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pütür pütür olacak yüzeyin. Sana yaslanan kütür kütür seni hissedecek... neye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benzediğini bilecek.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşları üst üste koyup duvarı örerken harç bittiğinde, kendi bokunla harç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karacaksın...  kendin gibi kokacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4114.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4114.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar gibi adam olacaksın kardeşim !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle gotik, butik, etnik, gutnik değil. En düzünden duvar olacaksın. Seni ya &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aşacaklar, ya yıkacaklar. Bunu bile bile dimdik duracaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıktıklarında molozlarından başka bir adam yapamayacaklar. Yıkıldın mı duvar gibi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıkılacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla toz duman etmeden taş üstünde taş bırakmayacaksın. Efendice gideceksin yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni aşacaklar kardeşim... şaşırmayacaksın.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi gölgene aşık olmayacaksın. Her ne kadar gölge aşkın iklimi olsa da, bu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;füsunkâr manzaraya kendin için kanmayacaksın.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni aşana saygı gösterecek, yeri geldiğinde “yetemedik ulan” diyebileceksin. Bunu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diyene kadar öyle dimdik duracaksın gelip aşsınlar diye. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl olsa, aşanlar da aşınacak diye teselli kazacaksın gelecekten. Alabildiğine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çirkin, dünyanın orta yerinde omphalos misali dikileceksin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4122.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4122.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece durmayacaksın. Durduğun yerden yaracaksın dünyayı tam orta yerinden. Ortadan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ikiye ayırdığında iki eşit parça olmuyormuş sikine takmayacaksın. Kim ne tarafa &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşüyor ona bakacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyiyi kötüyü birbirine karıştırmayacaksın. Bu dünyada araf sen olacaksın; bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yanında cennet bir yanında cehennem uzanacak. Sevdiğin adama kuş tüyünden yastık, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevmediğine kor ateşten rastık sunacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4279.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4279.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergâh kapılarında dilenmeyeceksin. Ayıp mı olur acaba diye, edinilmiş &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mahcubiyetlere girmeden, yemişim dergâhınızı, kim ulan imamınız diye soracaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılır kapanır kapıların gönlünü beklemeyeceksin. Siktiğimin tahtası adında meymenet &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yok; açılmaya değil kapanmaya yazmış kendini diye geniş geniş güleceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3983.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3983.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnadına kapıların karşısına dikilmiş duvar olacaksın kardeşim. Öyle her isteyen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içinden geçemeyecek. Üzerine çıkabilirler, dibine işeyebilirler. Az biraz pis kokar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama tiksinmeyeceksin. İnsan insanın gübresidir, ikrah getirmeden önce bir kez daha &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşüneceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4007.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4007.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük adamların yamacında olmayacak inşaatın. Küçük insanların bahçesine yakın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dikeceksin duvarını. Dört kitapta yazan ne varsa çocukların ellerinde gizlidir... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların ellerini öpeceksin. Dudakların o çelimsiz ve güçsüz parmaklara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dokunduğunda yol değil yön bulacaksın. Nereye değil ne yöne gittiğini dert edinmeye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başlayacaksın. Bilmediğin şeylerin emareleri belirecek zihninde... Zaten, bilgelik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dediğin bilmediğin şeylerin sezgisine sahip olmaktan başka nedir ki ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4268.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4268.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haritaları değil, köpeklerin yalnızlığını ve kedilerin neş'esini kılavuz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;edineceksin. Hattı zatında, onların alfabesiyle yıldızlara yazacaksın hayatın ne &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kelek bir durum olduğunu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar gibi olacaksın ve gölgene sahip çıkacaksın kardeşim !&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hayatı, adam olmayı, kardeşliği ve ilm-i siyaseti biraz da başkalarından &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öğreneceksin. Kendi aklının çölde bir vaha olmadığını bilerek başkalarının aklından &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;otlanacaksın. Her şeyi senin bilmek zorunda olmadığını farkettiğinde bildiklerin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seni daha güçlü besliyor olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4771.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4771.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaya çüküyle dayanmış sözde civanmertlere vermektense, tek damla gözyaşıyla bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ormanı yeşerten orospulara vereceksin gölgeni. Serin olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serinliğin böyle limonata tadında bir şey olacak... Seninle gülecek sana gelecek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanlar. Her birinin saçlarının arasından nane yaprakları toplayıp tekrar onlara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sunacaksın. İnsanları serinleteceksin kardeşim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4086.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4086.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yanın çöl gibi kupkuru olacak. Dölleri paçalarından akan yaşam kısırlarını, haz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arsızlarını, tek darbe ile o çöle gömeceksin. Bir yanın mezarlık olacak yani... öyle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun uzun okuyup üflemeden, hepsini layık olduğu kefene sarıp dikine dikine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sokacaksın kuma. Kefen dediysem naylon torba yani, o da solucanları ve kurtçukları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunların kirli bedeninden korumak için. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikine, boyasız, hesaplanmamış bir duvar olacaksın kardeşim. Seninle konuşanlar,  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir duvarla konuşuyormuş gibi hissediyorum diyecek. Sırdaşlığın tek ve biricik şartı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önce ağzına duvar örmektir, dişlerinin arasından söz değil ışık sızmayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4143-2.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4143-2.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar gibi yaşayacaksın kardeşim ! Gün gelip işin bittiğinde yıkıntılarından geriye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir şey kalmayacak. Toz olup gideceksin, yokluğun da varlığın gibi ağırlık &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapmayacak bu dünyaya. Yük olmayacaksın. Senden kalan malzeme geri dönüştürülebilir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olmayacak, hortlamayacaksın yani. İşin  bittiğinde efendice gideceksin başka &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alemlere. Orada da sana iş bulurlar merak etme. Bir yerde işin bittiğinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tırnaklarını geçirmeyeceksin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4097.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4097.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine benzeyeceksin kardeşim. Aynadan ve taştan başka servetin olmayacak. Kendi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hakikiliğinin tek şahidi sen olacaksın yine. Kendi hakikiliğinin izini başkalarına &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kazımaya çalışmayacaksın. Eğer sen hakiki biriysen bunu senden biliriz, senin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hakkında söylenebileceklerden değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3410.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3410.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çakma hayallerle, pagan ritüellerinden aşırma usullerle değil; kendi şarkını &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söyleyerek birbirine çarpa çarpa yontacaksın taşları... Kalın, kaba, kallavi harfler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi dizeceksin yan yana ve üst üste.  İncelmeyeceksin. İnce olacaksın. Çünkü yarı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;küremizde samimiyetsiz incelikler, şiddet ve cehalet kadar büyük bir günahtır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın, boğumlu ve çirkin parmaklarınla bir menekşe yaprağı kadar ince olacaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4173.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4173.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşlara sürtünmekten kanayan elinin tersiyle alnındaki teri sildiğinde alnına bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazı yazmış olacak ve bu yazıyla ışıyacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce sinekler uçuşacak üzerinde, sonra kertenkeleler kıpırtısız tutunacaklar ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra tüm tabiat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yaşam ışığı sever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değil mi ki, ölünce parlak bir ışık gördüğünü söyler ölüler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet bir gün gelir o tabiat seni örter ve başucuna dikecekleri o ufacık duvar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aklına getirmediğin ne çok şey söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vamos compaňero...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-8334035330977111926?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/8334035330977111926/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/09/duvar-gibi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8334035330977111926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/8334035330977111926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2010/09/duvar-gibi.html' title='DUVAR GİBİ'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-1229912344428318305</id><published>2009-05-27T00:39:00.000-07:00</published><updated>2009-05-27T00:43:01.699-07:00</updated><title type='text'>TorosFest 1905 km. (1. bölüm)</title><content type='html'>Dirty Cat Riders Motosiklet Kulübü olarak aşağıda göründüğü gibi derin tefekkür anlarımızdan birinde guruba hem eğitim hem de birlikte iyi vakit geçirme fırsatı olarak değerlendireceğimiz bir uzun yol programı planladık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6875.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6875.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatıratımızda mezkur Toroslar ve Biraz Fazlası kapsamındaki geziyi biraz daraltıp insani boyutlara taşıyarak organizasyon hazırlıklarına başladık. Önceden gitmiş olmamıza rağmen, yol ve konaklama koşullarındaki muhtemel süprizlerden kaçınmak üzere keşif gezileri yapıldı. Yemek ve konaklamaya ilişkin düzenlemerle, jandarma kaymakamlık vb. bağlantılar kuruldu ve 16 Mayıs sabahı yola çıkıldı… Yola uzun ve zor diyenler çıktı. Ne diye dolanıp duruyoruz doğrudan gidip denize girsek olmaz mı diyenler çıktı. Yüzme kulübü değil motor kulübüyüz durmak yok yola devam dedik. Düştük kalktık, yedik içtik… ama illaki bu dünyada insanoğlunun kendi icadı ile tadabileceği en büyük hazlardan biri olan motosiklet hazzını sonuna kadar yaşadık… Yine yapar mıyız ? Yaparız zaten hep yapıyoruz. Jaws’ın dediği gibi “Bizim işimiz bu !”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5943m.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5943m.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=torosrally.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/torosrally.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir rota planladık... fazlası var eksiği yok tamamladık Niyet 1680 km. idi 1900’e çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle sabah sıcak yatağını bırakıp sırf bize iyi yolculuklar dilemek için gelenleri selamlayarak başlayalım. Dost elinden sıcak bir kahvenin şekere ihtiyacı olmaz. Ama Erhan hem şekeri hem ekstra tatlandırıcıyı da kapıp gelmiş... Sağ olasın Erhan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7473.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7473.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panora park yeri 6:45'den itibaren damla damla dolmaya başladı... Falanca geldi mi filanca şimdi telefonla aradı derken herkes zamanında hareket noktasındaydı. Zihni abi sabah hastasını kıramamış bizi görmeye geldi. İki satır sohbet edip doğru muayenehaneye koştu. Sonra bizi Cihanbeyli'de yakaladı... Haymana ve Yenice yolunun yumuşak virajlarında ilk alıştırmalarımız yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7492.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7492.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kahvaltısı 115. km.de yaklaşık saat 9 gibi biz gittiğimizde hazırdı. Hazır sofraya oturmanın keyfi  başka tabi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7477.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7477.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihanbeyli'ye çıkana kadar gayet keyifli güzel bir yol izledik. Guruplar birbirinden kopmadan uyumlu bir sürüş oldu. Cihanbeyli’de keşif sırasında Suat v Erhan'ın tanıştıkları motorcu bir pastacının dükkanına uğradık. Orada epey bir çay pasta ikramını severek kabul ettik. Oradan aayrıldıktan kısa süre sonra Zihni abinin debriyaj teli yerinden çıkmış. Sağ olsun pastacı arkadaş bize tamirci buldu. Ama bizim ekip kendi mekanik becerisi ile işi halletmişti bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihanbeyli’den Karamana'a kadar git gel konya altı saat türküsü söyleterek sürdük. Ta ki Karamandan Yeşildere sapağına sapana kadar. Karaman Yeşildere Taşkent arası nefis bir doğa asfalt kalitesi ikinci sınıf olmakla beraber tehlikesiz güzel bir yoldu. Önce Yeşildere’yi geçip Taşkale'ye geldik. Yolda Manazan mağaralarını geçitik. Taşkale girişindeki tahıl ambarları önüne motorları çekip bir kaç fotoğraf çektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7517.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7517.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7519.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7519.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu köyle üçüncü gelişim. Yoksul ve insansızlaşmış bir yer. Gençlerin hemen hepsi köyden göçmüş; yaşlılar kalmış geride. Orta yaşta olanlar hala halı dokuyarak geçim dünyası dertleri ile uğraşıyorlar. Köye gelen giden pek olmuyor yaşlı bir teyze gelip bize el işi örgü bir şeyler satmak istedi ama kimse ilgi gösteremedi. Sonuçta yanında taşıdığı mini tezgahı toplayıp gitmek durumunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=814_1475.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/814_1475.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7541.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7541.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahıl ambarlarının önü doğal bir fotoğraf sütüdyosu gibiydi biz de bolca fotoğraf çekerek değerlendirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7538.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7538.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7531.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7531.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar geldiğimiz yoldan Yeşildere’ye kamp alanımıza gittik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7542.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7542.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce motorları çadırların arasına sokmayın diye uyardılar ama bizimle baş edemediler... Motor çadırın önünde olunca hem karizma daha sağlam oluyor hem de eşya taşımaktan kurtuluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha kızı Aysın ile birlikte gurubun epey bir eşyasını taşıdı. kendi kamp malzemesini o hengamede nasıl ayırıp buldu bilmiyorum ama becerdi... Bu kadar yük taşıyıp bu kadar içten bir şekide gülen çok az adam tanıdım. Çocukluğumuz aynı mahallede geçmiş ama birbirimizi teğet geçmişiz. Keşke onu daha önce tanımış olsaydım. sağlam adam vesselam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi bu fotofa sadece kıçı görünüyor ama ilerideki karelerde daha rahat tanınmasını sağlayacak kareler de çektim... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7548.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7548.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Targutay bizimle ilk kez sürdü aslında başka bir gurubun aktif üyesi. Bir kereliğine de olsa bizimle sürdü, sürüşü uyumlu yüzü gülen bir arkadaşımız. İnsan gurubunda daha başka ne ister ki. Hitit de bizim kardeşimiz, onlara da buradan Ömer vesilesi ile selam olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7546.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7546.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7545.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7545.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arkadaşlar ise kedi... bildiğiniz pis kedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol yorgunluğu ile çadır kurmak bezdirici bir iş. Ama bir yükü iki kişi kaldırınca yük tufah bir şekilde hafifliyor. 100 kiloyu iki kişi kaldırınca adam başına 50 kilo değil daha hafif diyelim 30 kilo düşüyor... Bu da sanırım arkadaşlığın gizli gücü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7552.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7552.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada yardımlaşma derken ben de başkan olarak yerinden kalmayan genç sürücülere kendilerini toparlayabilmeleri için gerekli yardımda bulundum tabi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=caglaya.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/caglaya.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi aramızda hard enduro arkadaşlar da var onlar her işlerini tek başına gördükleri gibi kalan zamanlarında diğerlerine yardım ediyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7550.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7550.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de "ağa" olanlar var... gerçek toprak ağası. oturuşunda belli. ama gülerken kendini ele veriyor işte. Erdal Çocuk gibi gülüyor. Bu kadar güzel gülen kaç adam tanıdınız hayatta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7553.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7553.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayet yemek faslı... Yeşildere'de Hilton mutfağı... Şaka değil lezzeti ile çeşitleri ile nefis bir yemek yedik. Gırgır şamata şarkılar derken saatı 12 ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7558.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7558.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7565.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7565.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7567.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7567.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7568.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7568.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7569.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7569.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim ayına göre hava çok daha iyiydi. Bu kez daha rahat uyudum. Çadırlara çekildiğimizde derin bir sessizlik oldu. Bir kaç kurbağa şarkı söylüyordu. sabah uyandığımda ise kuşların korosu işbaşındaydı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşildere’de yaptığımız kahvaltıda tek eksiğimiz tereyağıydı. Geldi gelemiyor, eridi dondu derken millet doydu zaten. Gece estirdiğim terör işe yaramış olsa gerek herkes sabahın altısında kalkmış. Çadırları toplamış. Çadırların ve matların yarısını Süha’nın arabaya yükledik sağ olsun epey yükümüzü taşıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah Karaman’dan benzin alıp yola koyulduk; ilk durak Sertavul Geçidi. Yol tabelaları içinde motorcular için en müstesna olanı “geçit” tabelalarıdır. Bazı Avrupai arkadaşlar “pass” demeyi tercih eder ama Sertavul Pass biraz altı kaval üstü şişhane misali oluyor. Neyse biz fotoğrafımıza bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7603.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7603.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzler gülüyor, yola devam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7629.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7629.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl yağan yağışlar dağlara neşeli bir yeşillik olarak düşmüş. Her yer ve her şey çok güzel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7629c.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7629c.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7635.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7635.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaman’dan Anamur’a en olmadık yoldan gidiyoruz. Düz bir şekilde aşağı inmek mümkün, ama biz Mut Ermenek Gülnar Silifke Anamur arasında  ters Z çiziyoruz. Güzel de oluyor yol uzadıkça güzelleşiyor. Asfalt kalitesi hiç fena değil. Çok az birkaç yerde asfalt erimesi vardı ama o da sorun olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7629a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7629a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7629b.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7629b.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülnar’da geziye  Ankara’dan bir gün gecikmeli katılan Hüseyin abi, oğlu Korhan ( o da seneye enduroya başlayacak) ve Selçuk’la buluşuyoruz. Selçuk da motorunu park edecek garaj bulursa motor alacak (Böyle uyduruk bahane görmedim, Selçuk üzerinde çalışmam gerekecek)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7647.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7647.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Korhan solda Selçuk sağda… ikisinin de sırtına iki seneye kedi dikmezsem ne olayım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte tam da böyle !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=814_1485.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/814_1485.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın Zihni abiye bile giydirdik... gerçi biraz üç kağıtçı bir yöntem oldu ama Uğur tam bir paparazi gibi çalışıp bu anı çok güzel yakalamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1579.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1579.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülnar’da çay içmek için dinlenirken (bu arada her molada çay içmekten tein zehirlenmesi geçirdik) kasabanın delikanlıları uzaktan bizi kesiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7641.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7641.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aranızda en kabadayı kim diye soruyorum. Öndekini gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7643.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7643.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bunların hepsini dövüyor musun diye soruyorum… Heee dövüyom diye cevap veriyor. Baban da seni dövüyor mu dediğimde susuyor. Cevap versene len diye üzerine gidiyorum. Çok pis döver diyor. Erkeklik çoğunlukla babadan oğla geçen bir sanattır. Bu garibim de aynı bıçakla yaralanmış, inşallah büyüyünce kapanır yarası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7647a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7647a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7647b.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7647b.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-1229912344428318305?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/1229912344428318305/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/05/torosfest-1905-km-1-bolum.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/1229912344428318305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/1229912344428318305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/05/torosfest-1905-km-1-bolum.html' title='TorosFest 1905 km. (1. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-2884695855258207207</id><published>2009-05-27T00:37:00.000-07:00</published><updated>2009-05-27T00:39:02.897-07:00</updated><title type='text'>TorosFest 1905 km. (2. bölüm)</title><content type='html'>Anamur’a geldiğimizde arkadaşlardan bazıları denize girmişler. Duşlarını almışlar. Yüzlerinde bebeksi bir pembelik var… sinir bozucu. Yemeğe oturuyoruz. Muhabbet gece 1:30 kadar uzuyor. Ankaradan gelen viski ile geceyi noktalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7646.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7646.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erken kalkmaya alışmış olduğunu düşündüğüm halkımız kendi haline bırakıldığında mışıl mışıl uyuyor ve akşam varacağımız noktaya kaçta ulaşacağımız umurunda bile olmuyor. Demek ki neymiş: yaşasın faşizm ! yarın sabah ben size karga çayını demlemeden kök söktürmez miyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1504.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1504.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anamur kahvaltısı beklenenden daha uzun sürdü. Herkes iki günlük sürüşün yorgunluğunu çarşafta bıraksın da varsın biraz geç olsun. Bu kez(dört kahraman hariç) çadır kurmadığımızdan toparlanmak çok daha hızlı oluyor. Biz yola koyulmak üzere hazırlanırken Özgür, Murat Şahinoğlu ve Ömer Targutay’ı hüzün basıyor. Özgür eşine söz verdiği için Manavgat’a onun yanına gidecek; Şahinoğlu geceyi inleyerek geçirdi, rahatsızlığının geçip ateşinin düşmesi için en az bir gün dinlenmesi lazım Anamur’da kalacak, Ömer de Şahinoğlu’nun ta ilkokuldan arkadaşı. Yalnız bırakacak hali yok o da onunla kalıyor. Biz yola çıkıyoruz. Yol dediysem lafın gelişi… Anamur’dan vuruyorsun dağlara ondan sonrası şiir şiir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7652.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7652.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer güzel yatıyor virajlara bir de mıcırda yatmayı öğrense DirtyCats sponsorluğunda seneye Dakar’da izleyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7656.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7656.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7660.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7660.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7674.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7674.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anamur’dan Ermenek’e çıkarken şu güzellikleri seyrede seyrede gidiyoruz. Yollar asfalt ikinci kalite ama lastiklerin yol tutuşu gayet iyi sorunsuz sürüyor herkes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 70-80 km.lik sürüşten sonra Anamur’un yaylası olduğu söylenen bir köye geliyoruz. Köy de değil köy kılıklı bir yer. Bir kahveyi gözüme kestirip (zaten ikinci bir kahve yok) kontağı kapatıyoruz. Her yerde şımartılmaya alışmısız buradaki ahali sanki burası GP pistiymiş de biz pet stopa girmişiz gibi pek yüz vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7676.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7676.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7677.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7677.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7678.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7678.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hava atamadığı zaman motorcunun ruh halini siz düşünün. Neyse yine çay sohbet biz keyfimize bakarken hava atamamanın acısını Zihni abi çıkartıyor. Yöre halkına diş sağlığı ve ağız hijyeni konusunda kısa bir seminer veriyor. Bu eziyet onlara yeter. Bir daha motorculara hayranlıklarını belirtmede kusurlu davranışlarını görürsem bir göz doktoru ve bir aile hekimi ile geleceğim hayatları boyu unutamayacakları bir ders alacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7683.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7683.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaylarımızı içip yola devam ediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1528.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1528.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez Ermenek’te yemek yiyeceğimiz yeri kolayca buluyoruz. Kontör almaya turkcellciye giriyorum. Abi siz dün de buradaydınız di mi diye soruyor. Evet diyorum. Yarın da gelecek misiniz diye ciddi ciddi soruyor ? he canım biz deliyiz Ermenek etrafında dolanıp duruyoruz… işte bu da delilerin önde gideni &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7684.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7684.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenek’ten çıkışta cenaze vardı kasabayı terk ederken kıyafetler ve kask içinde piştik. Ağır ağır ilerleyen bir trafik zaten 200 metrelik bir cadde var onda da trafik tıkalı olur mu demeyin oluyor. Ermenekten çıktıktan sonra tırmanmaya başlıyorsunuz. Anamur Ermenek arasındaki hairpin’ler kadar sert olmasa da burada da bolca hairpin var (Hairpin U biçiminde çok dar viraj) . Bunları görünce seviniyorum. Çünkü hairpinde kazanılan deneyim motor hakimiyeti ve çizgide kalmak açısından çok önemli. Herkes bu eğitimden geçiyor. Ankara’da Bülent’in korsan OMM eğitiminde anlattıklarını herkes hatırlıyor olsa gerek çünkü hairpin hata affetmez… çok şanslı değilseniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine en sevdiğim yere geliyoruz. Belpınar Beli 1890 m. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7686.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7686.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası Taşkale’ye giden yolda en yüksek nokta; ama itiraf edeyim sonbaharda hava kararmak üzereyken ve soğukta çok daha etkileyici. Şimdi bize biraz light yüzünü gösterdi. Taşkale içinde benzinci ile kavga ettik. Kavga dediğim ağız dalaşı. Bütün motorlar benzinliğe girdiğinde adamın gözlerinde dolar işaretleri belirdi. Zihni abi beni uyardı ben de (çok akıllıyım ya o yüzden bağıra bağıra) millet burası tek pompa 14 km. sonra Hadim’den alacağız benzini diye söylemiş bulundum. Kalabalıktan korkmayan benzinci uçan tekme hareketiyle yanıma kondu sen benim rızkımı buradan alıp oraya götüremezsin dedi. Götürürüm zaten ben getirdim dedim. Ondan sonra bir paragraf hede hödö diyaloğu geçti ve Hadim’e gaz açtık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7696.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7696.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki fotoyu çektiğim yerde geçen yıl ekim ayında Ali Batum’un  siyah beyaz bir fotoğrafını çekmiştim. Bu kez renkli ver daha kalabalık. Yeter artık seneye başka yerde sanat yapacağım. Aynı yol üçüncü kez bayar. Seneye belki de doğu Toroslar… hmm hiç fena fikir değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7705.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7705.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadim’den sonra yol yumuşuyor hava sertleşiyor. Seydişehir’e inene kadar yeşillikleri izleyerek  ve bir sağımızda bir solumuzda akan nehrin şırıltısını izleyerek gidiyoruz. Seydişehire yaklaşırken yağmur başlıyor ve yağmurluklarımızı giyiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1555.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1555.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal insanlar bedenlerine göre giysi alır. Ama nedense ben yağmurluk alırken gelinlik kız psikolojisine girip iki beden küçük ve tulum tipi yağmurluk almışım. Giyinme işini kendi başıma halledemediğimden gurup dayanışması bilinci ile giydiriliyorum. Tabi bu bilincin içinde her anı fotoğraflamak gibi sakat bir boyut da var.  Bu durumda manzara aşağıdaki gibi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1559.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1559.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse yağmurda sürüş başlıyor ve asıl cümbüş bu saatten sonraymış bizim haberimiz yok. Seydişehir Beyşehir yolunda traktör trafiği çok. E tabi bölge tarım bölgesi olduğu için Plazma TV taşıyacak halleri yok. Gübre’den moloza topraktan tezeğe ne taşınmışsa hepsinden metre başına yüzer gram numune bırakrak geçmiş traktörler. Daha da önümüzde bırakmaya devam ediyorlar. O döküntüler yağmurla beraber vıcık olmuş asfaltta adidas krampon bile kayıyor. E adidas kayar da metzeler durur mu o da kayıyor. Frene dokunan  motorun arkadan görünüşü nasılmış sürerken görüyor. Dört motor yağış yüzünden kayıyor. Hasar felaket, yüz kızartıcı desem yeridir üç ayna bir cam kırılıyor. Yola çıkarken yedek buji, gaz teli falan değil artık yedek ayna da almaya karar veriyoruz. Bizim bu haberi duyanlardan heyecanlananlar olmuş. Normaldir görmedikleri için. Netice itibarı ile kimsede çizik yok motorlarda ayna ve bir cam dışında hasar yok. Gerisi teferruat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim logoya dikkat ettiyseniz kedinin kafa göz hafif dağınıktır. Erkek kedidir. Erkek dediysem mavi hüviyet taşımak yetmez biraz da yürek ister bu işler. Kum havuzda oynamaya benzemez. Biz düşeriz kalkarız, gideriz yine güleriz.  Bizim işimiz bu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=Torosfest16-19MayC4B1s2009123.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/Torosfest16-19MayC4B1s2009123.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenişarbademli’ye iki gurup olarak girdik birinci gurup gölün güneybatısından, ikinci gurup kuzeyinden girdi. Ben ikinci guruptaydım vardığımızda hava kararmıştı. Daha önce ayarladığımız lokantacı mangalı yakmış, aşağıya doğru buram buram kokular gelmekte. Kokular eşliğinde çadırları kurduk. Yine herkes birbirinin işini gördü. Sabitle Mehmet bana el bile sürdürmediler… (Yaşlılığımda daha da rahat etmeyi umuyorum, sağlam çocuklar bunlar; güvenim sonsuz) Süha neredeyse bütün gezi boyunca sağladığı lojistik desteği sürdürdü. Sabah kahvaltısı için aldığı malzemeler de eklenince arabanın arkası iyice yere yanaşmış, ama adamın yüzü gülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1561.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1561.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1562.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1562.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1564.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1564.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamp olur da kamp ateşi olmaz mı ? O işi de Selim halletti. Ateşin etrafında günün yorgunluğunu attıktan sonra herkes derin bir sessizlikle geceye teslim oldu. 1235 metrede oksijen takviyeli nefis bir uyku… deliksiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenişarbademli Teşkale’den yüksek olmasına rağmen ilk geceye göre daha sıcaktı. Sabaha kadar hiç uyanmadan deliksiz uyuyabildik. Sabah kahvaltı organizasyonun yapan arkadaşlar kumanyaları hazırlayıp, çayı ayarlarken aramızda kişisel bakımını ihmal etmeyenler de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7710.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7710.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’ya erken dönmek isteyenler kendilerine kısa bir rota seçip önden gittiler. Geriye kalanlar çizili rota üzerinden Eğridir Gölüne doğru gaz açtı. Eğridir’de yemek yediğimiz yerde  tesadüf eseri Tahir ve eşi ile karşılaşıp tanıştık. Yakışıklı bir  V-Strom 1000 ile önce güneye inmişler Eğridir’de konaklayıp Ankara’ya dönüyorlarmış. Tanıştığımız iyi oldu, bu Cuma toplantıya gelerek onlar da aramıza katıldılar. Fotoğrafta biraz arkada kalmışlar, daha ilk tanışmamız olduğu için rahatsızlık vermemek için doğrudan çekmemiştik fotoğraflarını, artık Cuma toplantısına geldiklerine göre elbet bir gezide onların da fotoğrafını çekeriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1595.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1595.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gezide yol tanışmalarından biri de Hüseyin Aktürk ile oldu. Eşi ile otomobille seyahat ederken yanından geçmişiz. Sırtımızdaki patchlerden gurubun adını aklında tutup sonra siteyi bulmuş. Hani Kayahan’ın bir şarkısında bir söz var: “yolu sevgiden geçenler er ya da geç yolları kesişi” gibi bir sözdü. Gerçekten de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğridir gölü kendi çapında bir balıkçılık merkezi. Onlar Istakoz diyor ama aslında “kerevit” diye binilen kabuklulardan çıkıyor gölden. Mevsim av yasağında olduğu için henüz iri kerevit yoktu ama tadımlık birer tane yeme fırsatımız oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1596.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1596.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istakozla pek alakası yok sadece şekli benziyor, bana biraz tatsız tuzsuz geldi. Yine de denemeye değer, belki irilerinin tadı daha güzeldir. Balık da fena değil ama sonuçta tatlı su balığı işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1597.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1597.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğridir’e kadar gidip ayağını suya sokmadan olur mu? Olmaz. Erdal ve Öner paçaları sıvayıp kısmi serinleme yaşadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7721.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7721.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğridir sonrası iyiden iyiye dönüş moduna geçtik. Dört günlük macera sona eriyor. Ama dikkat ve tedbir konusunda uyarılar başlangıç gününe göre dört kat daha fazla. Herkes birbirinin polisi adeta. Sona doğru yaklaşırken kimse hatalı bir iş istemiyor. Ben de Emirdağı taraflarındaki virajlarda etrafı seyrederek azmadan sakin sakin geçiyorum. Yine bir geçite geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7741.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7741.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=815_1598.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/815_1598.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozdurmuş Beli. Adı biraz sakat ama yine de durup burada da bir fotoğraf alıyoruz. Ve yola devam… bir benzinlikte gençten bir delikanlı geliyor. Abi siz Türkiye’yi mi geziyorsunuz bir amacınız var mı türünden belgesel soruları soruyor. Bir iki cümle ile cevap veriyorum. Sonra sizinler bir resim çekebilir miyiz diyor. Tabi neden olmasın ama bak en yakışıklımız şu gördüğün bıyıklı abi diyerek Ali’ye yönlendiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_7746.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_7746.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen gençten çocuklar cep telefonları ile motorun fotoğrafını çekerler küçük yerlerde, tedirgin biraz mahcup bir şekilde izin isteyerek. Hemen elimi omzuna atıp gel beraber çekilelim derim. Kendilerince kafalarında bir yere koydukları insanın pek de orada olmadığını bu şekilde görmek onların da hoşuna gider. Bir anlamda barışırız birbirimizle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol insanı bir yerden başka bir yere kavuşturan bir araçtır çoğu kimse için. Bizim içinse bizi birbirimize kavuşturan bir araç. Yolda kendini tanırsın, birbirini tanırsın. Sınırlarını keşfeder başkalarının sınırlarını keşfedişine tanık olursun… İnsan olmak, yolda olmak çoğu kimse için alışıldık bir durumdur. Bizim içinse her seferinde şaşırarak sevindiğimiz bir yeniden keşfetme halidir. Kendini, memleketini, arkadaşını keşfetme hali… Tüm kaşiflere, şaşırtanlara, şaşıranlara, sevinenlere, sevindirenlere selam olsun. Yolumuz; arkadaşlık sevgisi, kardeşlik zinciri, memleket sevdası ve iki teker aşkı ile şenlensin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı heyecan ve coşku ile Ilıca'da buluşmak dileğiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-2884695855258207207?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/2884695855258207207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/05/torosfest-1905-km-2-bolum.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/2884695855258207207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/2884695855258207207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/05/torosfest-1905-km-2-bolum.html' title='TorosFest 1905 km. (2. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-3349496388914940175</id><published>2009-04-08T04:49:00.000-07:00</published><updated>2009-05-07T05:41:55.814-07:00</updated><title type='text'>GEZİ RAPORU NASIL YAZILIR</title><content type='html'>Gezi raporu nasıl yazılır...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yazmak şahsi bir eylemdir, tıpkı yemek yapmak gibi. Tarifi ne kadar ortak olursa olsun "bir tutam tuz", "alabildiği kadar un",  “bir çimdik zencefil” cümlelerinde yatar işin sırrı. Herkesin elinin ayarı gönlünün alırı farklıdır.  İyi bir yazıda olması gereken en önemli özellik samimiyettir. Samimiyet ateşinde taş pişirseniz, yiyenin ağzında  eline sağlık dedirtecek bir lezzet bırakırsınız… Yazarken aklınızı özgür bırakın. Ama sırtınızı mutlaka hafızanıza dayayın. Hafızadan beslenmeyen yazılar fast-food gibidir. İçinde, sizin izinizi kirinizi taşımaz. Bir yazının kalıcı olabilmesi, sizden taşıdığı izlerin derinliğine bağlıdır. Gittiğiniz bir yerde gördükleriniz, tattıklarınız aklınızın bir köşesinden eski anıları, yaşanmışlıkları canlandırıyorsa onları gizlemeyin. Mahremiyetinize gösterdiğiniz saygı çerçevesinde kendinizi olabildiğince açın... İnsanların karşısında çıplak kalmaktan korkmayın. Ama yerli yersiz de soyunmayın... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_1792.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_1792.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Anlattığınız şey geziniz olsun. Ama içinde siz de olun. Sadece gezide çekilmiş fotoğraflarla değil aynı zamanda hiç çekilmemiş fotoğrafları anlatarak gözümüzde canlanmasına izin verin. Birlikte yol yaptığınız arkadaşların tutum ve davranışlarını onların da tebessüm edebileceği bir mizahi yaklaşımla ortaya koyun. Gezideki gerilimleri  yazıya yansıtmayın. Her gezi katılanlar için bir sınavdır. Sınavda verdiğiniz notları yazıda ilan etmeyin. Unutmayın, size verilen notları hiçbirimiz bilmiyoruz… Anlatılarınızla kimseyi gülünç duruma düşürmeyin. Ama herkesle beraber gülümseyin. Kritik nokta, hakkında şaka yapılan kişinin de yapılan şakaya gülebilmesini sağlayacak bir ölçüyü korumaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0592.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0592.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gezi raporu fotoğrafları alt alta dizmek değildir. Gezi yazısının önceliklerini iyi tespit edin. Neyi anlatmak istiyorsunuz. Gidip gördüğünüz yeri mi, yediğiniz yemeği mi, gurubunuzun ne kadar mükemmel bir gurup olduğunu mu, kendinizi mi ? Bunlardan hangisini anlatmayı seviyorsanız ağırlığı ona verin. Ama mutlaka diğer unsurları da metne katın. Sadece sizden bahseden bir yazı sevgilinizi etkileyebilir, ya da yeni sevgili bulmanıza yardımcı olabilir; ancak okuyanların çoğuna sıkıcı gelebilir… Salt gidilen yer hakkında bilgi veren, TRT 2 belgeseli tadında bir yazı için belki çok araştırma yapıp çok uğraşırsınız, ama kimse okumak istemeyebilir. Çünkü okuyucular okudukları şeyin içinde ya kendilerinden bir şey bulmak isterler, ya da sizden bir şey bulmak isterler. İnsani boyutu zayıflatılmış yazılar ilaç prospektüsleri gibidir. Sadece oraya gitmeye niyet eden birilerinin ilgisini çeker. Onların da hafızasında bir yer edinmeniz zordur. Yazınızın içinden sadece, kaç km., asfalt-mıcır, otelin telefon numarası gibi bilgileri alıp emeğinizi görmeden geçerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_1646.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_1646.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Koyu edebiyata, içeriksiz duygulanmalara ve derin bunalımlara girmeyin. Unutmayın, gezgin insanlar ışığı başka bir coğrafyada görmek için, yol zevkini yaşamak için "arayış" içindeki insanlardır. Onlara istikamet gösterebilirsiniz, bundan faydalanırlar. Okuyucuyu kendi bulgularınıza gömmeyin. Sizin edindiğiniz kanaatler sadece sizin gözlem yeteneğinizle edinilebilir. Yaptığınız yorumların şahsiliğinin altını çizin. Bunu yaparken kendinizle dalga geçmekten çekinmeyin. Doğru bildiğiniz şeylerin ne kadar doğru olduğunu tartın. Bu tartıda kuşkulu sonuçlar çıkıyorsa bunu paylaşmaktan çekinmeyin. Bazı an çelişkili ifadeler kurabilirsiniz. Çelişkiden korkmayın…  Sarté "beni ayakta tutan şey çelişkilerimdir" demiş. Ustayı ayakta tutan şey sizi yıkmaz, çekinmeyin. Çelişkiden değil samimiyetsizlikten korkun.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_1719.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_1719.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkası için değil kendiniz için yazın. Yazarken kendinize yaklaşacak, kendinizi keşfedeceksiniz. Gezmek insana çok şey öğretir. Ama bu öğrendiklerinizi fark edebilmek için bunları ortaya koyabilmeniz gerekir. Yoksa dile getiremediğiniz yüzeysel bir aydınlanma yaşar ve orada kalırsınız. İlerisine gidin. Yazdığınız  yazıyı hemen yayınlamayın. Sabırsız biriyseniz üzerinden bir iki saat geçmesini bekleyin. Arada bir kahve içip, başka şeyler yapın sonra yazdığınız tekrar okuyun.Okuduğunuzda gözünüze fazla gelen kelimeleri eleyin. İyi bir yazı elde etmek için kelime elemek gerekir. İkinci okumada aynı anlama gelen kelimeleri art arda  sıraladığınızı fark edeceksiniz. Yazdıklarını beğenisine güvendiğiniz birine okutun. Fikrini alın.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0704.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0704.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin beğenisini hedeflemeyin. Size ait bir eşik olsun. Bu eşiği altına inmemeye özen gösterin. Kimsenin algı kapasitesini küçümsemeyin. Şöyle yazarsam beni anlamazlar demeyin. Sizin eşiğinizde sizinle arkadaşlık yapan insanlar sizi anlamak için gayret edeceklerdir. Her okur, yazıdan kendi almak istediğin ve almaya hazır olduğu kadarını alır. Herkese her şeyi anlatmaya çalışmayın. İnsanlığın aydınlanmasından siz sorumlu değilsiniz. Yazılarınızda sosyal mesaj vermek gibi isteğiniz varsa kendinizi tutmayı deneyin. Beceremiyorsanız, hiç olmazsa didaktik olmamaya çalışın. Yani vermek istediğiniz mesajı doğrudan değil dolaylı yoldan anlatmayı deneyin. ("Ağaçları kesmeyelim kedileri tekmelemeyelim" demek yerine, "Yazın bu sıcağında ağacın gölgesinde mırıl mırıl uyuyan kedinin huzuruna insan özeniyor" deyin. Anlayan anlar anlamayanın zaten sizin yazınızı okumakla işi ne olabilir). Daha çok insana ulaşmaya çalışmak sizi kendinizden uzaklaştırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_1763.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_1763.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dünya görüşünüzü gizlemeyin. Yazıya bunun sinmesine izin verin. Ama yazdığınızın bir gezi yazısı olduğunu unutmayın. Siyasi manifesto yazar gibi gezi yazısı olmaz. Etrafı ve başkalarını yargılarken kendinizi iltimas geçmeyin. Dünya görüşünüz ne olursa olsun, bu alemdeki tek ve biricik doğruyu siz keşfetmediniz. Başkalarının da kendilerini doğru bulmak gibi bir zaafla yaralı olduğunu unutmayın. Tıpkı sizin gibi başka yaşam tarzlarını benimseyenlerin de haklı gerekçeleri olabilir… Herkesle dost olmak gibi bir yükünüz yok.  Dost olmadığınız ya da yaşam biçimi sizden çok farklı  insanları yargılamaktan özellikle uzak durun. Yazınızı okuyan size “en uzak insanın” dahi kendinden bir şeyler bulup okuyabileceği bir tarafsızlıkla davranın. Bir ayna olun, ressam değil. Kendinizi de katın ama ötekini silmeyin. “Öteki” olmanın, ne kederli bir yalnızlık olabileceği hakkında fikriniz yoksa ötekine hiç bulaşmayın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0514.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0514.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğiniz yerdeki insanlarla sohbet edin. Onlardan edindiklerinizi yazınıza katın. Yeni biri ile tanıştığınızda kendinizle ilgili olarak az konuşun. Sizi sizin sandığınız kadar kimse merak etmiyor. Kendinizi dünyanın merkezine koymaktan vazgeçin. Motorunuzla, kaskınızla havalı ve karizmatik olduğunuzu düşünüyorsunuz … ama köy kahvesindeki insanlar için sadece afili bir yabancısınız o kadar. Yabancı olmadığınızı hissettirin... Farklılığınızı değil ortaklığınızı vurgulayın. Boş bir testi olun, onlar size ne kadar o akarsa o kadar dolarsınız.  Hafiften dalgacı olun, ama alaycı olmayın. Kendinizle ilgili anlattıklarınızın seçilmiş ve kısa bilgiler olmasına özen gösterin.  Konuştuğunuz kişiye "zavallı Anadolulu güzel insan" muamelesi yapmayın. Hangimizin daha zavallı olduğunu kim bilebilir. Aşırı hayranlık gösterilerinden de kaçının. Bu da onu havaya sokar ve samimiyetini kaybeder. Leğende su görse duygulanan, Anadolu’da ücra bir köyde yaşamak istiyorum diyenlerden olmayın… Bu söylem sadece sizi  gülünç duruma düşürür. Onların kurtulmak istediği şeyi onlara överek adamları sinir etmeyin… Onu kendi içtenliğinde ve rahatlığında içinde konuşturmaya çalışın. Gittiğiniz yerde turist gibi olmayın; seyyah gibi olun. Bu ikisi arasındaki farkı düşünün, hatta bunu kendiniz için "yazın". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiniz hakkında bildiklerinizden emin olmayın. Kendinize ilişkin kanaatler sizin zihninizin prangalarıdır. Neden gezgin olduğunuz hakkında düşünün. Aradığınız şey nedir? Siz coğrafi bir merakla mı yollardasınız yoksa yaktığınız benzin aldığınız virajlar sizi kendinize mi götürüyor. Gezgin ruhuna mı sahipsiniz yoksa meraklı bir turistinkine mi? İki talip de aynı yere baktıklarında farklı şeyler görürler. Gezgin, ya hiç sahip olamayacağı bir şeyi arar ya da kaybettiği bir şeyi. Turist sahip olduklarını koruyan, dünyasını tamamlamış insandır. Gezgin duvarları yıkık, çatısı sızdıran bir zihinsel kürede yaşar. Onun gezmesi için bazen yol alması bile gerekmez. Sadece bir ney sesi bile onu kilometrelerce uzakta bir dağ köyünün serinliğine götürebilir... Turist ise, kapısını kilitleyip çıktığı muhitinden zaman çalan biridir. Birincisi dünyalı ikincisi şehirlidir. Yazı konusunda kalıcı olmak istiyorsanız çatısı sızdıran bir düşünsel iklime girmekten korkmayın. Kendiniz, çevreniz ve başka hayatlar hakkında önceden edindiğiniz kanaatleri evinizin vestiyerinde bırakın. Çantanızda önyargılar olmasın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0426.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0426.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motorcu olarak rüzgârla yıkanan biriyseniz şehrin temizliğinden kurtulun. Yaşadığımız yüzyılda kirlenmek, yıkanabilir lekelerin marifeti değildir. Kirlenmekten korkmayın. Konformist olmayın, goratekslerinizi küvet-te yıkayarak zaman kaybetmeyin. Olabildiğince insanların içine karışın. Otel lobilerinde zaman öldürmeyin. Orada sadece benzerlerinizi bulursunuz. Soğuk bir şey içmek istiyorsanız bakkal dükkânının önündeki sandalyeyi tercih edin. Motosiklet sizi diğer insanlardan ayıran değil, onlarla buluşturan bir araçtır. Motorcu olarak ihtiyaçlarınızı azaltın. Her yerinden kablolar sarkan, sürekli kendi döküntülerini toplayan biri etrafıyla ilişki kuramaz. Sadeleşin. Hem yazılarınızda, hem motor üzerinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sait Faik, "bir insanı sevmekle başlar her şey" der… Sevin… Çocuklarla ilişki kurun. Modern psikoloji çocukları, hayvanları ve doğayı sevmeyen insanların potansiyel şizofren olduğunu tespit etmiş bulunuyor. Bir çocuğu güldürmenin alfabenize daha önce hiç kullanmadığınız yeni harfler ekleyeceğini unutmayın. "Okula gidiyor musun" gibi beylik sorular sormayın, "okulda kimleri dövebiliyorsun" türünden onun dünyasına dokunan sorularla işe başlayın. Onlarla olan diyalogları unutmayın ve yazınıza aktarın. Çocukların fotoğrafını çekerken makineyi onların göz hizasına indirin. Böylece çocuklar daha güzel fotoğraflanır. Ve siz bir çocuğun önünde diz çökerek yücelirsiniz. Çocuklarla olan diyaloglar yazıda küçük sevimli duraklardır. Okurlarda, caddede yürürken aniden karşılaştığı bir parkta dinlendiği hissi yaratır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının kolay okunabilmesini sağlamak için uzun cümlelerden ve gereksiz tasvirlerden kaçının.Yaşar Kemal duvarda çakılı bir çiviyi iki sayfa boyunca anlatabilir. Ama siz yapmayın. Hem Yaşar Kemal değilsiniz, hem de 21. yüzyıl insanı duvardaki çiviyi o kadar merak etmiyor. Yazıyı hızla tüketmek isteyen bir okurla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Yazıyı çok uzun ve çok kısa tutmayın. Paragraf içinde cümleler fazla ise, gözün rahat takip edebilmesi için yazının içinde uygun yerlere üç nokta koyarak okuyucunun gözünün dinleneceği istasyonlar kurun... aynen böyle. Yerli yersiz smile işaretleri koymayın. Okuyan eğlenmek zorundayım düşüncesine kapılmasın. Bu işaretler az olduğunda hem daha etkili olur, hem de yazınızın ağırlığı daha hissedilir olur. İnsanlar nerede güleceklerini kendileri bilebilir, onları küçümsemeyin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0552.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0552.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yazının rahat okunmasını sağlayan şeylerden biri de görsel malzemedir. Olabildiğince kendi çektiğiniz fotoğrafları kullanarak paragraf aralarını fotoğraflarla süsleyin. Yemek tabağı, mangal fotoğrafı, kızarmış sucuklar gibi özelliksiz fotoğraflarla yazınızın değerini düşürmeyin. Fotoğraf seçerken "bu kare başkaları için gerçekten ilginç mi izlemeye değer mi" diye kendinize sorun. Bazı an,  filanca arkadaşım da kendisini burada görmek ister, fotoğrafını görse mutlu olur dediğiniz kareler olabilir. Tek tük böyle seçimleriniz olabilir. Ama siz seçimlerde aday değilsiniz, herkesin gönlünü etmeye çalışarak iyi bir yazı çıkartamazsınız. Bırakın arkadaşlarınızı sevgilileri mutlu etsin siz yazının içeriğine, fotoğrafların yazı ile bütünlüğüne odaklanın. Konu ile alakasız fotoğraflar yazının değerini düşürür.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0270.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0270.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullandığınız dile dikkat edin. Çoğunuz çoluk çocuk sahibi , yaşını başını almış adamlarsınız. Bu yaşta; mrb... cnm... iNanMıyooom... gibi şımarık kız çocuğu üslubundan kaçının. Bu sizi sevimli yapmaz. Sizi sevimli yapacak tek şey, yazı içinde kendiniz gibi olmayı becermenizdir. Tanrı size ne kadar sempati upload ettiyse bunula yetinin, ilave sevimlilik çabası mevcut  sevimliliğinizi de karartır. Eldekinden de  olmayın…  Türkçe’nin derinliğinden korkmayın. Dibe daldıkça daha da aydınlık bir dünya ile karşılaşacaksınız. Önem verdiğiniz bir konuda söylediğiniz bir ifadeyi farklı bir şekilde söylemeyi deneyin. Ama bunu sırf faklı olmak ve fark edilmek için yapmayın. Daha sade ve daha çarpıcı olmak için yapın. Üslubun zenginleşmesi kelime katarak değil kelime azaltarak olur. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_0440.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_0440.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğiniz yerle ilgili google araştırmasını mutlaka yapın. Araya bir yerlere tarihi bilgiler serpin. Bu bilgiler ne ilkokul beşinci sınıf performas ödevi düzeyinde olsun, ne de arkeolji bölümü talebesinin bitirme tezi gibi. Ölçüyü siz bulun ve yazı boyunca aynı düzeyi koruyun. Alıntı bilgileri aktarırken kopyala yapıştırdan uzak durun.  Özetleyerek kendi cümlelerinizle aktarın. Size puan vermeyecekler. Yazıdan puan almaya çalışmayın keyif almaya çalışın. Yazmanın kendisi bir yolculuktur. Bu ikinci yolculuğun tadına varın. Hemen bitireceğim bir an önce yazımı nete koyacağım diye kudurmayın. Yazınızı iki saat sonra okurlarsa bir şey kaybetmezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_9248.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_9248.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ve nihayet okuyun… Düzenli takip ettiğiniz bir yazar, bir dergi olsun. Zaman sizin için sadece takvimden yaprak kopararak ilerlemesin. Okuduğunuz yazılarla çevirin takvimi. Her yeni okuma bir gün diye düşünün. Okumadığınız her gün, perdeleri açmadan evde ampul ışında kendi loşluğunuzda geçirdiğiniz (tam anlamıyla) boş zamandır. Ampul ile değil insanların ışığıyla aydınlanmayı seçin. Ampul ışığı standarttır her bakana aynı şeyi gösterir ve aydınlanma için elverişsizdir.  Goethe “biraz daha ışık” derken ampulü kastetmedi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/?action=view&amp;current=DSC_8286c.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i651.photobucket.com/albums/uu239/muratsahin/DSC_8286c.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarının ışığı size siyah mürekkepten yansır. Mürekkeple lekelenmekten korkmayın. Pis bir kedi olun. Üzerinizde yolun tozu çamuru ve başka yol yutanların mürekkep lekesi olsun. Sonra bir pislik daha yapın ve insanlara kendi mürekkebinizi sıçratın. Öyle bir içtenlikle yapın ki üzerlerinde bu lekeyi taşıyarak kendilerini daha temiz bir dünyada hissetsinler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-3349496388914940175?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/3349496388914940175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/04/gezi-raporu-nasil-yazilir.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3349496388914940175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3349496388914940175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2009/04/gezi-raporu-nasil-yazilir.html' title='GEZİ RAPORU NASIL YAZILIR'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-4233376576960410290</id><published>2008-12-29T08:17:00.000-08:00</published><updated>2009-01-11T09:01:09.770-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 1. bölüm)</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Güneydoğu... Doğu... Gürcistan... Doğu Karadeniz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=ekip.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/ekip.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat Şahin  Öcal  (Honda Varadero)&lt;br /&gt;Vinzenz Henke (BMW R 1150 GS)&lt;br /&gt;Behlül  Baydar (Honda CBF 1000)&lt;br /&gt;Sedat  Ademoğlu (Suzuki Jeep)&lt;br /&gt;Zihni  Aslan (Honda Deauvile)&lt;br /&gt;Suat  Cengiz (Suzuki DL 650)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kendi Doğu’na&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Japon arkadaşım kendi haritasını önüme koyup, “neden bütün dünya bize ‘uzak doğu’ diyor, işte dünyanın tam ortasındayız” diye sitem etmişti... Haksız da sayılmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan gibi, her toplum ve ulusun da kendini dünyanın merkezine koyuyor. Medeniyetler geliştikçe, burası benim ve bana benzeyenlerin diyerek kendi egosunu city centre’ın tam da göbeğine yerleştiriyor.  Kendi sınırlarını diğerini öteleyerek çiziyor... En yoksulundan en zenginine, bütün ulusların sallandırdığı bayraklar, sınırı değil çoğu zaman bir merkezi simgeler. Caddelerde satılan, yoksul paslı balkon demirlerine asılan  bir ortak onurdur. Ben ve benim gibi olanlar, işte merkez biziz demenin renkli bir yoludur bayraklar.  Bir ulusun onuru, yoksulu ve zengini aynı kazanda kaynatıp aynı duygu kalıbında donduran sihirli semboller…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=bayrak.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/bayrak.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep bir bütünü temsil etmeye niyetlidir. Ama &lt;em&gt;bütün&lt;/em&gt;, her zaman o kadar da bütün olmayabilir. Bazı an kendi durduğumuz yeri dünyanın merkezi yapar, sıralamaya başlarız. Diğeri, uzakta olan, hal ve davranışları bize benzemeyen ama bizden olan, en azından aynı bayrağı asıp sallayan ve maç gecelerinde ve aynı duygulara kilitlendiğimiz... hep biraz yabancıdır bize. Biz de ona tanıdık geliriz, ama bazı an ona nasıl davranacağımızı biz de bilemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her yerinde herkesin alabileceği ucuzlukta bayraklar satılıyor. Babil Kulesini inşa edenlerin kefaretini ödeyelim diye herkes kendi dilinde sevinip üzülüyor… Ve yetmezmiş gibi her kes kendini bir daha bölüyor… ikiye… üçe… dörde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4197.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4197.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş bir kağıt alın. Yukarıdan aşağıya bir çizgi ile ikiye bölün; sol tarafını batı sağ tarafını doğu diye adlandırın.  Kağıt, dünyayı, yan yana kıtaları, şehri,  hatta  aynı apartmanda yaşayan komşuların yan yana dizildiği hayali bir içtima alanını temsil edebilir…&lt;em&gt; Kolaydır çizgiyle ayırmak. Yine kolaydır, çizgiyle bölünmüş ayrılıklara inanmak !&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=dogu-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/dogu-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beğenilerinize uymadıysa çizginin sağında solunda kalan unsurların yerlerini de değiştirebilirsiniz. Bu orada kalmış, ama aslında şurada olması lazım diyerek. Küçük bir çember içine alıp bir ok işareti ile öteki tarafa geçirebilirsin. Misal, Gazi Antep’de bir sokak görüntüsü… sokak panolarından birinde son derece Avrupai çizgileri ile bir grafiti yapılmış. Bunun gibi yan yana onlarca var. Aynı zamanda şehirde limonlu Meksika birası bulmak ve içerek yolda yürümek de mümkün. Eh bu kadar kanaat yeterliyse çember içine alıp batıya taşıyabilirim Antep’i. (Turist refleksleri böyle acele kararlara neden olabilir, turist gibi değil de seyyah gibi gezmeye hevesliyseniz mümkün olduğunca hızlı sınıflandırmalardan kaçınmakta yarar var). Konuya dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3222.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3222.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi başka bir boş kağıt alın… buruşturarak avucunuzun  içinde kağıttan bir top yapın. Sonra, açıldığında kağıdın tam ortasından geçmek üzere hayali bir çizgi geçirin topun üzerinden. Kağıttan topu açın ve çizginin geçtiği yerleri görmeye çalışın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=bat.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/bat.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: buruşuk bir kağıt ve kağıdın her yerinde kesik kesik, yer yer  silik, yer yer keskin çizgiler… İşte ülkemin doğusu ve batısı. Her bir çizginin solu batı, sağı doğu… &lt;em&gt;Ülkemin her beyaz sayfası biraz buruşuk… Bu gezi yazısı, böyle buruşuk bir kağıda, bazı an yazabilen bazı an yazamayan bir kalemle aldığım notları derleme çabası.  Şehirler ilçeler ve köylerde konakladım. Herkes bir başkasının doğusunda sürgün ve her kes kendi batısında, mahcup bir acemilikle biraz daha dünyaya karışmaya biraz daha onun olmaya çalışıyor.&lt;/em&gt; Dünyayı kucaklamaya çalışan her ademoğlu aynı  şefkati göremeyebiliyor. Ve şefkatten yoksun büyümüş insanların sevgisi yırtıcı ve çılgınca olabiliyor. Senden gördüğü samimiyete, hemen bir bıçak darbesiyle sahip olduğu tek hindinin eti ile karşılık vermek   isteyebiliyor mesela… Onu kabul ettiremezse, bir fincan kahveyi ikram etmek için üçer dörder seferber olup gönlünü hoş etmeye çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3850.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3850.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemde insanların yürekleri buruşturulup top edilmiş kağıtlar gibi. O kağıtlardan okuduklarımı yazdım. Elbette hata ve yanlış okumalar olacaktır. O’na olan sevdamız, bizi bir miktar  kör edebildiyse, bu toprağa olan borcumuzun bir zerre hafiflemesi niyetine bu kusurumuz da af ola.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu toprağın bilmecesi yetmezmiş gibi bir de bilmediğimiz bir alfabenin içine daldık. Cüretkarlık nadiren ödüllendirilir, ki biz bu anlamda şanslı idik, Gürcistan bize peçesinin altından gülümsedi. Tam göremesek de yüzünü, sıcak tebessümü görmeye değerdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3622.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3622.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007'de yaptığımız gezinin ardından tadı damağımızda kalan Karadeniz’i biraz daha genişleterek dolaşma arzusu depreşti. Önce ilk hedef olarak Karadeniz’in etrafını dolaşma düşüncesi üzerinde yoğunlaştık. Fizibilitesi pek olumlu sonuç vermedi. Üzerinde çalıştıkça, gerek güvenlik gerekse “Karadeniz’in etrafını dolaştık” demek dışında pek bir açılımı olmayacak gibi görünmeye başladı. İzlenecek rotanın coğrafyayı tavaf etmesi pek de “motorcu bir tutum” gibi gelmemeye başladı. Suyun izini takip etmek hoş bir düşünce olabilirdi ama pek bir göstermelik olduğu meydandaydı. Dışa vurumcu motorculuğu oldum olası sevmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3610.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3610.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ekiple yola çıkmak niyetindeydik ama beklenmedik gelişmeler yüzünden ekipte kayıplar oldu. Sabit’in katılması gereken bir organizasyon, Ülgen’in zaman sorunu nedeniyle Behlül ve ben kaldık eski ekipten. Hani ne kadar dışa vurumculuğu sevmesek de geçen yıl çenemizi tutamayıp ballandır ballandıra anlattığımız için bu seneki geziye talipler de arttı. Açıkçası 14 gün ve 5000 km. sürecek bir yol için yol arkadaşı seçimi çok ciddi bir konu. Çünkü bu sadece fiziksel dayanıklılık değil ondan daha çok psikolojik dayanıklılık gerektiriyor.  Bekleme zamanları, konaklama yeri ararken yaşanan ortak şaşkınlık anındaki ruhsal durum, bir şehre girdiğinizde nereye park edip nereye gideceğini bilememe hali, say sayabildiğin kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3881.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3881.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuzluklar bazen heyelan gibi küçük küçük taşlar halinde sen seyir halindeyken tependen aşağı düşmeye başlıyor. İşte bu nedenle çoğunlukla asfalttan gittiğimiz için hard enduro yaptığımız söylenemez; ama insani unsurları içine kattığımızda gezimizin hard enduro olacağını baştan biliyordum. Ekipte herkesle uzun yol yapmışlığım vardı, Sedat çok eski arkadaşım ve motora biraz benim yüzümden bulaşmış bir VN 800 kullanıcısı. Fizik kondüsyonu ve soğukkanlı yapısı ile içimi rahatlatan biri. Yapacağımız yol VN 800 için pek uygun olmadığından Sedat Suzuki jeep ile geziye katılmak istedi. Hem motorlardaki yükü hafifletmek hem de bir güven unsuru olarak aramızda bir de jeep olması her kesin içini rahatlatıyordu. Sedat her ne kadar jeep içinde kahvesini içerek zaman zaman kask içinde terden sırılsıklam olmuş suratlarımıza bakarak “yorulan varsa jeepi verip motorunu alabilirim” diye iyi niyetli cümleler kurduysa da kimseden anahtar alamadı. Onun için de zevkli bir macera oldu.  Bizim motorları tek tek denedikten sonra cruiser motorunu satıp enduro motor almaya karar verdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Haziran sabahı Ankara’dan yola çıkarken Özgür de bize eşlik etti. Kardeşi Kilis’de askerlik yapıyor onu görmeye giderken beraber sürdük. Özgür de 250lik bir twisterla gelmiş, pek geride kalmadan birlikte Antep’e kadar sürdük. Geceyi Antep mutfağının nefis yemekleri ile taçlandırırken kendi kendime “kolestrolün dibine vuracağız” galiba diye söylendim. Gerçekten de hem gittiğimiz yerin özellikleri hem de gezinin doğası gereği öyle beşamel soslu kabak ya da zeytinyağlı fasulye yeme şansı olmuyor. Hem zaman baskısı hem de “ye ve uza” (fast foot) pratiği nedeniyle kebap türevleri revaçta yemeğimiz oldu. Arada bir kuru pilav ile değişiklik yaptığımız olsa da genel olarak her öğün protein yüklemesi yaptık diyebilirim. Hani bir de kalp hastasıyız ya zaten etrafımdaki insanların “sen deli misin ne işin var otur evinde” bakışları altında yola çıkmışım, bir de bu kebap stresi hiç çekilir gibi değil o yüzden “koy’ver gitsin” prensibi ile davranmaya  kara verdim. Ölçülü porsiyonlarla her yerin mutfağından bir şeyler tatmaya özen gösterdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3219.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3219.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antep’de  geçirdiğimiz gece maç vardı ekip maça dalmışken Sedat’la ben Antep sokaklarında dolaştık. Şehirleri gece daha çok seviyorum. Şehirler biraz kendi karanlığında kendi edepsizliğini dener geceleri. Sokaklar, daha az, ama daha dışa dönük insanlarla dolar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3229.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3229.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün ışığının göstermediğini sokak lambaları gösterir. Kabul edilebilir bir edepsizlik hali vardır sokaklarda. Biraz böyle bir şey görebilirim umudu ile gezdim sokaklarda ama lokasyon olarak doğru yer seçmemişiz. Ankara – Antep arası zaten yorucu bir yol olduğu için “daha fazla sosyoloji yapamayacağım Sedat; gidip yatak kardaş”  dedim. Misafirhaneye gidip kendimizi uykuya teslim ettik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3228.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3228.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah motorları yağlayıp Özgür’le vedalaştık ve kendimizi Nizip, Birecik üzerinden Halfeti’ye gitmek üzere yola attık. Birecik Köprüsü 1956da Menderes tarafından açılmış, Cumhuriyetin o zamanki prestij projelerinden. En uzun betonarme köprü. Köprü üzerinde yoğun trafiğe rağmen durup biri iki fotoğraf çekiyorum. Ama kamyonculardan işittiğim küfürler yanıma kar kalıyor çünkü fotoğraflar pek bir şeye benzemiyor. Yola devam edip Halfeti’ye varıyoruz. İlçenin girişinde cezaevi var. Zaten girişi de çıkışı da aynı yol. Coğrafi nedenlerle buralarda çoğu yer aynı şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3253.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3253.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.motosikletlerifarkedin.com" target="blanlk"&gt;&lt;img src="http://www.motosikletlerifarkedin.com/images/desteklogo.gif" width="150" height="131" border="0" alt="motosikletleri fark edin"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-4233376576960410290?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/4233376576960410290/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-1-blm.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/4233376576960410290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/4233376576960410290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-1-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 1. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-5948962441796620355</id><published>2008-12-29T08:13:00.000-08:00</published><updated>2008-12-29T14:19:57.695-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 2. bölüm)</title><content type='html'>Halfeti’ye bundan on üç yıl önce gitmiştim. GAP İdaresi Halfeti’de yapılan baraj nedeniyle su altında kalan köyler ve Halfeti üzerine bir proje hazırlıyordu, biz de asistan maaşı ile kurt kesilmiş her genç akademisyen gibi projeyi bir kenarından ısırmıştık. Bölgeye gidip yaklaşık bir ay kadar kalmıştım. O zamanlar Fırat deli akıyordu, salla karşıdan karşıya 300 metre geçmek için önce 300 metre akıntıya karşı gidilir sonra akıntıyla 300 metre geri gelinip karşıya ayak basılırdı. Hem genç hem de hevesli olduğumuzdan cebimizde bir dolu proje ile gitmiştik Halfeti’ye. Ve ayak basar basmaz gerçekle karşılaştık. Bizim “bilimsel” bulgularla önerdiğimiz işlerin hiç birine yüz vermiyorlardı. Onların aklı kamulaştırma parasındaydı. Alacakları parayla yapabilecekleri şeyleri önerirken bizim de naif  bir salaklığımız vardı ama onlar da bayağı ayak diretiyordu. Sonunda biri patladı. “Beyim bizim gözümüz aklımızdadır. Önce biri yapacak, biz onun işi tuttuğunu göreceğek sonra biz de yapacağak” dedi. Yani bizim fizibiliteler falan hikaye. Sen yap tutarsa ben de yaparım diyor. Ama en önce kamulaştırma parası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar turizm odaklı önerilerimiz de olmuştu. Bizim projelerden çoğu tutmasa da turizm işi tutmuş, bir de alabalık projesi vardı onu da küçük ölçeklerle gerçekleştirmişler.. İyi kötü bölgede  bir canlılık var. Konaklama imkanı da var (15 YTL). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3331.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3331.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat’ın deli deli aktığı zamanlar göre biraz daha sakin bir Halfeti gördüm. Fırat akarken bağırıyordu. Akıntı üzerinde durmak çok zordu. O zamanlar bizi karşıdan karşıya geçiren salda yol arkadaşlığı yaptığımız eşek bile korkmuştu akıntıdan. Şimdi ise baraj gölü olmanın verdiği tatlı bir akıntı var. Eski zamanlarında Fırat çok can almış. O’na yakılan türkülerin hiç birinde neşeli bir şey bulmak mümkün değil… Yaşadıkları yeri tam ortasından ıslak bir bıçak gibi kesen nehir, her kuşaktan birilerini kendi karanlığına gömmüş bir zamanlar.  Suda yüzüp eğlenen çocuklar, anadan babadan daralan kızlar…. ya top peşinde ya yok derdinde akıp giden suyun gürültüsünde hayata gözlerini yummuş. Beklide bu yüzdendir dünyada tek siyah gül Fırat’ın kıyısındaki bu beldede yetişir. Siyah gül Halfeti’nin gururudur. Adı siyah ama kendi patlıcan moru. Fırat’ın içine gömdüğü canlara ağıtı gibi siyah güller dizi dizi sahil boyu. Ve evlerin önünde teneke kutularda yine siyah güller…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3334.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3334.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halfeti’de gezinirken bir evin bahçesinde yan yana bir selvi ağacı ile bir palmiye dikkatimi çekiyor. Selvi malum mezarlık ağacı, hatta Anadolu’da gezdiğim pek çok eski mezarlıkta selvi ağacı işlenmiş mezar taşı hatırlıyorum. Çok güzel ve hızlı büyüyen bir ağaçtır ama ölümü çağrıştırdığı için şehirlerde pek rastlanmaz. Palmiye ise malum. Neşeli Akdeniz canlılığını akla getiren, gövdesi ile yaprakları arasında komik bir kabuktan merdiven olan yaşam dolu bir ağaç. Biri ölümü diğeri yaşam sevincini sembolize eden bu ikili dikkatimi çekiyor. Fırat’ın içinde sakladığı yaşam ve ölümü toprağa saldığı kökleriyle haykırıyor ağaçlar. O nehre kanma. Suyumuzu ondan alsak da canlarımızı ona veriyoruz  der gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3236a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3236a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi teknesiyle  gezdirecek olan Ahmet Güler, Fırat için “küfürlü su” diyor. Onun da bir oğlunu almış, daha yedi yaşındayken . Benim daha önce buraya gelip çalıştığımı hele ortak tanıdıklardan falan söz ettiğimi duyunca “ sen bizdensin” diyor.  Onun teknesine binip gezmeye başlıyoruz. Su altında kalan yerlerin üzerinden geçiyoruz. Minareler yarı beline kadar suya gömülü. Evlerin damları (buralarda çatı olmaz çünkü çatıda yatılmaz) beyaz gölgeler halinde suyun altındaki şehrin izleri. İnsan tuhaf oluyor. Hani Akdeniz’de Bodrum’da falan olsak batık şehir taştan bir şey olarak algılarız ama burada öyle olmuyor… altımızda etten kemikten bir şeyler yatıyor. Daha on yıl öncesinde çocukların misket oynadığı sokakların üzerinden geçiyoruz. Ahmet’e senin cenazen kaldı mı su altında diye soruyorum. Annemle babam vardı rahmet olsun, taşıdım onların kemiklerini diyor. Anne babasının mezarını kazıp ikisinin de kemiklerini tepede eski bir mezarlığa nakletmiş. On beş gün konuşamadım acımdan dilim tutuldu diyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3281.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3281.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rotayı önce Rumkale’ye sonra Savaşan Köyüne çeviriyoruz. Rumkale’nin adındaki Rum muhtemelen Ermeniler’in buraya Hromkla demesinden evrilmiş. Yoksa kale Asurlar’dan kalma. Kesme taştan yapılmış ve dış duvarları önemli ölçüde ayakta duran heybetli yer. Etrafını dolaşıp Savaşan köyüne doğru gidiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3286.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3286.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada su altında kalmış bir minare daha ve neredeyse tamamen su altında kalmış bir kilise görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3307.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3307.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilise mağaradan oyma. Tavana yakın duvar bitimlerinde haç ve benzeri figürler var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3302.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3302.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşan Köyünde çay içip mola vereceğiz. Teker teker tekneden inip yeşillikler içinde bir bahçeye giriyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3316.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3316.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi karşılayan Mehmet Ali Kaplan Halfeti’nin eski sakinlerinden. Evi su altında kalında “Yeni Halfeti”ye taşınmış. Her gün buraya gelip gidiyorlar “turist sezonunda”. Çocukları nehirde balık tutma sevdasında oyalanıyor. Gelen gidenle alakaları yok. Onlar kendi maceralarını yaşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3312.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3312.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz çay içmeye oturduğumuzda orada ailecek piknik yapanlardan biri geliyor yanımıza elinde iki parça şiş tavuk. Buyrun yiyin diyor. Tavuklar tenklenmiş. Yani salçalı soğanlı terbiye ile dinlendirilmiş. (Kırmızı eti tenklerken süt de koyarlar ama tavuğa süt koyulmuyor) biraz sıcak ama çok lezzetli. “Ya yok… sağol… ne zahmet” gibi sahte laflar ederek mideye indiriyoruz tavukları. Sonra Mehmet Ali ile sohbet ediyoruz. Eşi ilerimizde bulaşık yıkıyor. Beraber çalışıyoruz diyor, onun emeği benden çoktur gibi şeyler söylüyor. Abla da isterse ikinizin fotoğrafını çekeyim diyorum. Olur diyor. Sen önce ona sor, he derse çekerim diyorum. Bir süre sonra hep birlikte fotoğraf çekiliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3322.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3322.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala kamulaştırma parasını alamayan eksik alanlar üzerine anlatıyor bir şeyler. Sonra Ahmet giriyor lafa “Çapar İbram aldı da ne oldu iki yılda beş buçuk tirilyonu yedi bitirdi” diye dalgasını geçiyor. Mehmet Ali ile konuşurken bir ara o yörenin zahterinin güzelliğinden söz ediyor. Zahter normal kekiğe göre yaprakları biraz ince uzun (kekiğinki yuvarlakçadır) kokusu daha baskın bir kekik türü. Tam tekneye binip hareket ettiğimizde koştura koştura karısı geliyor arkamızdan elinde bir gazete kağıdı parçası içine zahter koymuş. Şunu ver diye Mehmet Ali’ye iletiyor. Zor bela Mehmet Ali elime tutuşturuyor zahteri. Cebe sığacak gibi değil. Depo üstü çantamın harita gözüne koyuyorum zahteri. Birkaç gün orada duruyor. Ne zaman haritayı çıkarıp elime alsam çantadan buram buram zahter kokusu geliyor. Gezinin ilk durağında haritamız zahter kokmaya başladı hadi hayırlısı diye geçiyor içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin aklından bu gece Halfeti’de kalsak diye geçiyor çünkü hem konukseverliği hem doğası çok etkileyici. Ama daha ilk günden programdan saparsak işimiz zor. Ayrılmadan önce karnımızı doyurmak istiyoruz ve suyun üzerine kurulmuş bir iskele lokantada Şabut balığı yiyoruz. Trança’nın  Urfalı olanı diyelim. İri bir balık şişte yapılıyor, hafiften acılı salçalı bir sosa bulanıp şişte kızartılmış. Anlatmakla olmaz… yemeniz lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3313.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3313.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Halfeti’nin insanı hepimizi etkiledi. Konukseverlik vs. gibi basma kalıp değerlerin ötesinde samimiyeti etkiledi. Son derece sade, kendisi için bir şey istemeden, sen sorup deşmezsen derdini söylemeyen, söyledikten sonra da öyle sessiz bakmaya devam eden bir halleri var. Mazlumdan ziyade görmüş geçirmiş, kin değil sabır biriktirmiş gibi. En büyük dertleri hala doğru dürüst alamadıkları kamulaştırma paraları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3291.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3291.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahil denilebilecek bir yerde bir genç kız banka oturmuş kitap okuyor. Bulunduğum yerin açısı fotoğrafını çekmeye uygun. İçim elvermiyor deklanşöre basmaya. Çünkü her fotoğraf karesi çektiğin insanı biraz “şeyleştiriyor”. Kendisi olmaktan çıkıp yaşadığım çevrenin insanının bakışları altında başka bir şeye dönüşüyor. Çevremle kavgam da bu yüzden işte. Kendi ülkesine oryantalist olanlara öfkeliyim. Kendi insanına “ne enteresan… ne kadar hoş” diye bakanlarla kavgalıyım. O bakış açısı sevdalı olduğum şeyi pornografik malzemeye dönüştürüyor. Ülkesini seyrettiği TV dizileri ile öğrenen (!), kendi hakkındaki fikirlerini hep başkasının filtresinde süzen insanların turistik kirliliğine bulaşmaktan korkuyorum. Elim varmıyor deklanşöre basmaya ve kitap okuyan kızı çekmiyorum. Mahremiyeti bu kadar saygıyı hak ediyor. Onun yerine magazin hayalleri ile kameramın önüne atlayıp, biraz da benim arkadaşlarımın dolduruşu ile “ben zati mankenim” diye bir başkası atlayacak birkaç saat sonra. O da bir garip kız çocuğu ama çok fazla “kız” olmuş işte. Görülsün beğenilsin istiyor. Onda gördüğüm şey ile bankta oturup kitabını okuyan Halfeti’li sakin kız arasında kaç dünya var. Hangisi doğulu, hangisi batılı. Hangisi kendini kurmak için zihnin ışığından, hangisi kendini var etmek için kamerama yansıyan ışıktan medet umuyor. Biri başkalarına çok ilginç geliyor. Çeksene bunun resmini !. Çekeyim. Çiğnenmiş sakız tadında kızların fotoğrafları ile taçlandırayım hafızamı. Ama aklım o diğer kızda. Açık bir meydan okumayla sahile inip kitabını okuyan, ya da o izlenimi vererek bir duruş edinmeye çalışan, yöresinden ve bedeninden taşıp dünya ile kucaklaşmaya çalışan kızda. Gölgede oturuyordu ama oradaki her kesden daha çok terlediğine eminim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3423.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3423.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halfeti’den yola çıkıp tekrar Antep Urfa yoluna çıkıyoruz. Suruç sapağından yukarı Adıyaman yönüne dönerek Atatürk Barajını sağımıza alarak ilerliyoruz. Atatürk Barajı suyun rengi çok hoş. Yüzük taşı gibi derin bir yeşil. Hele arazinin girinti çıkıntıları ile uzaktan bakıldığında tam bir şölene dönüşüyor. Bu memlekette nereye baksan rakı mezesi diye &lt;br /&gt;geçiyor aklımdan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3354.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3354.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asfalt kalitesi oldukça iyi. Gurup olarak gitmesek yollar azmaya müsait, ama hepimizin kafasına kazınmış olan “eve tek parça dönmek” düşüncesi yüzünden sürat yapmadan ilerliyoruz. Kahta’ya yaklaşırken bir benzinliğe girip benzin alacağız. Koca benzinlikte pompacı tek kişi. Kredi kartından çekim, su satmak, benzin doldurmak onun işi. Bunalmış çocuk ama biraz da kendi beceriksizliği var. Hem bizi çok bekletiyor hem de benim motoru doldururken pompayı bırakıp gidiyor ve pompa otomatik olarak atmadığı için benzi taşıyor. Motor sıcak olduğundan bu çok tehlikeli bir anda alev alabilir ortalık. Hemen motoru uzağa çekip kurtarıyoruz. Bağırış çağırış derken çocuğun eli ayağına dolanıyor. Müşteriden patronundan korkar gibi korkuyor. Dört beş litre benzin yere dökülmüş durumda. Dökülen benzinin parasını vermiyorum, biraz vicdanım rahatsız oluyor, çünkü cebinden ödeyecek. Ama başka türlü öğrenmez; çok da kafaya takmıyorum. Kahta’ya girdiğimizde Sedat bizden önce oraya varmış ve kalacağımız oteli ayarlamış. İki kişiye birer oda, benim ortağım Sedat. Beton gibi uyuyor ve horlamıyor, insan oda arkadaşından daha ne ister. Gece olmadan Kahta’nın içinden sürerek Barajın kıyısında bir lokantaya gidiyoruz. Alabalık yiyeceğiz. Ortaya birkaç meze falan derken canım deli gibi rakı istiyor. Motorla geldik ama yol temiz. Otele üç dört kilometre mesafedeyiz. İki kadeh rakıyı ağır ağır içiyorum. Sek rakı içmenin tek kötü yanı içine buz atamadığın için sıcak rakı içmek durumunda kalabiliyorsun. Bu da öyle sofralardan biri. Masamız bir koya bakıyor. Paslanmış terkedilmiş bir tekne eskisi var koyun öte yanında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3357.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3357.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortasına doğru genişçe bir çember içinde çiftlik balıkçılığı yapılıyor belli ki. Denizden uzak yerlerde balık yemek tuhaf geliyor. Bu tatlı su balığı denen meret naylon boncuk gibi bir şey, sanki sahte balık yediğim duygusuna kapılıyorum. Şabut balığı hariç; o nefisti. Bu yediğim düpedüz sahte balık işte, balıkmış gibi yapmış, takmışlar kepçeye atmışlar fırına… ama bildiğin ot !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahta’ya geliş sebebimiz Nemruta çıkmak. Aslında programı yaparken Nemrut’a niyetim yoktu. Ama Ankara’dan bilgisine değer verdiğim bir ağabeyim “sen git hocam” dedi. Buralarda yaşamış bir miktar, tamam diyerek rotayı Kahta’ya çevirdik. Bir de Kahtalı Mıçı var onun  gibi birilerini görmek ya da kasetçide sesini duymak istiyorum, ama olmuyor belli ki o da İstanbul sosyetesine karışmış buralarda duyulmuyor sesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3381.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3381.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erken kalkmamız lazım, Gün doğumunu izlemek için üçte kalkıp yarım saat sonra yola çıkmanız lazım dediler. 2100 metrenin üzerinde motor süreceğiz üstelik sabahın üçünde. Hiç akıl karı değil. O kadar da endurocu değilim, olan önden buyursun. Hemen bir minibüs ayarladık. Makul bir fiyata bizi hem zirveye çıkartacak hem de Nemrut dağındaki diğer arkeolojik ve tarihi kalıntıları gezdirecek. Gece kalkıp minibüse doluşuyoruz. Minibüs şoförü aracı kullanmaktan çok tekmeliyor. Benim bildiğim gaz pedalına ayakla basılır. Bu herif pedalı düpedüz tekmeliyor. Hoplaya zıplaya, önümüze düşen araçları uçuruma sürüklercesine sollayarak zirveye çıkıyoruz. Araçtan aşağı indiğimizde ciddi soğuk çarpıyor. Polar kazak asrın icadı ama o bile kesmiyor. Hava alacakaranlık. Çay içelim diyor şoför bizi bir kulübeye sokuyor. Bu arada akın akın insan gelmeye başlıyor. Japonlar.  Sadece Japonlar değil birkaç Alman ile çok sayıda yerli turist de var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3409.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3409.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunduğumuz yerden güneşin doğuşunun izleneceği terasa yedi yüz metre yol var. Taşlık bir patikayı çıkarak tepeye ulaşmamız gerekiyor. Başlıyoruz tırmanmaya. Oldukça dik, taşlık zor bir patika, ilk iki yüz metrede pilim bitiyor. Dinlenerek çıkmaya devam ediyorum, yolun yarısını geçtiğimde acaba geri mi dönsem diye aklımdan geçerken yanımdan sigara içerek geçen genç bir oğlana takılıyor gözüm. Ağzımın içinden, bok iç diye geveliyorum ve oturduğum yerden kalkıp yeniden yola koyuluyorum. Dinlenirken korkum güneşin doğuşunu kaçırmak.  Neyse ki yukarı vardığımda daha güneş doğmuş değil. Hatta erken geldiğimizi anlıyorum. Battaniyelere sarılı insanlar uykulu gözlerle şakalaşıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3394.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3394.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin doğuşu yaklaşırken her kes terasta ayakta izlemeye başlıyoruz. Havada asılı onlarca cep telefonu anı ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Ah oh sesleri arasında insan bir tuhaf oluyor, acaba başka bir numara var da biz mi es geçiyoruz diye işkilleniyorum. Güneşin dağların tepelerini aşarak doğuşu görmeye değer. Ama o kadar da “i-na-nıl-maz” değil. Açıkçası Eminönü’nde güneşin batışı ile bir ufak rakı içerim ama buradaki manzaranın ederi en fazla bir fincan sıcak kahve diyebilirim. Pek çok şey gibi Nemrut’da güneşin doğuşu da biraz “öğrenilmiş heyecan”. Gerçekten güzel ama tek ve biricik olduğuna ikna olmadım. Belki sabah güneşi bolca selamlamış olmanın ve gün batarken onun ardından baka kalmışlığımız epeyce bol olduğundandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3386.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3386.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de Nemrut’ta heykeller ve tümülüs çok güzel. Ben en çok tümülüsü sevdim. Heykeller ise fotoğraflarda olduklarından büyük algılanıyor. Olsa olsa 160-180 cm. arasında değişiyor boyları. Batı terasındakiler biraz daha heybetli. Ama Nemrutun en çok nesini sevdin deseler tümülüs derim. Hele ay ile birlikte harika görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3395.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3395.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nemruta gider de zirveye çıkarsanız size kahvaltı yapmanız teklif edilirse asla kabul etmeyin. Çünkü sizi gezdiren şoför, mekan sahibi ile anlaşmalı olup 2,5 YTL etmeyecek kahvaltıyı adam başı 8 YTL’ye “iteliyor”. Çay deseniz o da vasatın altında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte minibüsle gitmenin bir avantajı geldiğiniz asfalt yoldan değil Milli Parkın içinden geçerek bozuk ama güzel manzaralı yoldan gezerek iniyorsunuz. Ayrıca tek başınıza bulamayacağınız Kommegane Krallığı kalıntıları da bu güzergah üzerinde. İ.Ö 1.yüzyıldan kalma tarihi doku meraklısı için heyecan verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3438.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3438.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mağara yerleşimine giren dehlizin önünde hoş bir grafik yakaladım ve benim ekiptekilere poz verdirmekten çekinmedim. Post modern bir tarz oldu ama Behlül’ü Adıyaman dağlarında Mısır dansı yaparken çekmekten de geri durmadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3443.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3443.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burayı dolanıp gezdikten sonra Şeytan  Köprüsüne indik. Ne zaman böyle bir köprü görsem fotoğrafın içine etmek için oraya park etmiş bir jeep illa ki bulunur. Murphy kuralları yine işledi ve bu muhteşem Selçuklu köprüsünü çekerken Isuzu aracı da kadraja almak durumunda kaldım. Fotoğrafı satacak olsak hadi neyse, ama bizim hava atmaktan başka derdimiz yok. Öyle olunca da façamızı bozuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3449.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3449.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etraftaki çiçekler mor bir yorgan gibi toprağı örtmüş, köprünün altından akan nehir küçük bir şelale yaparak coşuyor ve kayaların arasından kayarak dağın eteklerine doğru kendine yol buluyor. Köprünün adı neden “şeytan” öğrenemedim. Yeni zamanlarda yapılan yol köprünün yapıldığı dönemdekine göre bir miktar yükseltilmiş ve köprünün bir kısmı bu yükseltme nedeniyle gömülmüş. Yolumuzun ilerisinde bir köprü daha var Cendere Köprüsü. Ona doğru giderken minibüsü kullanan şoförümüz aracı yolda durduruyor. Buy’run nohut yiyin diyor. Nohut tarlası yanındayız. İlk okulda cebimizdeki 10 kuruşları yatırdığımız nohutun tarladaki halini ilk kez gördüm. Tarladan kopardığınız anda ağzınıza attığınızda ekşimsi bir tat alıyorsunuz. Aracın içinde nohut yiyerek dağın eteklerinden aşağı süzüldük ve Cendere köprüsüne geldik. Roma köprüsü olduğu için hikayesi bol. Septimus Severus isimli bir abimiz yaptırmış. Köprünün iki ucunda ikişer sütun varmış zamanında. Abimiz iki sütunu eşi hanımefendi için, diğer iki sütunu da iki çocuğu için diktirmiş. Başlangıçta pek bir sorun yokken Septimus ağabeyimiz hakkın rahmetine kavuşuyor ve çocuklarından Carvalas kral oluyor. Olur olmaz da kardeşi Geta’yı öldürtüp babasının onun adına diktiği sütunu yıktırıyor. Şu hırsa bakar mısınız. Sen koskoca kral ol ondan sonra elinde kazma direklere saldır… Sonra böyle dile düşersin işte… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3461-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3461-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahta’da doyurucu bir turdan sonra motoralarımıza binip yine Atatürk Barajını seyrederek Keferge Köyüne geldik. Feribotla Barajı geçerek Siverek’e doğru gideceğiz. Feribotun gelmesine yaklaşık kırk dakika var. Bir kısmımız kahvede çay içerken Behlül baraja girmeye heves ediyor. Pantalonunu indirip suya atlıyor. Altında paçalı don olsa sorun olmayacak ama mayo olduğu ve kardeşimiz alemlerde “üçgen bey” olarak anıldığı için yöre halkında bir huzursuzluk başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3473.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3473.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çay içtiğimiz bahçedeki çocuk Suat’a sözlü uyarı yapıyor “orada kadınlar çamaşır yıkıyor dedem görürse hadise çıkar” diye. Suat gelip Behlül’e durumu bildiriyor o da kadınlara bir göz atıp la havle çekerek giyinmeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3471.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3471.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir süre daha feribotu bekliyoruz ve motorları yerleştirip etrafı seyrederek karşıya geçiyoruz. Zihni abi ve Behlül yöre halkı ile içli dışlı vaziyette, birinin elinde bir çocuk diğeri kadınlara bir şeyler anlatıyor. Tabi ki Kaptanımız Suat. Ben de öyle boş boş bakınıyorum sağa sola.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3481.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3481.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3482.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3482.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıya geçtikten sonra Siverek’e ve oradan da Diyarbakır’a kadar olan yol çok zevksiz. Dümdüz çorak yollardan geçiyoruz. Tarlaların kenarlarında taş bentler yapılmış. Tarlanın içindeki taşlar elle toplanarak (belki vardır makinası) tarlanın sınırına dizilmiş duvar gibi. Bazı yerlerde tarlaların ortasında da taş öbekleri var. Diyarbakır’da yemek molası veriyoruz. Zevksiz bir yolu teperek Mardin’e iniyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-5948962441796620355?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/5948962441796620355/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-2-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5948962441796620355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5948962441796620355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-2-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 2. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-3516314463896639010</id><published>2008-12-29T08:12:00.000-08:00</published><updated>2008-12-29T08:13:13.646-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 3. bölüm)</title><content type='html'>Mardin denilince her kesin aklına bir şeyler gelir. Her kes Mardin’le ilgili taştan hecelerle konuşur biraz. Mardin’in alfabesi taştan ama dili ipek gibidir.Mardin denildiğinde aklıma ilk Murathan Mungan gelir. Bütün baba yaralısı erkekler birbiri ile biraz kardeştir; bizim de kendisine yakınlığımız yaralarımızın birbirini tanımasındandır… Mungan’ı iyi tanırım. Okuma alışkanlığımın pekişmesinde ikinci eşiktir.  İlk gençliğimde aklım kasıklarımın arasına sıkışmışken beni dünya ile tanıştıran Orhan Kemal ve Nazım Hikmet Ran olmuştu. Mungan da zihinsel küremin üzerindeki hamasi sosyalist kabuğu, biraz daha insani ve kendine benzemeye özendiren bir törpüyle inceltmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3501.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3501.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mungan kendini referans almayı öğretir insana. Sadece merhameti değil şefkati öğretir. Aşk ve ayrılık onun kaleminde olta ucunda çırpınan balık gibidir. Tutamazsın havada. Şiirini taşıyamazsan düşürürsün… Taştan alfabe ile yazılmış ne olsa… O yüzden Mardin denilince aklıma ilk o gelir,  onun Paranın Cinleri’ni  okumadan Mardin’i  gezmek biraz eksik iştir. Dükkanlarda asılı Şahmeran resimlerinin önünden kayıtsızca geçmemek için de Şahmeran’ı okumak öyledir… Onun aklının; kelimeleri yan yana dizerken, kağıt üzerinde sahici bir insan yapabilen bir yeteneği ayakta tutan bir acı ile hediyendirildiğini düşünürüm.  Ta ki Yüksek Topukarı yazana kadar. O kitaptan sonra Mungan’ın aklı gençliğini kaybeder ve yaşlanarak bir proje adamına dönüşür. Hele Müslüm Güreses’le yaptığı “iş”lerden sonra artık daha az Mardin’li daha çok İstanbulludur. Internet sayfasına girip bir bakın Bon Jovi’nin sitesi bile daha sade.  İkibinli yıllar onun için bir kırılma noktasıdır. Mardin için de öyle. Sokaklar küçeler kendi gibi kalmaya değil Istanbul’a kaymaya teşnedir. Vitrinlerde telkari diye satılan gümüşlerin yüzde doksanı Kapalı Çarşı işi. Kenarları dantel gibi işlenmiş pencere pervazlarını örten camların üzerine “Milyonların Aşkısın” diye FB afişleri asılmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3511.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3511.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kentler gibi burası da  ilerlemeyi kendinden kaçmakta buluyor. İşte bu yüzden şehrin fotoğraflarını çekmeye pek elim varmıyor. Kasımiye Medresesi internet sitelerinde ve fotoğraf albümlerinde yeterince yer alıyor. Dar-ul Zaferan da öyle. Ama o taştan yapıları dolduran insanlar bizim vehmettiğimizden başka rüyalara yatıyorlar. Gençler heryerde olduğu gibi burada da gelenek ile güncel hasretler arasında sıkışmış. Şehir merkezinde bir konser hazırlığı var. Ses sistemini kontrol ederken zaman zaman yerel zaman zaman pop parçalar çalıyorlar. Bir kararsızlık var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3506.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3506.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sinema festivali düzenlemişler. SineMardin diye. Filmlerden o gün Persapolis oynuyordu. Sinemadan başı örtülü bir kız çıkıyor yanında genç bir çocukla. Persapolis İran’ın Humeyni ile yön değiştirişini ve İranlı aydınların çektiği işkenceleri bir kız çocuğunun ağzından anlatan bir film. İşte hal böyle karışıkken  insanın içinden sahte fotoğraflar çekmek gelmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3509.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3509.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf zaten sahte bir şey bir de samimiyetten uzak düşerse iş iyice içinden çıkılmaz hale gelir. O sebepten şöhretimize giden yoldan bir adım geri atıyoruz ve Mardin’i pek popüler olmayan, aman ne güzel dedirtmeyen başka bir dikkatle çekmeye çalışıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3504.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3504.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kedicik evinin avlusunda bize poz veriyor. Işığı sevdim ve çektim. &lt;br /&gt;Behlül’ün eşi kitap restoratörü ve burada bir kilise de eski Süryani belgelerini onarmış. Dolayısıyla burada bir tanıdığımız var: Mor Gabriel. Onu ziyarete gidiyoruz (Doğru anımsıyorsam Kırklar Kilisesinde) Ahmet Ümit’in bir romanında Mor Gabriel kilisesinden bahsedildiğini biliyorum. Yakınlarda bir de Mor Gabriel Kilisesi var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3499.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3499.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papaza Mor Gabriel adını daha önce duyduğumu, kendisini tanımaktan çok mutlu olduğumu söylüyorum. Gülümsüyerek teşekkür ediyor. Üstelik hem  adınız Gabriel hem de morsunuz diyorum, üzerindeki mor gömleği işaret ederek. Zevzekliğim cezasını buluyor anında. Son derece nazik biçimde, “adımdaki ‘Mor’ eki Saint anlamındadır diyor renk değil, Süryanice’de Mor Aziz demektir diye düzeltiyor. Utanıyorum ama araya başka laflar karışıyor. Biraz ilahiyattan sohbet edelim istiyorum ama turist muhabbetine doymuş sohbete katılmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3500.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3500.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Havadan sudan konuşarak kahve içiyoruz. Kilise içinde 4-5 aile yaşıyor. Çocuklar avluda top oynuyorlar. Kadınlar pencere önü sohbeti gibi sohbete dalmış bizimle ilgilenmiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3488.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3488.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki genç fotoğrafçı çocuk dolaşıyor ortalıkta ikisi de Nikoncu, iyi bir kare yakalamaya çalışıyorlar ama ışık sert hiç şansları yok. Selam veriyorum bir tanesine cevap veriyor ama hırt bir tip hiç konuşmaya yeltenmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3502.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3502.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yıl önce Mardin’e çekime gittiğimde fotoğrafladığım bir kapıyı gördüm tesadüfen. Üç yıl önce pırıl pırıl bakımlı olan kapı süsünün sıvaları dökülmüş, bakımsızlıktan solmuş küsmüş nerdeyse. Yan binada çamaşır asan bir kadın var “abla bu duvarın hali ne böyle üç yıl önce ayna gibiydi ?” diye laf attım. Sahipleri Istanbul’a gitti bina sahipsiz bir kiracı var onlar da bakmaz diye cevap verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mardin’de konaklamayı Polisevi’nde yaptık. Biz motorları parkederken yanımızda biri bitti. Polismiş ama şube müdürü öyle ufak tefek bir şey değil. Ben de motor hastasyım diye başladı. Adı Hüseyin. Her bir motora oturdu. Kendine arıyormuş uygun bir şey. Internetten her modelin teknik verilerini ezberlemiş bizim motorları bize anlattı epey. Akşam yemeğinde de bize eşlik etti. Ertesi gün Midyat, Hasankeyf, Siirt, Bitlis, Tatvan yapacağız. İyi bir uyku için yeterince yorgun ve yeterince bira ile doluyuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Midyat’a geldiğimizde doğrudan şehir merkezine  giriyoruz. Mardin’den daha erken çıkmak istedik ama kahvaltı polis evinde 8de başladığı ve polis arkadaşımız Hüseyin’le lafladığımız için çıkışımız biraz gecikti ve güneş tepede iken şehre girdik. Hiç sevmem çünkü ışık sert olur iyi fotoğraf vermez şehir. O sıcakta bulduğum ilk yere parkedip kendimi motordan atarken yol arkadaşlarımın itinayla motorlarını gölgeye çekişlerini izliyorum. Aralarında motorun üzerine örtü örten de var; ama asıl hit olayımız “gorateksim kirlendi yıkamam lazım” diye banyoda çamaşır yıkayanlar. Canım kardeşlerim benim gorateks 50 bin kilometrede iki kez sabun  yüzü gördü, bunu bilseniz benimle aynı odada yatamazsınız bir daha… Motorcu dediğin ter, gaz ve akşam yatmadan önce rakı… bilemedin bira kokar ! Sizi gidi annesinin temiz çocukları sizi… seneye ben sizi batağın ta dibine batırmaz mıyım Ermenistan’ın dağ köylerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır geyiğe sarmışken Midyat’a girmeden önce bir köyde yaşadığımız bir olayı anlatmadan geçmeyeyim. Bir köy kahvesinde çay içiyoruz. Adamın biri benim motoru göstererek kaça bu diyor. “Kaça bu”, “kaç basıyo” ve “nerden geliyonuz” bu soruların cevabının basılı olduğu bir T-shirt giyin ve asabınız bozulmadan gezmeye devam edin. Benim tecrübem budur. Ne kadar nefret etsem de bu sorulardan her birine sabırla cevap veriyoruz. Çünkü ağız bükerek konuşmak hem bize yakışmaz hem de seni adam yerine koyup sormuş bir soru sen de adam ol cevap ver psikolojik cenderesindeyiz… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3548.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3548.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse benim motor için yirmi milyar dedim. Soruyu soran adam gözlerini belertip “essah mı diin” dedi. Ben de “he essah diim” diye cevap verdim. Sanki pazarlıkta kandırılmış tam alacakken vazgeçmiş gibi “ de get hemşerim yaaa. Yirmi milyar para verilir mi buna ya… ben iki buçık milyara bunun kralını alırım hem de Mondial” dedi….. ve arkasına bakmadan dönüp gitti. Ben dumur vaziyette kalakaldım. Suat da boş durmayıp lafı yapıştırdı. Murat abi üzülme ben beş bin lira veririm temizinden, gerçi Mondial değil ama gönlün olsun”….. Yani bu da bize kapak olsun o kadar hava attığımız sanırken adam bize fırçasını kaydı bir de seninkinden güzel Mondial var diye ayar çekti. Yöre halkından bu olayın intikamını almak için ben de aşağıdaki garibe soruyorum. “Net’çen  bu maymunları niye arabaya koydun” Garipten ses çıkmıyor. Sana diyorum bebe bu maymunları satıyor musun? … derinden bir ses “tavuk” diyor. Ne tavuğu onlar maymun, tavuk sensin ! Kafası karışıyor anasının eteğine dönüp kafayı gömüyor. Sonra biraz  daha şakalaşıyoruz onların tavuk olduğunda anlaşıyoruz. Anası da gülüyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3513.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3513.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Midyat’a. Midyat’ta  şehir merkezinde çocuk çetesi tarafından çevremiz sarıldı. Abi motorlara bakayım mı sen yokken bu piçler oynamasın diye kendi arkadaşlarını satıp benden para sızdıracak. Altta kalmayacaksın böyle durumlarda. Ne o piçler ne de sen motorun gölgesinde durursanız alayınızın paçasına sıçarım,  siee ! diye bağırdım. He bunlar bizdendir diye tırıs tırıs gittiler. İçlerinden birini gözüm tuttu, o da beni kesiyor ama çıkışımdan tedirgin oldu diyeceğini diyemiyor. Ne istiyon lan diye sordum. “Abe isterseniz size Midyatı gezdirem”. Get şurdan beş çay söyle dedim. Böylece mukavaleyi imzalamış olduk…Çocuğun adı Emrullah saçlar jöleli. Ne o ‘lan reçel mi  sürdün kafana diye çıkıştım. Yok abe jöledir, dedi. Jöleli Emrullah nereye gezdircen bizi dedim. Demez olaydım Emrullah başladı saymaya ezberde ne kadar yer varsa hepsini anlatıyor. Tamam oğlum beş çay daha söyle sonra şuralara şuralara gideceğiz. Peşimiz takılan her arkadaşın için senin bahşişinden bir lira düşerim ona göre dedim. Emrullah cin gibi. Önce merkezde eski kuyumcular çarşısını gezdirdi bize. Çok da tarihi doku denilemeyecek ama eni konu ilginç mekanlara girip çıktık. Bunlar arasında bir avluda bir arkadaşla tanıştım ki sizlerle tanıştırmazsam kendisine ayıp olur. Sıpa. Hem de beyaz sıpa. Al koynuna uyu o derece munis ve sevimli. Fakat neresine dokunsan bir araba toz kalkıyor. Hijyen konusunda gurubun en amele ruhlu adamı ben olduğum için toza toprağa aldırmadan sıpa ile sarıldık, öpüştük, hal hatır sorduk. O da seni bir yerlerden tanıyorum gözüm ısırıyor dedi…..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3525.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3525.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midyat Mardin’den daha heyecan verici geldi bana. Belki Mardin’i daha önce görmüş olduğumdandır. Midyat Suryani nüfusu itibariyle oransal olarak Mardin’den daha fazla yoğunluğa sahip. Kent merkesinde pek bir şey anlaşılmasa da Emrullah bizi gezdirirken nerelerin Suryani mahallesi olduğunu, kendi Suryani arkadaşlarını anlatıyor. Cehaletimin patladığı bir diğer yerde buradaki devlet konuk evi oluyor. Popüler dizilerden biri burada çekiliyormuş: Sıla… Emrullah anlatırken “aha Sıla buradan düşmüştür, buradan aşağı atlamıştır falan diyor ben de he he diye geçiştiriyorum (belki de Sıla değil başka bir isimdi bilemedim şimdi). Konukevi terasından Midyat kuşbakışı görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3542-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3542-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir de eski kaymakamın evi var o da güzel bir bina. Bölgedeki taş işçiliği üç beş kişi ile de olsa bu çevrede hala yaşıyor. Ama işler artık geometrik desene dökülmüş. Kasımiye Medresesindeki o inanılmaz tığ işi taş oymacılığı artık yok. O sadece ustalıkla değil, aynı zamanda bir inancın taşa nakşedilmesi ile ilgili bir  şey olsa gerek. Orada sabır ve hüner değil, teslimiyet ve aşk varolsa gerek başka türlü mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3537.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3537.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tabi her şeyin önünde ve arkasında çocuklar…. Kapı aralıklarında, avlu eşiklerinde, sokaklarda “dünyalı çocuklar”. Onlar Midyat’ı bizim görmediğimiz bilmediğimiz bir bilgi ile yaşıyorlar. Biz onların dünyasını kendi çocuklarımızın dünyası ile tartarak anlamaya değerlendirmeye çalışıyoruz. Onlar TVden gördükleri ve gelen “turistler”den  aldıkları 50 kuruşlarla bizi tartıyor… Ama tartıda en ağır basan gerçek onların radyosu var. Pilli. Radyo  bu bölgede önemlidir. Öyle olmasa bu gezi yazısının ilk sayfasında Diyarbakır Ulu Cami avlusu duvarına oturmuş sigara içenlerin gururu yüzlerinden okunmazdı. Radyo önemlidir çünkü yanında taşıyabilirsin. Yanında taşıyamadığın her şey biraz kaybolmaya senin olmaktan çıkıp gitmeye mahkum gibidir. Taşıyabildiğin kadar zenginsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3532.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3532.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3544.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3544.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3546.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3546.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gideceğimiz istikamete göre yolumuzun üzerinde Mor Brahim Manastırı vardı Emrullah bizi oraya götürdü. Gittiğimiz saatte Manastır kapanmış, bekçiye yalvar yakar kapıyı açtırdık. Bekçi müslüman olduğu için içerde fotoğraf çekmeme bir şey demedi. Normalde izin vermiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3556.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3556.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni bilinmez bir tür refleks olsa gerek. Dünyanın her yerinde fotoğraf makinasından korkulur. Kimse kendi görüntüsüne razı değil ondan olsa gerek. Brahim Manastırı çok bakımlı temiz bir kompleks. Bahçesinde ziyaretçiler için güzel dinlenme köşeleri yapılmış. Dar-ul Zaferan gibi turizm beldesi olmamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3562.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3562.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir eski eşya müzesi var içinde, ne ararsanız var Mamia 645’den Meryem Ana heykelciklerine kadar… Bari Hasankeyf’te akşamüzeri güzel bir ışık yakalayayım diye dinlenme arasını daha fazla uzatmayıp yola koyuluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emrullah sonunda bizden on lira kaptı. Rayicin üzerinde bir rakamdı ama yüzündeki gülümseme de rayiç üstüydü. O da bizi ödüllendirdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-3516314463896639010?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/3516314463896639010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-3-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3516314463896639010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3516314463896639010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-3-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 3. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-3625288894409827520</id><published>2008-12-29T08:11:00.001-08:00</published><updated>2008-12-29T14:40:43.261-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 4. bölüm)</title><content type='html'>Midyat’tan Hasankeyf’e kısa bir mesafe, yollar güzel… hava biraz sıcak olduğu için yer yer kaskın önünü açıp serinleme ihtiyacı duyuyorsunuz fakat bu sefer de alev alev rüzgar çarpıyor yüzünüze. Kıvrımlı yollardan Hasnkeyf’e indik. Gerek Atlas Dergisi’nin gerekse farklı duyarlı  gurupların “Hasankeyf  Sular Altında Kalmasın” kampanyası yüzünden gazete okuyan herkesin kafasında yer etmiş beldelerden biri. Hasankeyf Barajı’na karşı yürütülen kampanyalar nedeniyle burada eşi benzeri bulunmaz bir tarihi doku göreceğim beklentisi ile girdim. Hele kente girmeden önce dağların eteklerinde yeni yetme bir genç kızın çırpı bacakları gibi cılız ve ürkek akan nehri görünce, bu kuruluğa razı olanın mutlaka korumaya değer zenginlikleri olmalı diye düşündüm. Zeugma gibi mesela…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3583.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3583.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasankeyf fotoğrafları tek bir karenin tek bir noktadan farklı fotoğrafçılar tarafından tekrarlanmasından ibarettir. Kentte bir kale (her kentte olandan), eski köprü ayakları dışında o kuruluğu yaşatmaya değer ne var doğrusu göremedim. Bizde “aydın” olmak kendi ışığını bulmak değil, ortak kullanılan bir gaz lambasının ışığında birbirinin amentüsünü tekrar etmekten ibaret olduğu için başından beri bu konuda temkinliydim. Su altında kalma tehdidi ile ayakta duran  cılız bir turistik eşya satış sokağı ve nehir kenarında “çardak” denilen yerden başka sudan ve enerjiden vazgeçmeye değer ne var keşfedebilmiş değilim. Istanbul’dan trenlere binip “Hasankeyf’e gidiyoruz sular altında kalmasın” facilitiy’sine katılanların kaç tanesinin bölgesel kalkınma stratejileri üzerine iki satır okuduklarını merak ederim doğrusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3582.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3582.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten batılının kendi ülkesine oryantalist oluşunun keyfi burada yatar. Bir yerlerde bizden çok fakir, çok otantik birileri kalsın. Rakı masamızda onların türküleri ile coşalım, oralara gidip sümüklü çocuklara defter kalem dağıtalım. Böylece kendi çağdaşlığımıza bir cila atmış oluruz. (Ne de olsa bizim kullandığımız elektrik Marstan geliyor, nükleere de karşı çıkacakmışız arkadaşlar… yeşil marul.. pardon yeşil barış… oleyyyy)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkasının kanaatleriyle kendi aynasını sırlayanlara entelektüel denilen başka bir ülke var mı acaba… Dedim ya ülkemde nereye baksam rakı mezesi. Bu da öyle işte... ama ağlatan cinsinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yerde olduğu gibi burada da binalar ve vitrinler kentin özlemleri hakkında daha çok fikir veriyor. Ara sokaklardan birinde cama pek ustaca olmayan çizgilerle yapılmış bir resim gözüme çarpıyor. Yeşil gözlü kırmızı dudaklı bir kadın, onun yanında dev bir karanfil ikisinin de arka planı ayna gibi metalik bir fon. Önce kuaför olduğunu düşünüyorum. Sonra ilçe nüfusuna bakılırsa pek kuaför olamaz diye geçiyor aklımdan. Ben fotoğraf çekip içeri ile ilgilenince içeriden bir genç çıkıyor “hoş geldin abi” diyor. Ona doğru bakarken içerde ahşap bilgisayar masalarını görüyorum. Yaklaşık on, on iki bilgisayarlı bir internet cafe. Anadoluda beni şaşırtan derecede internet cafe gördüm. Buyurun çay içelim diye içeri davet edildim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3571.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3571.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim ekip ise karpuz, peynir vs. bir şeyler alıp öğle yemeği organize etme peşinde onları da kaybetmek istemiyorum. Pek gönüllü olmadım girmeye. Sonra motorların yanına gidip burada olacağımı söyledim bizimkilere ve dükkana girdim. İçerde beş altı çocuk. Bir tanesi mekan sahibi. Üzerinde poşu niyetine bir şal var. Renkli bir şey ama boyundan atmış, koltuk altından geçirmiş… şekilli bir şey yapmış kendine. Duvarda Yılmaz Güney posterleri var. Biz çay içerken Suat ve Behlül geliyor içeri onlar da sohbete katılıyor. Sohbet malum motorlar kaça, nerden geliyorsunuz vs. Suat Yılmaz Güneyi göstererek oradaki en ağır abiye soruyor. Say bakalım Yılmaz Güney’in filmlerini. Çocuk iki tane söylüyor, iki de Suat söylüyor. Sonra bir çocuk bir Suat sekiz on film sayıyorlar. Gençler nezdinde itibarımız bir anda yükseliyor. Çaylar tazelenirken çocuklar biraz rahatlamış vaziyette bana poz veriyorlar. Eller zafer işareti yapıyor. Anlayan anladı biz anlamazdan geliyoruz. Sonra bir de her kes Yılmaz Güney pozu versin, mapusta duvar kenarında cigara içer gibi yapın diyorum. Hemen itaat ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3574.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3574.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklardan Çardak’ın tarifini alıp yemek malzememizle beraber o tarafa doğru sürüyoruz. Zaten şehir içinde bir iki kilometrelik bir mesafe. Bu arada Zihni abi bir kahvede bir Alman bulmuş. Çardak’a giderken bir kahvede bizi bekliyor. Bu kardeş Alman.. dur dedim durdu diyor. E şimdi de, git de gitsin diye takılıyorum. Zihni abi sıcaktan bunalmış ters ters bakıyor… Alman arkadaşlar biraz sohbet ediyoruz. Adı Vinzenz.. Vinzenz Henke. Almanca “vinses” diye telaffuz ediliyor ama biz ona hep “vinsent” diyoruz. Hatta Behlül, birkaç gün sonra  tek heceye sıkıştırıp “vins” demeye başlıyor. Vinzenz GS 1150 kullanıyor. Boyu iki metreye yakın kilo deseniz 130, rugby oyuncusuymuş. Daha sonra gözlerimizle gördük devrilmiş motoru ters eğimde bisiklet kaldırır gibi kaldırıyor. Almanya’dan buraya tek sürmüş. Tek gezme işini ben de severim ama bu kadar uzun yolda cesaret edemem herhalde. Kendi kendine konuş konuş nereye kadar. Tek başına olunca insanların sana yaklaşımı da biraz soğuk oluyor. Gurup dinamiği daha sıcak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3678.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3678.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vinzenz’in de bize katılmasıyla çardağa gidip öğle yemeğine başlıyoruz. Karpuz, peynir, ayran. Gezinin başında beri bir köye yetecek kadar kolesterol ve ürik asit toplamışımdır, daha da devamı olacak… seziyorum. Çardak olsa olsa dört kişilik ama biz içimizdeki hayvanı saldık ya bir kere ortaya ille altı kişi dört kişilik yere sığmaya çalışıyoruz. Birinin ayağı diğerinin burnuna dayanmış vaziyette, ortopedik olarak imkansız pozisyonlara girerek yemeğimizi yiyoruz. Gırgır şamata geçiyor öğle yemeği. Vinzenz de Gürcistan’a gidiyormuş. Bodrum Marmaris Kapadokya taraflarında gezmiş. Gece Hasankeyf’de kalmaya niyetliydi ama bizi şamata hoşuna gitti be nde sizinle geleyim dedi. Biz de sevinerek kabul ettik. &lt;br /&gt;Vinzenzle beraber Hasankeyf’ten ayrılıp Tatvan Ahlata doğru sürüyoruz. Bu arada Van’da Zihni ağabeyin bir arkadaşı ve Sedat’ın askerlik yapan yeğeni var onlar Van’a gidiyor. Gurup ikiye bölünüyor bir kısmı Van gölünün güney batısında diğeri kuzeydoğusunda… olsun yarın buluşuruz nasıl olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van gölünde görmek istediğim iki yer var biri Ahlat’ta Selçuklu  Mezarlığı diğeri Gevaş'ta Ahtamara Kilisesi. Selçuklu Mezarlığı yolun hemen üzerinde arayıp bulmak gibi bir derdimiz olmuyor. Akşam Ahlat’a girerken mezarlığı görüyoruz, sabah ışığında buluşmak üzere önünden geçip bir otel buluyoruz. Otel eli ayağı düzgün bir yere benziyor. Fiyatı makul bir seviyeye çekmek üzere Suat’ı resepsiyona gönderiyoruz, iki dakika sonra gülerek geliyor, üç kişi adam başı yirmi lira diyor… Boşuna mı Suat’ı yolladık üzerine para bile alır adam ticarette aramızda bir numara. Odaya çıkıp yerleşiyoruz. Behlül ben biraz şehri dolaşacağım diyor Suat’la ikimiz göl kenarında otelin bahçesinde oturuyoruz. Akşam yemeği için bir şeyler söylüyoruz. Bir de küçük rakı. Ne rakı “var” diye soruyorum. Yeni rakı “var” diyor garson. Sonra beklemeye başlıyoruz. Yirmi dakika kadar zaman geçtikten sonra mezeler geliyor… Rakı nerde diyoruz, geliyor abi diyor garson sonra kaçıyor yanımızdan… Aradan bir yirmi dakika daha geçiyor yemekler geliyor, rakı nerde diyoruz, geliyor abi diyor, kaçmaya yeltenirken bağırıyoruz arkasından nereden geliyor oğlum bir saattir bekliyoruz diye (gerçek rakam kırk dakika) Abi arkadaş almaya gitti, diyor. Nasıl yani rakı yok mu, e az önce var dedin. Var diyen ben değilim abi. E ne zaman gelecek. Hemen şimdi gelir abi…. Toz oluyor. Biraz daha bekliyoruz. Behlül sinirlenip kalkıyor masadan, şehre doğru gidiyor. Tam bir saat içinde rakı geliyor. Mezeler buz olmuş yemekler bitmiş, garsonlara verip veriştiriyoruz. Birer kadeh rakı içiyoruz Suat'la ama tadı yok. Birazdan Behlül geliyor. Oğlum size lahmacun yaptırdım bira da aldım, diye siyah bir naylon torbayı masanın ortasına koyuyor. O torba ile masamıza güneş doğuyor, lahmacunlarla birlikte birer bira deviriyoruz ve hesabı ödeyip göl kenarında yürüyüşe çıkıyoruz. Birer bira da yürürken içiyoruz. Yürüme mesafesinde 10 dakikalık yolda tekel bayii olduğunu görüyoruz ve kafamız karışıyor. Bu adamlar rakıyı nereden aldı acaba diye… Bu arada kaldığımız otelin alt katı pavyon gibi bir şey. Kırk yaşlarında kırmızılı bir kadın türkü söylüyor masa aralarında dolaşarak. Sahnede sanatçı için şampanya şişerlerinden bir burç yapılmış, öyle böyle değil. Bu adamlar karanlık ortamda bu kadını çay içerek mi dinliyorlardı bize neden rakı bulamadılar diye söylenmeye devam ediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah erken saate kahvaltı edip Selçuklu Mezarlığına gidiyoruz. Mezarlık girişinde bir de müze var ama henüz kapalı. Motorları bırakıp mezarlığın içine giriyoruz. Çok etkileyici taşlar. Üzerlerindeki işçilik son derece sade, bir kısmı başlıklı bir kısmı düz, yazılardan çoğunun esnaf olduğu anlaşılıyor (eski yazı okuduğıumdan değil, mezarların altında Türkçe levhalar var). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3588.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3588.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3592.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3592.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3593.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3593.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hepsi çok güzel boyları insan boyu, ama sanki merhumun boyu esas alınmış gibi bir diğerinden  az kısa az uzun öyle dağılmışlar toprağa. İçlerinden en çok aşağıdaki hoşuma gitti. Biri diğerinin omzuna başını dayamış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3606.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3606.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu bölgede kümbetler çok yaygın. Bu da onlardan biri. Emir Bayındır Kümbeti.Alt katı mezar üst katı ibadet için ayrılmış. Sadece Ahlat’ta 12 silindirik kümbet var bunların kare ve onikigen şekilli olanlarına da rastlanıyor. Selçuklu mu Ermeniyi yoksa Ermeni mi Selçukluyu etkilemiş bilmiyorum ama bölgedeki kiliseler de aynı formu esas almış. Gürcistandaki kiliseler ve biraz sonra göreceğimiz Ahtamara Kilisesi de aynı çadır tipi çatı ile kapatılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3605.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3605.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatvan’ın içinden geçerek dün geçtiğimiz yolları bir de sabah ışığında geçiyoruz. Yol boyunca Van Gölü’nün adeta pergelle çizilmiş koylarına paralel gidiyoruz. Arada bir kıyıdan uzaklaşıyoruz sonra yine gölle buluşuyoruz. Yolda ilerlerken sol tarafımızda çadırlar görüyoruz. Fotoğraf kalabalığı olmasın diye onların fotoğraflarını buraya koymuyorum. Ama genelde “gelişmiş” bölgelerde tarım işçilerinin barındıkları yerler olan bu çadırları burada görmek beni biraz şaşırttı. Demek ki, gurbet her yerde… Her yerde insanlar bir somun ekmek ve biraz yevmiye için beyaz çadırlar arasında çamaşır kurutup, çocuklarını çer çöple oyalıyor. Ben fotoğraflarını çekerken çocukların sesleri motorumun gürültüsü ile boğuluyor… Dünya üzerinde ne çok yükümüz var. Kendi gürültümüzden iki satır çocuk neşesi duymadan fotoğraflarını çekip uzaklaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3609.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3609.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdamar Adası olarak bildiğimiz yer Ahtamara Adası. Gevaş ilçesinde. İhtiyarşahap Dağları’nı  sağımıza alıp Gevaş’a doğru ilerliyoruz. Ahtamara Adası adı 1980’den sonra Akdamar Adası olarak Türkçeleştirilmiş. 80den sonra bir milletin huyu değişti, adanın adı değişmiş ne ki! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaya 20 dakikalık bir tekne yolculuğu ile gidiliyor. Teknenin kalkacağı iskeleye gittiğimizde orada bir Alman çift ile iki Türkün beklemekte olduğunu gördük. Teknenin kalkması için 10 kişi olması lazım. Adam başı 5 YTL, yani cem’an 50 YTL. Bir süre bekledik kimse gelmedi… Bir süre de bira içerek bekledik yine kimse gelmedi. Orada bekleyen iki Türk’e 50 YTLyi paylaşalım adam başı 7 YTL verir misiniz diye sordum olur dediler. Alman çiftin erkeğine sordum, karısına Almanca’ya çevirdi. Kadın sanki kendisine uygunsuz teklifte bulunmuşuz gibi bize en iffetlisinden bir “terbiyesizler” bakışı atarak “nein ich.. ochh… “ bir şeyler dedi. Kocası bekleyelim birileri gelir birazdan dedi… Adamın haline baktım acıdım. Sende bu kadın ve zihniyet varken bu yediğin Gevaş güneşi sana az bile. Ye bu sıcağı sev bu teyzeyi… 2YTL için iki Alman bizi 20 dakika bekletti. Sonunda üç kişi daha geldi ve Van gölüne açıldık. Ahtamara’ya doğru giderken arkama dönüp baktım ve İhtiyarşahap Dağları eteklerindeki tepelerin fotoğrafını çektim. Bulutlar teperler arasında saklanıp  çıkıyorlar. Doğa burada sürekli şaka yapan çocuklar gibi, yerinde duramıyor…. Kıpır kıpır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3625.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3625.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaya doğru giderken teknede birer bira daha içiyoruz. Havadaki sıcağı vücuda kabul ettirebilmenin en güzel yolu bu. İç Anadolu’da ya da Karadeniz’de olsak o bira şişelerini bize yedirirler ama burada dikkat bile etmiyorlar. Bira içerken göz tacizine uğramadığımız ender yerlerden biri “doğu” oldu. Ya hepten yabancı belliyorlar bizi… ya da biz hepten yabancıyız onların sitemini anlayamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahtamara Adasında yüzük taşı gibi bir kilise var. Ahtamar Kilisesi. 1951’de Ermeni  yapılarını yıkma kararı ile burası da yıklımaya çalışılmış ama o zamanlar genç gazeteci Yahya Kemal kendi gücünce engel olmuş. Kilisenin hemen yanında yıkılmış bir yapı daha var. Ama bu doğal sebeplerle mi yoksa Yahya Kemal ortalığı ayağa kaldırana kadar kazma kürek marifetiyle mi o hale gelmiş bilemiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3641.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3641.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahtamara Kilisesi Ermeni Kral Vaspurakan 1. Gagik tarafından yaptırılmış bir manastır kilisesi. Adaya adım atıp kiliseye doğru yürüken sizi  yemyeşil badem ağaçları karşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3636.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3636.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tekneden görünümü çok daha etkileyici. Göle hakim bir tepede sanki karşı kıyıya kucaklarını açmış, sanki yüzyıllardır bir hasreti biriktirmiş gibi öyle sarı sıcak bir hüzünle gelenleri bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3631.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3631.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tarih, sevilmek isteyen kediler gibidir… taşları dokunulmak, satırları okunmak ister. Anlaşılmak ve ayakta kalmaya devam edebilmekten  daha değerli ne var ki tarih için. Bütün bunları motosiklet olmadan yaşayabilir miydim ? Hiç sanmıyorum. Motor kültürü insana taşlara dokunmayı onunla konuşmayı öğretir. Sadece sevmeyi değil, adam gibi sevmeyi öğrenirsin iki teker üzerinde. Çünkü korkuyu, tehlikeyi, başarıyı ustalığı tadarsın. Her ustanın işine saygı duymayı öğrenirsin. Hayatta kalmanın, sonsuz sayıda tesadüfün senin için el ele tutuşmuşluğuna bağlı olduğunu bilirsin. Ve el ele tutuşmayı öğrenirsin. Sadece bir makineyi değil hayatını kullanmayı öğrenirsin. Sana verilen hediye ile  kırmadan oynamayı ve onu sana benzeyenlerin sevinci ile çoğaltmayı… Fena halde erkek işidir ama Ayşeler de tadabilir… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3651.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3651.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu bölgedeki pek çok kilise gibi bu da + biçiminde  haç planlı. Duvarlarında bitki, hayvan ve aziz kabartmaları ile geometrik süslemeler var. Kabartmalar İncil ve Tevrat'tan alegorileri sembolize ediyor. Tabi eğer meraklısı değilseniz öyle pat diye anlamak mümkün değil. Ama kilise bekçisi olarak görev yapan Selçuk İrdal adında  bir Azeri genç size dakikalarca duvarlardaki hikayeleri anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir özelliğimiz yok. Sadece ona “merhaba hocam nasılsın” dedik ve cevap olarak yaklaşık bir saatlik bir rehberlik hizmeti aldık… İşini bu kadar severek yapan insan az bulunur. Bizim ilgi ile dinleyip sorularla anlattıklarını açmamız onu daha da heveslendirdi ve tüm kilisenin etrafını dönerek bize duvarlardaki kabartmaların kutsal kitaplarda neyi hikaye ettiğini anlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3639.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3639.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin içi çok büyük değil. Duvarlardaki freskler kilisenin yaşı ve bulunduğu yerdeki rutubet göz önüne alındığında çok iyi durumda. Biz kiliseyi gezerken bizim teknede olmayan  üç beş kişilik bir ekip geliyor. Ağır abi modunda kravatlı bir adam ve onun yanında başka bir ağır abi. Arkalarında hizmette kusur olmasın ruh halinde bir iki kişi daha var. Duramayıp laf atıyorum sonra ağır ağabeyin Gevaş Belediye Başkanı olduğunu öğreniyorum. Belediye başkanı ama havasına bakarsan İçişleri Bakanı gibi bir şey. Havasını indirmek için, kendimi tanıtırken Toplu Konut İdaresinde yöneticiyim demek geçiyor içimden. (Taşra belediye başkanlarının TOKİ binası önünde nasıl perişan umutlarla işlerini yaptırmaya çalıştıklarını iyi bilirim. Sonra bu muziplikten vaz geçip bize rehberlik eden bekçi ile ilgili düşüncemi aktarıyorum. Hiç oralı olmuyor. “Yapacak tabi” bir hava içinde. Ben de arkamı dönüp iyi günler diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3643.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3643.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3644.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3644.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknede birlikte geldiğimiz insanlarla sözleştiğimiz buluşma saati geliyor. Son bir kez yere uzanıp tavana bakıyorum ve bu mekanı kış soğuğunda etraf bembeyaz kar örtüsü ile kaplıyken, tavandaki pencere boşluklarından içeri kar taneleri düşerken hayal ediyorum… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3646.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3646.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekçi bana bakıp gülümsüyor... Yaptığım şeyi hiç yadırgamadığını, aramızda birbirimize hiç söyleyemeyeceğimiz bir kardeşlik bağı olduğunu  ve o tebessümle o bağı sıkı sıkı tuttuğunu hissediyorum… Erkek olmak biraz da böyle bir şeydir… söyleyemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3647.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3647.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-3625288894409827520?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/3625288894409827520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-4-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3625288894409827520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/3625288894409827520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-4-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 4. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-5903617471684222727</id><published>2008-12-29T08:09:00.000-08:00</published><updated>2008-12-29T08:10:46.372-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 5. bölüm)</title><content type='html'>Ahtamara’dan tekne ile dönerken yanımızdan bir tekne daha geçiyor,  içinde bizim “başkanlar”. Teknenin kıçında bir masa kurulmuş tente altında bir şeyler yiyerek geri geliyorlar. Ev sahibi başkan gurur içinde, duruşundan belli. Aklıma “bizim” gazetelerin cemiyet sayfaları geliyor: Zübük Bey ve zevcesi dün gece Falayla’da çok şıktılar…. Yerel basından bir başka haber: Dün beldemizi ziyaret eden  Aycan Başkan,  Gevaş kebabına bayıldım dedi…İkisi arasındaki tek fark 1500 kilometre   Hepimiz aynı komediyi sergiliyoruz… sadece bazı yerlerde biletler daha ucuz !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihni Abi arkadaşını görmek için, Sedat askerlik yapan yeğenini görmek için, Vinzenz de Amok koşucusu gibi motor kullandığı için Ahlat’ı, Tatvan’ı ve Ahtamara Adası’nı  göremediler. Biz de Van’dan mahrum kaldık.  Telefonla haberleşerek Van il çıkışı civarı bir yerde buluştuk ve gölün kuzeydoğu ucunda bulunan Muradiye Şelalesine doğru sürmeye başladık…  Sağımızda Işık Dağı etekleri sarı mor çiçeklerle bölgenin florasının kuzeye doğru nasıl değiştiğinin ipucunu veriyor. Aslında bölgede ipucundan bol bir şey yok ama ip kördüğüm olmuş halde… ucunu bulmak yetmiyor düğümü çözeceksin. Bir kez çözünce de öyle bir ışık görünüyor ki ucunda insanın aklı kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3677.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3677.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muradiye şelalesi ulaşımı kolay sıkıntısız bir yer. Lokanta da var, lokantada bira da var. Fakültede asistanlık yaptığımız dönemde taşra üniversitelerinde çift maaş veriyorlar diye bir arkadaşımla beraber Zonguldak’a mı gitsek Canakkale’ye mi yerleşsek diye epeyi bir kafa patlatmıştık. İki şehri de görmemişiz hangisi daha medenidir acaba diye (biz İngiliz kraliyet ailesindeniz ya!) araştırma yapıyoruz. Arkadaşım dedi ki, “oğlum bir şehirde Lions Rotary varsa orası tekemmül etmiş demektir !” Buna gülüp geçtik o zaman. Şimdi, Lions’u Rotary’i bilemem ama; bir şehirde “tekel bayii” haricinde bir yerde bira satılıyorsa orası yaşanabilir bir yerdir. Hatta sevilesi bir yerdir… Bu konu çok önemli, bira diyerek geçmeyin, yeri geliyor hastaya bağlanacak serum kadar önem kazanıyor. Zira sıcaktan damarlar gevşemiş, size kendi modern hayatınızı hatırlatacak bir tat, bir doku aradığınızda o şişe sizi kendinize getiren bir büyüye sahip oluyor. Doğu Anadolu’da ve Güney Doğu’da bu anlamda bağnazlık görmedik. Tabi ki kendi kısacık maceramızla sınırlı gözlemimiz. Yoksa iki satır yol gezip sosyoloji yapmak ayıp olur… Herkesten önce  o ayıbın sahipleri yer bizi çıtır çıtır… Biz lümpen motorcularız… haddimizi bilelim hem öyle sosyolojik şeyler TV stüdyosunda olur gezi yazısında değil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3670.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3670.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vinzenz de fotoğrafa meraklı, benimki kadar iri olmasa da onun da güzel bir makinesi var. Arada fotoğraf muhabbeti yapıyoruz. Şelaleye tül efekti vermeyi öğrenmek istiyor. Anlatıyorum nasıl yapacağını ama ışık çok kuvvetli o çekim için beceremiyor. Tül efektli şelale çekmenin banal bir şey olduğunu söylüyorum. Tuhaf tuhaf bakıyor yüzüme. Şimdi bir de Alman sosyolojisi yapmak var ama okuyana da acımak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muradiye şelalesi ışığı ve doğası güzel bir yer, bölgeye giden her kes görmeli derim. Yiyecek içecek anlamında bir özelliği yok ama aç da kalmazsınız. Muradiye’den çıkıp Çaldıran Ovası’nı geçtik. Hani şu okul kitaplarından zihinlere ziyan her sınavda çıkan Çaldıran Savaşı’nın yapıldığı yer… Taraflar değişmiş ama savaş devam ediyor. Sık sık askeri kontrol noktalarında durduruluyoruz. Vinzenz’in suratında “oh jah.. no problem” diye bir ifade var ama hafiften tırstığını seziyorum. Bir iki çevirme noktasında onun pasaportunu istiyorlar tedirgin oluyor. Yola çıkmadan önce Van Jandarma komutanı ile telefonda konuşmuştum. Internetten buldum mailini, komutan erinmeyip cep numarasını yazmış, ihtiyacınız olursa arayın diye. İçim rahat sorun olursa komutanı ararım. Ama hiçbir noktada sorun olmuyor. Sadece kontrol noktasındaki askerler yorgun ve sıcaktan bunalmışlar yüzleri gülmüyor. Kimin gülerdi ki ? Çaldıran Ovası’nı geçtikten sonra beni en çok etkileyen Tendürek Dağları’na tırmanıyoruz. Doğru hatırlıyorsam bazı yerlerde 2600 metreyi gördük. Hava buz gibi, karlı tepelerin arasından geçiyoruz. Öyle bir manzara var ki motorun gürültüsünü duymuyorsun, akvaryum balığı gibi uğultulu bir sessizlik içinde gidiyorsun. Etrafta dev kayalar var. Volkanik olsa gerek toprağın renginden çok daha koyu. Toprak kahverengiyse kayalar zil siyah. Dikey oluklar halinde içine içine giden oyukları var. Sanki havada uçan kuşları içine çekip onlarla besleniyormuş gibi korkutucu. Falezleri andırıyor. Tendürek Dağları hep “haberler”den duyduğumuz bir isim. Şimidi ise bir isimden çok daha fazlası olduğunu hissettiriyor bize. Spilberg filmelerine sahne olacak bir güzelliği var. Tabi ortada Elf’ler yok ama çobanlar var… olsun onlar da orta dünya zalimliğinde olabiliyorlar zaman zaman… Nedendir bilinmez taş atıyorlar. Motora taş atıyor elindeki değneği tekerlerin arasına sokacakmış gibi ani hareketlerle bizi korkutmaya çalışıyorlar… Bu da bir yerel zevk olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye rağmen Tendürek Dağları’nda  mutlaka yine motor süreceğim. Motorla dağlarda epey gezdim sayılır. Bazı dağların dişi bazılarının erkek olduğunu düşünürüm. Tendürek cinsiyetsiz. Hiçbir erkek o kadar sert ve köşeli olamaz çünkü. Kayalar sanki başka biri tarafından getirilip konmuş oraya. Tendürek Tendürek işte gidip yaşamak lazım.  Bir kez tattım yetmedi yine Vinzez’in bir projesi var her dağ geçidinde durup motorunun ve geçit levhasının fotoğrafını çekiyor. Güzel bir düşünce ben akıl edemedim daha önce. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tendürek’i aşarak Doğubeyazıt’a geliyoruz. Doğubeyazıt’a geliş nedenimiz İshak Paşa Sarayını görmek. Işık gitti gidecek akşam olmak üzere, Vinzenz’le ikimiz gazı kapatıp motorların kıçı ata ata Sarayın olduğu yere tırmanıyoruz, ekip de arkamızdan geliyor. Onlar öğretmen evine gidiyoruz sanıyormuş ama ışık gitmeden burayı görmek lazım. Mesai saati geçtiği için sarayın içini göremedik (bak yine oraya gitmek için bir sebep daha). Fotoğraf sitelerinden görmeye alışık olduğum yerlere fiilen gidip orada olduğumda, hayatının aşkını artist dergilerinden kestiği resimlerle yaşayan bir takıntılı aşığın; aşık olduğu sanatçıyı gazinoda canlı dinleme anındaki ruh çözülmesini yaşıyorum. Hani vardır ya, ulaşılmaz ses sanatçısının resimlerini fakirhanesinin duvarlarına asan genç şoför, olayların gelişmesi sonucu hem o kadının sevgili olur hem de belalısı… Ama onu sahnede ilk izlediği bir an vardır, orada ruhu çözülür adamın. (Eski Türk filmi izleyicileri anladı ne dediğimi)… İşte öyle çözülüyor ruhum . Oh be. İshakpaşadayım. Ve tahminim doğru çıkıyor, burayı da fotoğraflayan herkes yine tek kadrajı tespih etmiş. Fakat yapı gerçekten de o açı ve  kadrajdan çok güzel duruyor… Ne yapalım mecbur biz de tespih ettik. Bilenlerin söylediğine göre Türkistan, Selçuklu ve Osmanlı mimarisini harmanlamış bir yapıymış. Ama daha ilginç olan dünyanın ilk kalorifer tesisatı döşenen sarayıymış… ya siz de Ataköy’de konforum var diye gerinin, atalarım olayı daha 1780lerde bitirmiş. And olsun gelecek hükümet de o sarayın avlusunda plazma TVlerle multimedya gösteri yapmazsa. Murat demişti dersiniz ! Bu arada restorasyonu beğendim ama etraftaki yapılar ciddi kaynak ihtiyacı içinde.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3695.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3695.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkada inanılmaz güzel bir mezarlık var. Bakımsız biraz. Defineciler sağı solu eşelemiş ama pek zarar vermemişler. Taş işçiliği yine sadeliği ve ustalığı ile göz kamaştırıcı. Başka yerlerde de bebek mezarı gördüm. Ama buradaki çok içime işledi. Bu dünyadan giderken sana verilebilecek hiçbir şeye dokunamayacaksın … Senden geriye üç çiçek kalsın ve yüzyıllar boyu insanlar o taştan çiçekleri taze tutabilmek için gözyaşlarını akıtsınlar.  Bu dua tutmuş. O taşa dokunduğunuzda o da size dokunuyor. Küçük bir el geçmişten… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3718.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3718.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararmaya yakın aşağı iniyoruz. Doğubeyazıt öğretmen evine. Kaldığımız öğretmen evleri arasında en kötü durumda olan bu. Duş yapmak içimizden gelmiyor çünkü temizleneyim derken etraftaki bakteri zenginliğinden nasibimizi alabiliriz. Yemek için dışarı çıkıyoruz. Burası bir zamanlar elektronik eşya kaçakçılığıyla  nam salmış. Aklımızın bir köşesinde öyle bir umut da saklı ama şehirde gezerken anlıyoruz ki, eski kaçakçılığın yerini şimdi plastik Çin malı gündelik ev eşyası, tabak vs. ile kaçak sigara  ve çay almış. Hiç biri ilgimizi çekmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3741.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3741.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de etraftaki gelir düzeyi ile pek örtüşmeyen bir alış veriş imkanı gözleniyor. Sanırım o da buradaki askeri nüfusun  büyüklüğünden kaynaklanıyor. Ana caddede Adidas’tan Vestel bayiine kadar orta ölçeğin üzerinde dükkanlar var. Gece şehir hayatı oldukça canlı. Tatil yerlerindeki gibi sokakta pastane önünde dondurma satılıyor. Suat hepimize dondurma ısmarlıyor ve bu sayede o gece her kes ishal oluyor.  Kahvehanler genelde boş, ama internet cafeler daha çok iş yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3742.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3742.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce söylediğim gibi buralarda adım başı internet cafeye raslıyorsunuz. Çoğu kahvehane gibi çalışıyor ama bizim buralardaki cafelerinde ilim irfan yuvası olduğu söylenemez. Yolda bir dilenci Kürtçe bir ağıt bağırıyor. Türkü desen türkü değil, ağıt desen eh işte ama söylemekten çok bağırıyor. Parayı ver sustur der gibi yan gözle gelip geçeni kesiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada tuhaf bir sessizlik var. Çözemedim. Şehir meydanında devbir afiş asıl önce  Saidi Nursi sanıyorum ama değil. Ehmedê Xanî adında bir Kürt filozof, onun adına festival düzenlenmiş. Ama festivale dair iz yok. Sadece afiş duruyor. Dediğim gibi tuhaf bir sessizlik. &lt;br /&gt;Yemek yediğimiz lokantanın yanında bir halıcıya girdim, kilimlere bakıyorum. Fiyatlar fena halde turistik. Üstelik halıcı hiç de pazarlığa yatkın biri değil, sanırısın gümüş satıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada pek çok dükkanın adı “Ararat”. Ararat  Ermeni dilinde Ağrı Dağı’na verilen ad; Urartu’dan geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı Dağı Ermenilerin kutsal saydığı bir yer. Denildiğine göre Ervivan’dan görülebiliyormş. Doğrudur çünkü Erivan Doğubeyazıta oldukça yakın. Ermeniler Araratı kutsal sayıp bir kenara koymuş değiller. Günlük yaşam ve siyasetlerine nüfuz etmiş bir konu bu. Orada da pek çok şeyin adının Ararat olduğunu öğrendim. Ararat Konyağı var örneğin, meşhur bir marka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3747-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3747-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ermenilerin dünyaca ünlü lirik şairi Silva Gabudikyan Ararat için “.. ulaşamadığımız bir dağdır Ararat. Biz ondan uzak kaldıkça güzelleşen Hepimizin kalpleri onun dibine gömülüdür” diyor. Ece Temelkuran’la yaptığı röportajda  “Küçükhanım, Ararat sizin için bir yükseklik meselesidir. Bizim içinse bir derinlik meselesi!” . Hakkındaki düşünce ve kanaatleriniz ne olursa olsun bir milletin hasretini anlatan ağır ve hazmı zor bir söz. Bizim için coğrafya kitaplarında Türkiye’nin en yüksek dağı diye ezberlediğimiz yere her baktıklarında kendi geçmişlerini görüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3752-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3752-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı Dağı Doğubeyazıtın hemen dibinde. Doğubeyazıt da rakım olarak oldukça yüksekte olduğundan, dibinden bakıldığında dağın haşmeti pek anlaşılmıyor. Bir de oldukça geniş bir alana yayılmış. Bilmeyen birinin gözü yanılabiilr yan yana fotoğraflarına baksa Erciyes daha yüksek sanabilir. Ama Iğdır Ovasına indiğinizde dağın heybeti ortaya çıkıyor. İlk gün akşamüzeri tepesi bulutlarla örtülüydü. Ertesi sabah zirveyi gördük. Çok etkileyici. Sizi izliyor adeta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3756a-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3756a-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Iğdır ovasına inerken hep aynamda onu seyrederek sürdüm motoru. Bir coğrafya konusunu yanından geçer gibi değil. Etrafındaki yoksulluğu, onu Erivan’dan izleyenlerin imkansız kavuşma özlemlerini ensemde izleyerek indim. Biz oradan geçtikten on gün sonra üç Alman dağcıyı kaçırdılar Ağrı Dağında.  Eteklerinden süzülerek Kars’a doğru devam ettik. Biz uzağında geçip giderken, her yerde duymadığımız fısıltılar görmediğimiz gölgeler var. Bize ulaşmayan ama bizden başka da muhatabı olmayan gölgeler ve fısıltılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3753.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3753.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karslı bir arkadaşım var Metin Çiftçi. Hem SBF’li hem Aydınlıkçı… tadından yenmez yani. Ama “dünya tatlısı” diye bir kategori var ya  TV Türkçesinde; onu sollayıp geçecek bir espri zenginliğine sahip. Ansiklopedide “ahlak” maddesinin karşısına bir resim koymak gerekse onun fotoğrafı kavramı tam anlamıyla karşılar… Öyle bir adam.  Karslılığını üstü örtülü bir şekilde geçer pek kimse bilmez. Ama konu açıldı mı mutlaka “toyuğun türküsünü” söyler. Toyuğ Azeri Türkçesinde (ya da Azericede) tavuk… Kadının birinin tavuğunu çalıyorlar, o da  çalana lanet okuyan ve tavuğa methiye düzen bir türkü yakıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim toyuğum ağıdı balam &lt;br /&gt;Derisi dolu yağıdı balam  &lt;br /&gt;Dün bu zaman sağıdı balam  &lt;br /&gt;Seni yanaşın toyuğu tutan &lt;br /&gt;Oğlanasan toyuğu çalan &lt;br /&gt;Benim toyuğum çil çildi &lt;br /&gt;Kanatları tel tel idi.  &lt;br /&gt;Toyuğ değil bir fil idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpin koptuğu yer “o bir tavuk değil fil idi” diyen feryat noktası. Burada gülmemek mümkün değil. Kars ile ilgili aklımdan hiç çıkmayacak üç beş şeyden biri de bu türkü.  İhtimal, Metin bu türküyü öğrendiğinde bu çocuklar gibi Kars sokaklarında sümüğünü çekerek top koşturuyordu. Arkadaşımı anarak çocuklarla önce şakalaşıp sonra fotoğraflarını çekiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3764.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3764.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iğdır’ı geçtikten sonra Yağlıca Dağı ve Dumanlı Dağı’nı geçerek Kars’a girdik. Dağların etekleri sarı ve mor çiçek tarlası. Kars’ta şehir merkezine giriş biraz karışık.  Şehir dışından gelen yol doğrudan sizi merkeze taşımıyor. Birkaç caddeyi dolanmak, sağa sola sapmak gerekiyor. Şehir merkezinde yoğun bir trafik var ama düzenli. Önce yatacak yer meselesini halletmemiz lazım. Bir pastanenin önüne motorları park edip kendimize çay söylüyoruz. Biz çayları beklerken pastane çırağı elinde tepsi ile önümüzden seğirtiyor, o anda Suat, “hoop” diye bağırıyor. Pastacı çocuk neye uğradığını anlamadan Suat o ne yeni mi çıktı fırından muhabbetine giriyor. İki dakika sonra ılık ılık taze baklavları dilimizle damağımız arasında eziyoruz. Yol yorgunluğundan olduğumuz yerde uyusak yeridir ama öğretmen evini bulmamız lazım. Pastane sahibi genç biri. Tip olarak Nişantaşılı, davranış olarak Parisli (arada birkaç gömlek fark var kusura bakmayın). Uzun saçlı ince yapılı saçlar arkadan kuyruk yapılmış. İçimden “ulen bu memleketin en ücra köşesi diye geldiğimiz yerdeki pastacının kozmetik kültürü beni dörde katlar” diye geçirerek yanına gidiyorum. Hocam öğretmen evi nerede bir de eski kent merkezine nasıl gideriz yürüyerek, diye soruyorum. Öğretmen evini tarif ediyor, yürüyerek gidebilirsiniz motorlarınız burada durabilir diyor. Sonra eski kentin bulunduğu yeri tarif ederken Belediye Başkanı dışarıdan gelen misafire çok önem verir dilerseniz belediyenin telefonunu vereyim oradan yanınıza birini versinler sizi gezdirsin diyor…Bunları söylerken gayet ölçülü ve mesafeli. Adama hocam dediğime pişman oldum ama “Sir” desem de hiç olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen evi oldukça bakımlı modern yeni bir bina fakat odalar dolu. Bizi odalarda kalmakta olan öğretmenlerin yanına dağıtıyorlar. Vinzez de bir öğretmenle eşleşiyor, oda arkadaşı şakalaşıyor akşam görüşürüz diye.. Akşam maç var Türkiye Almanya yarı final oynayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3770.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3770.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin batmasına epey vakit var. Şehri gezmeye çıkıyoruz. Kale oldukça yukarıda bir yerlerde. Ama kale pek ilgimizi çekmiyor. Asıl kalenin etekleri, eski şehrin olduğu yer ve oralarda gezerken eski Kars’ı görmeyi umuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında buraları kışın görmek isterdim. Çoğumuzun hafızasına Orhan Pamuk’un romanı ile sığınan bu şehir eminim kışın çok daha güzel. Manuel Çıtak’ın Kar romanı kapağına çektiği fotoğraftaki atmosferi görmek istiyorum aslında. Ama onun için de kışın uçakla gelmek lazım. Ona da ruhum sığmaz, motordan in uçağa bin… giyinik sevişmek gibi bir şey. Kars için bile yapamam. Motorla dünyayı olanca çıplaklığınla kucaklarsın. Otomobildi uçaktı o tür kafeslere girmek suya girip ıslanmamak gibi bir şey… balık adam misali… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motor demişken Kars’ta gördüğümüz Chopper- Scooter’ı es geçmeyelim. Evet bu yepyeni bir kategori. Biz buralarda enduroydu, chopperdı havamızı atıyoruz ama asıl yaratıcı motorcu Karstaymış; tesadüfen öğrendik. Böyle bir scooter var mı İstanbul'da, sorarım. Yok öyle Noel ağacı gibi her tarafından ışıklar yanan Goldwing’le çıs tak çış tak hava atmak! Bak adam kendi Goldwing’ini kendi yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3771.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3771.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin arka sokakları eski Rus yapılarının en yoğun olduğu yerler. Hekim Evi olarak kullanılan bir bina var. Kendine uzun uzun baktıran cinsten. O  bölgede alışık olmadığımız bir ölçeğe sahip. Bulunduğu sokakta meteor düşmüş gibi duruyor. Ama yabancılaştıran bir ölçek değil. Mimarisi sıcak ve sempatik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3784.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3784.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyu gri taşlar, sert figürlü alınlıklara rağmen Rus binalarında yine de bir insani boyut var. İhtimal harcına votka karışmış. Öte yanda kamu binası olmayan evlerde de bir neşeli durum var. Geniş verandalar, kırmızı, pembe, açık mavi renkli duvarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3781.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3781.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3822.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3822.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On iki Havariler Kilisesi diye bilinen bir yapının bahçesine giriyoruz. Restorasyondan çok ıslah çalışması gibi bir şeyler yapılıyor. Geniş sayılabilecek güzel bir bahçesi ve avlusu var. Çocuklar avluda top oynuyorlar. Akşamki maçla ilgili olarak çocuklara laf atıyoruz. Vinzenz kelimeleri anlamasa da mevzuu kapıyor ve çocukları kızdırmak için “ben Alman ben Alman, Alman şampiyon” diyor. Veletler cıvıyor. Sonra onlardan poz almak için sakinleşmelerini bekliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3806.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3806.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam maçı öğretmen evi TV salonunda maçı izliyoruz. Aramızda tek Alman var. Belki de o gece için Kars’taki tek Alman. Vinzenz tedirgin. Biz de doğrusu bir tatsızlık çıkar mı diye tetikteyiz. Tetikdeyiz dediğim, sopa yemeye hazırız anlamında. Yoksa elli altmış kişilik kalabalığa kafa tutacak halimiz yok. Maç başlar başlamaz öğretmenler çocuğa dönüşüyor. Kritik pozisyonlarda yerlerinden sıçrıyor, gol attığımızda “laylaylaylay” şarkısını söyleyerek salonu titretiyorlar. İçerde bir salon daha var orada daha büyük bir plazma TV var, orada bayanlar film izliyor. Bu arada alt katta düğün var. Bizim gol yediğimiz anlarda sesimiz kesildiği için akordeon sesi geliyor. Vinzenz Almanya gol attığında önce “yeah !” diye bağırıyor. arkasından akordeon devam ederken İngilizce özür diliyor salondan. Salon Vinzenz’in sevincini saygıyla karşılıyor, biz rahatlıyoruz. Ama son anda son golü yediğimizde içimden Vinzenz’in kıçına bir tekme atmak geçiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3810.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3810.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-5903617471684222727?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/5903617471684222727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-5-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5903617471684222727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5903617471684222727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-5-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 5. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-2858524719116372095</id><published>2008-12-29T08:04:00.000-08:00</published><updated>2009-01-27T05:58:57.680-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 6. bölüm)</title><content type='html'>Yurtdışında bir şey yapmak “&lt;em&gt;bir şey&lt;/em&gt;”dir ya bizim memlekette. Hani, yurtdışında  akrabası olmaktan tutun, bir zamanlar Kıbrıs’tan bavul içlerinde çamaşırların arasına sıkıştırılan payreks cam kaplardan birini getirmiş olmak gibi geniş bir yelpazeye yayılmış bir gurur panosu vardır  hepimizin… Severiz biz yurtdışında olmuşluğu. Kendi olmuşluğumuzun üzerine dökülen krema gibidir, ecnebi memleket tecrübesine sahibi olmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte biz de birbirimize söylemesek de, iyi kötü aynı hislerle kendimizi Gürcistan gümrüğüne attık. Yurtdışında motor süreceğiz. Yabancı bir memlekete yelken açtık diyeceğiz… İçeri girerken kendimle kavga edip duruyordum, ne işin var bitti mi Türkiye diye. (Aslına bakarsanız neredeyse bitti benim açımdan)  Bu dışavurumcu özentili halimizi  kendimce kınıyordum… Ama şimdi bu yazıyı yazarken, fotoğraf seçerken bu tecrübenin biraz daha içerikli olduğuna karar verdim. Öyle, tam bir seyyah beslenmesi  ile olamasa da (çünkü dil ciddi problem) bu ülkeden kepçemizin yettiğince bir şeyler aldık. Hiç de azımsanmayacak ölçüde üstelik.  O ülkenin ışıklarında kimsenin görmediğini görüp, her kesin gördüğünü görmeden geçtik muhtemelen. Daracık zamana sıkıştırılmış bir gezide insan kendini hızlı okuma kurslarında gibi hissediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4044.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4044.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize yabancı olan, bizi oraya götüren Ekrem’e pek  de yabancı değil. O neredeyse ayda bir iki kez girip çıkıyor Gürcistan’a. Benzin ucuz, orada depoyu doldurup Artvin Kafkasör arasında yakıyor her akşam. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedat jeep ile giremedi Gürcistan’a; çünkü araç eşinin üzerine kayıtlı. Gümrükte sorun çıkacağı için Ekrem bizimle birlikte motorla gelecek iken, otomobille geldi ve Sedat’ı aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3902.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3902.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artvin’de gece Kafkasör yaylasında yemek yedik ve  Suat sayesinde DSİ’nin beş yıldızlı otel ayarında misafirhanesinde kaldık. Sonra sabah kahvaltıda neredeyse bir kovan kestane balı yedikten sonra Hopa’ya sürdük. Vinzenz’le ben kelebeklerin peşine takılıp dalmışız, Ekrem bizi uyarıp azmayın burada trafik sakat dedi. Peki madem diyerek efendice Sarp’a gümrük kapısına geldik; orada bizi motorcu dostu Mahmut karşıladı. Hem Ekrem’in arkadaşı hem de motor meraklısı olduğundan gümrük işlerimizi hızla halletti ve biz yaklaşık bir saat içinde kendimizi Gürcistan’da bulduk. Hani Zigana’dan geçmek motorcu için “hacı” olmaksa, yurt dışına çıkmak da “milli” olmak gibi bir şey öyle bir heyecan içindeyiz. Gümrükten geçtikten sonra ilk iş para bozduyoruz. Para birimi “lari”. Dolar gibi her banknot aynı boyda ister 10’luk ister 1’lik olsun aynı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3908.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3908.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batum’a doğru sürmeye başlıyoruz. İlk önce alfabesi gıdıklıyor Gürcistan’ın. Öyle hiçbir şeye benzetemediğimiz harfler eğri büğrü. Bir süre sonra göz alışıyor. Neyse ki çoğu levha altında Latin harfleri de var. Önce benzin alacağız. Benzinliklerin bir kısmı terkedilmiş izlenimi veren metruk yerler bir kısmı biraz daha düzgün. En azından bir şirket ismi var. Yirmi küsur lariye depolarımızı doldurup Batum’a ilerlemeye başladık. Batum Sarp arası bir saat sürmüyor. Şehre girer girmez Ekrem bizi önce kalacağımız apart otele götürüyor. Ev ile pansiyon arası bir yer. En önemlisi motorları kapalı bir bahçe kapısının arkasına park edeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4072.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4072.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcistan asabi bir ergen ! Ne zaman güleceği, ne zaman ağlayacağı belli olmayan, tepkileri abartılı bir isyankar oğlan çocuğu gibi. Yolda ilerlerken tuhaf tepkiler alıyoruz. Bağırarak birileri kendi yerini belli ediyor ya da el sallayarak selam veriyor. Ama her kes bizi fark ediyor. İlk günün sonunda anladık ki, Gürcistan’da motor yok. Bizi görenler UFO görmüş Cem Yılmaz moduna giriyorlar, bir heyecan bir coşku… Bir yerde durduğunuzda motorların etrafına toplanıyorlar. Sizi pek kale almıyor, kendi aralarında konuşuyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3967.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3967.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gün Batum’da yatacağız ve Batum civarını gezeceğiz. Batum zaten Sarp kapısına yakın. Şehrin içinde birer bira içerek Karadeniz’in güney batı sularına paralel sürmeye başlıyoruz ve Poti’ye kadar çıkıp geri Batuma iniyoruz. İlk günkü gözlemler izleyen günlerde edindiğimiz izlenimi değiştirmiyor… Dehşetli bir gelir dağılımı eşitsizliği ve aynı şiddette bir tüketim açlığı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Türkiye’de görmeye alıştığımız  BMW, Mercedes, Suzuki jeepler var. Ama yollarda tek tük görüyorsunuz onları. Yollarda daha çok orta halli Opeller ve bol bol Lada’lar var. Eski otomobiller çoğunlukta. Dikkat çekecek oranda bazı araçların ön ya da arka tamponları yok. Çünkü ülkede yan sanayi, servis Hak getire. Yurt dışından gümrüksüz araç alıyorlar ama yedek parça yok. Bu yüzden oto hırsızlığı had safhadaymış. Komşunun aynasını söken kendi arabasına takıyor, ertesi gece komşunuz sizin silecekleri yürütüyor… Böyle kara mizah bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman insan şöyle düşünüyor Küba + Adana + Karadeniz + Ortodoksluk + Rus Etkisi + Yeni Yetme Siniri….kaynat kurut.. al sana Gürcistan… Hafiften bir Adana bıçkınlığı var her yerde. Her kes fena halde erkek fena halde delikanlı. Kızlar da öyle. Motorda giderken adamın gözünün içine bakıyorlar. İnsanlar çoğunlukla ya devasa bloklarda ya da geniş sokaklara yayılmış bahçeli tek veya iki katlı evlerde oturuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3941.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3941.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3931.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3931.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapılar iç içe. Her iki tür yapıda Rusya dağılmadan önceki dönemden kalmış. Belki biri işçiler diğeri yöneticiler içindi. Dikey binalar şu anda ciddi düzeyde bakımsız. Sıvalar dökülmüş. Her bir balkonda çamaşırlar asılı. Kimi balkon kapısını pimapen yaptırmış ama yan sokaktaki tek ve iki katlı evlerin belirgin üstünlüğü var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3942.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3942.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Poti’ye kadar gidip geri geldik. Yolda trafik bizim buralarla karşılaştırılınca oldukça “farklı”. Farklı çünkü trafik ışıklarındaki yeşil yeterince yeşil, kırmızı yeterince kırmızı değil… en azından bazıları için. Adam, kırmızıyı yeşili pek takmıyor… kafası güzel… bütün renkler pembe onun için. Sollama yapılmayacak yerde solladı ve karşıdan da bir arabamı geliyor, sollanan araba biraz sağa kayıyor, karşıdan gelen biraz kendi banketine kayıyor, ortadaki geçiyor. Ne bağrış çağırış, ne el kol hareketi yok, her kes memnun. Trafiğin işleyişini bir kez kapınca sıkıntı çekmiyorsunuz. Ama kavga edip üç günlük ziyarete geldiğiniz elin memleketini düzeltmeye kalkmayacaksın tabi. Ortam buysa ben de uyarım diyerek ver gazı. Kullandığın araca hakimsen kolay kolay kaza yapmazsın çünkü çoğunluk iyi araç kullanıyor.&lt;br /&gt;Direksiyon hakimiyeti iyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3918.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3918.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Poti’ye kadar bir sürü kasaba geçtik. Çoğu birbirine benziyor. Sokaklarda ve kapı eşiklerinde hep insan kalabalıkları var. Kimi yerde satranç oynayanlar, kimi yerde sohbet edenler…. Hep bir canlılık var… Ama o canlılığın  üzerinde neredeyse elle tutulur bir hoşnutsuzluk dalgası bütün kasabaların üzerinde nemli bir bulut gibi örtüyor. Bu kadar çok insanın sokaklarda olması işsizliğin olduğunu gösteriyor. Belirgin bir yoksulluk var ama tuhaf bir şekilde yer yer lüks vahalarla karşılaşmak mümkün… Yolda boş bir arazi yanından geçerken Sovyet zamanından kalma heykeller çarpıyor gözümüze. İlki su sporlarında madalya getirmiş bir kasabaya dikilmiş. Diğer ise Roma desen Roma değil, Antik desen Antik değil bir Rus kibirlenmesi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_3976.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_3976.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tipik bir Sovyet imgesi. Dev kaslı ve kararlı atların çektiği bir iki tekerli arabada, bir kahraman asker (hadi Romalı diyelim) Karadeniz’in sularına derin derin bakıyor… Sosyalist tahayyülün beceriksizler elinde un ufak oluşu gibi, o dönemin iktidarının kararlı ve güçlü iradesini simgeleyen bu heykel de doğa şartlarına dayanamayarak bir sırtından yırtılmış. O yırtıktan tarihin kim bilir hangi umutları göz yaşı olmuş akıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamüzeri  Batum’da liman etrafında çok geniş bir alana yayılmış olan parkta gezindik. Güneşin batmasıyla beraber Batum bir liman şehri olmaktan çıkıp bir çocuk parkına dönüşüyor. Her sokakta, her köşe başında bir ışık şenliği başlıyor. Gün batarken limandaki deniz feneri bulurların kırmızı ile kendi kırmızısını yarıştırıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4030.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4030.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Limanda gezinerek kendimize akşam yemeği için hesaplı bir şeyler organize etmek için sokak içlerinden alış veriş merkezine doğru ilerliyoruz. Peynir, domates ekmek bir şeyler alıp apart otelde yiyeceğiz. Arada hem mideyi rahatlatmak hem de cüzdanı fuzuli yere yormamak için bu tür çözümler işe yarıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4048.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4048.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışveriş yapacağımız markete giderken yine bir ışık şenliği içinden geçiyoruz, eski yeni demeden güzel kendilerince güzel  buldukları bütün binaları ışıklandırmışlar. Tripodsuz çekim yaptığım için mecburen asa’yı yükselttim, bu yüzden fotoğraflar biraz grenli. Siyah beyaz olsa karizma olur ama renklide kusur hanemize yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4055.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4055.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4060.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4060.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldum olası gece fotoğrafını severim. Bir de çekmeyi becerebilsem… Fakültede bir kız arkadaşımız vardı, Janset. Bir buçuk metreden hallice ve kilolu. Basket topundan tek farkı Janset’in aynı zamanda konuşabiliyor olmasıydı. Ama ne zaman maç yapılacak olsa o kendini orta yere atar, onu takıma almazsak hayatı burnumuzdan getirirdi. Benim gece fotoğrafçılığım da aynı hesap. İdare edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4064.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4064.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4066.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4066.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece otel lobisinde gırgır şamata ile geçti. Zaten saat ilerlemiş olduğu için kimsede yemeği (kayıntı da denebilir) beğenmeyecek hal yoktu. Bu güne ilişkin macerayı kapatmadan Gürcistan’da çiçek ticaretinin gözde olduğunu hatırlatarak ışıkları söndürelim. Çoğunlukla kadınlar köşe başlarında, ya da bazı an eline aldığı bir iki cılız demeti satarak başkalarının hoşnutluğundan bir sıcak çorba üretme peşindeler. Keder yoksulluğun  kardeşidir. Çiçek satanların yaptıkları işle kendileri arasındaki uzun mesafeye şahit olmak ise başka bir keder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4021.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4021.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Batum’da sabah kahvaltısı için bir yer bulmak hem zaman kaybettirecekti hem de şehrin içinde kaybolmak istemiyorduk. O yüzden Poti’ye doğru yola koyulduk. Batum Poti arası İstanbul Silivri arası gibi. Sözüm ona şehir dışındasınız ama meskun mahalden hiç çıkmıyorsunuz. Hep yerleşim yerleri içinden gidiliyor. Arada bir iki boşluk var ama araç kullananlar için hiçbir şey fark etmiyor. Onlar zaten etrafta hiçbir şey hiç kimse yokmuş gibi davranıyorlar. Bu tür yerlerde yüksek devirde motor kullanmak hayati önem taşıyor. Çünkü fren yapmak zorunda kaldıysanız baştan kaybettiniz demektir, o yüzden iyi gaz vererek kurtarabilirsiniz. Batum’dan çıkıp bir saat kadar sürdükten sonra bir kasaba içinde kahvaltı edebileğimiz bir yer bulduk. Yol kenarında bahçeli bir ev. Birkaç masa var. Kahve sandiviç var mı diye sordum. Haçapuri diye cevap aldım. Bu bildiğimiz yumurtalı kaşarlı pidenin Gürcü kuzeni. Hamuru daha kalın. Hamurdan küvet yapıp içine yumurta kırıyor sonra da üzerine tereyağı koyuyorlar. Hani kolestrol, ürik asit sorunlarınız varsa tavsiye ederim. Biz haçapurilerimizi beklerken etrafta çok sayıda çocuk olduğunu fark ettik. Önce iki üç kişiydiler, sonra aynı yaş gurubundan on, on beş çocuk oldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4074.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4074.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behlül çocuklarla bir oyun oynuyor. Kazanan kaybedene ceza verecek. Bu arada, bize kahvaltı hazırlayan hanımın aslında dans okulu işlettiğini anladık. Bu arada bütün iletişim “hiçbir dilde” yapılıyor. Çünkü hanım İngilizce bilmiyor, Türkçe sadece sayı saymayı biliyor, bizde de Gürcüce yok. Ama anlaşılıyor işte. Birbirini dinlediğin zaman başka dilleri konuşsanız bile karşınızdakini anlayabiliyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunda ilk kaybeden çocuklar oluyor ve ceza olarak bize bir dans gösterisi yapıyorlar. Cezadan çok ödül gibi onlar için; çünkü çok eğleniyorlar dans edip şarkı söylerken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4080.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4080.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kaybeden ise Behlül oluyor ve o da ceza olarak çocuklardan birini motorla bir iki kilometre gezdiriyor.  Bu çocuk için çok hoş bir şey olsa gerek çünkü ülkede neredeyse hiç motosiklet yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4084.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4084.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laneti diye bir kasabadan geçiyoruz. Sağ tarafta bir mezarlık görüyorum. Gurup sürüşünde en önde olduğum için zınk diye duruyorum. Arkamdakiler “manyak! yine mezar gördü!?” diye içlerinden söyleniyorlar hissediyorum. Ama nazımı çekerler, zaten arkadaş dediğin biraz da dayanmak için her yere taşıdığın duvar değil mi ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4090.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4090.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarlıktaki resimler resim değil birer  canlandırma çabası adeta. Kimi büyütülmüş fotoğraf, kimi yağlı boya tablo kıvamında çalışmalar. Ölümü reddeden figürler. Anadolu’daki mezar taşları ile karşılaştırınca buralarda insanların tevekkül adına kendi batılarındaki medeniyetten öğrenecek çok şeyleri olduğu açıkça görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolumuzun üzerinde görmeye değer Kutaisi ili var ama Gori’de zaman geçirmek istediğimiz ve Tiflis’e makul bir saatte girmek istediğimiz için Kutaisi’yi pas geçiyoruz. Yolda Kareli yakınlarında bir tünel geçitle karşılaşıyoruz. Tünelin hemen yanından, dağ yolu geçiyor. İki seçenek var. Ya tünelden geçerek kolayca ilerleyeceğiz ya da dağa çıkıp manzara ve viraj tadacağız. Dağ yolu ile tüneli haritadan karşılaştırmaya çalışıyoruz. O arada yanımıza tuhaf kadın şapkası takan bir adam geliyor. Yüzü ifadesiz. Hem fotoğraf makinesine hem motorlara aynı tuhaflıkta bakıyor, ikisini de daha önce hiç görmemiş gibi. İlginç olan daha önce hiç görmediği şeylere karşı saf bir meraksızlık yansıtabilmesi. Böyle bir kayıtsızlık ancak insanının kendini kendi dünyasına gömmesi ile mümkün. Bunu mümkün kılan da muhtemelen, dünyaya ilişkin bütün ilgisini yoksulluğun isyankar peçesi ile örtmüş olması. Ben fotoğrafını çekerken  ne olduğunu anladığını sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4111.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4111.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derdimizi anlatmaya çalışıyoruz, yukarıdan kaç kilometre tünelden kaç kilometre. Bu cümleyi anlatabilmek neredeyse on dakikamızı alıyor. Adam sonunda ne dediğimizi anlıyor ve kayıtsız bir soğuklukla eliyle beş işareti yapıyor. Zaman kaybettirmeyeceği için dağa çıkıyoruz ve tünele girmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4112.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4112.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gori’ye yaklaşırken bir kasabadan geçiyoruz. SSCB döneminden kalma devasa bir üretim tesisi var. Muhtemelen “ağır sanayi” tesisi. Marksist yabancılaşma teorisinin öğrettiği şeylerden biri de üretim sürecini insanileştirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4105.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4105.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dev üretim bantlarında hep aynı hareketleri yaparak önünü ve sonunu göremediği üretim sürecinde yaptığı işe yabancılaşan işçinin yabancılaşma duygusunu azaltmak için fabrikanın çeşitli yerleri insani unsurlarla bezenmiş. Bunlardan biri de duvar resimleri. Yabancılaşmayı önlemek için  yine işçi sınıfını ve “mücadeleyi” fetişleştiren kadın erkek figürleri resmedilmiş. Duvar tutmamış renkli sıvaları ve dökülen parçaların ardından ölü hücreler gibi beyaz tuğlalar çıkmış ortaya… Sosyalist ikonografinin sayısız örmekleri eski SSCB’nin içlerine doğru kim bilir daha ne zavallı hallere düşmüş. Bunları görmek içimi acıtıyor. Çünkü “daha iyi bir dünya” için mücadele eden milyonlarca insanın zihin duvarları da aynı durumda yaşadığımız dünyada… Pek çok insan inandığı dünyayı terk ederek, kapitalist dünyaya iltica etti. Ve bütün dönmelerin fanatik olduğu gerçeği burada da kendini gösterdi... İltica ettikleri yerin gerçek sahiplerinden daha fazla sahiplendiler özgür dünya denilen o karanlığı… Kim bilir, belki bazıları için  fikren ait olmadığın bir dünyada cismen var oluşunu sürdürebilmek için, böyle bir inkar ve kabullenme diyalektiği geçerli. Gori’ye doğru giderken aklımdan hep bunlar geçiyor. Gori özel bir yer çünkü sosyalizmin büyük müteahhitlerinden (mimar olamayacak kadar kaba yöntemlerle iş yapardı) Stalin burada doğmuş. Gori’ye gelmeden önce Suat’la ikimiz “hepimiz Stalin’iz” diye iki kağıt hazrıladık, heykelin önünde öyle resim çektireceğiz. “Hepimiz Staliniz”.. hepimiz iki kişi… Bu işin gırgırı; Stalinist değilim ama Troçkist hiç değilim. İkisi öteki tarafta eminim hala tepişip duruyorlardır. (Bununla ilgili esprili fotoğralar da var elimde ama ben bu satırları yazarken Gori Rus bombardımanı altında. Bu yüzden o düzeyde esprili bir anlatıma girmek orada can korkusu yaşayan hiç tanımadığım insanlara saygısızlık olacak gibi geliyor şimdi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4120.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4120.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motorları müzenin arka bahçesine park ediyoruz. Bekçi kılıklı iki güvenlik görevlisi motorların başında beklemek için beş Lari istiyor. İki Lari verip adamları başımızdan savıyoruz. Stalin’in doğduğu evin bulunduğu yer müze haline getirilmiş. Ev dediğim neredeyse tek oda gibi bir yer. Üzerine yağmur ve kara karşı kapatmışlar. Bir kibrit kutusunu mermer bir muhafaza içine almışlar sanki…Evin fotoğraflarını çekerken birden şeker kokulu bir gürültü yaklaşıyor: Çocuklar… İlkokul öğrencisi yaşlarında yirmi otuz kadar çocuk başlarında birkaç öğretmenle birlikte müzeyi geziyorlar. Tarihlerinin bu inanılmaz adamını öğretmenler onlara nasıl anlatıyor acaba merak ediyorum… Ve şimdi o çocuklar nerede uyuyor. Yaklaşık beş gündür bombalandığı için Gori terkedilmiş durumda. Birkaç yaşlı dışında kimse kalmadı diyor gazeteler. Daha bir ay önce fotoğraflarını çekerken göz göze geldiğim çocukların uykusu savaş uçaklarının gürültüsü ve bombalarla bölündü. Rusya Stalin’in kentini bombalıyor… Üzerine şarapnel saplanmamış hiçbir hayalimiz kalmadı. Bu nasıl bir dünya oldu böyle diye insan düşünmeden edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4140.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4140.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzeden çıkarak Gori’den ayrılıyoruz. Tiflis’e yaklaşırken yaklaşık kırk kilometrelik anlamsız bir otobana giriyoruz. Belli ki şehrin prestiji için bir otoyol projesi ihtiyacı olmuş ama ödeneksizlikten sadece yolu refüjle ikiye bölen bir sözde otoban yapmışlar. Son derece tekinsiz ve kötü bir trafik akışına kendimizi bırakıp biraz da sürat yaparak Tiflis’e yaklaşıyoruz. Bu tür yollarda ağar gitmek son derece tehlikeli oluyor. Kontrolü kaybetmeden genel akışa kendini uydurmak gerekiyor. Tiflis girişinde Kral David’in heykeli var. Gürcüler kendileri dışında neredeyse hiçbir milleti sevmiyorlar. Ne Azerileri, ne Türkleri, ne Ermenileri. Ama kendilerine karşı komik sayılacak düzeyde bir hayranlıkları var; erkeklerin yarısının adı Dadi ya da David. Şehir merkezinde bu kez oldukça uzun bir sütun üzerinde David heykeli var. Gürcistan’ın efsanevi kurucusu bir ejderhanın boğazından içeri mızrağını sokuyor… Bu kent heykelleri çok şey söylüyor toplumlar hakkında. Sadece bir kent dekoru değil, o toplumda yaşayan insanların belleğini canlı tutmaya adanmış. Dahası o belleği biçimlendirmeye soyunmuş bir sosyal mühendislik işi bunlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4143.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4143.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4157a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4157a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topluma ezberletilen tarih ne olursa olsun, insanlar o günü yaşıyor… ama o günün imkanları  geçmişin ezberi ile. Bu yüzden, zihinleri toplum mühendislerinin ezberleri ile doldurulmuş pek çok ülkede olduğu gibi burada da insanlar fakir ve gururlu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4183.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4183.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-2858524719116372095?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/2858524719116372095/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-7-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/2858524719116372095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/2858524719116372095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-7-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 6. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-4869677277218441574</id><published>2008-12-29T08:01:00.000-08:00</published><updated>2009-01-27T05:59:38.553-08:00</updated><title type='text'>HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 7. bölüm)</title><content type='html'>Tiflis’te konaklayacak yer bulmak çok ciddi sorun oldu. Vinzenz daha önce internette şehir merkezinde bir otel bulmuş ama tek kişi için vaktiyle yaptığı rezervasyona karşı biz beş kişi gelince o otelde kalamadık. Şehir merkezinde her baktığımız otel pahalıydı ve otoparkı yoktu. Sonunda akşam hava karardığı sırada şehre sekiz on kilometre mesafede otoparkı olan bir otel bulabildik. Daha çok “saatlik konaklamalar” için kullanılan bir yer. Artık çok da seçme şansımız olmadığı için kaderimize razı olup odalara yerleştik. Akşam küçük bir yürüyüş ve yemek sonrası uykuya teslim olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4161a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4161a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiflis’e kadar her gün motor üzerindeydik. Bir gün hiç motor kullanmadan yürüyerek gezmeye karar verdik. Şehir derli toplu olduğundan ve elimizde iki iyi kent haritası oluğundan görmek istediğimiz yerleri bilerek yürüyerek epeyi yer gezdik. Kent merkezinde sabah kahvaltısı yaptıktan sonra sokak aralarından geçerek yürümeye başladık. Sokak araları turistik broşürlerde gösterilmeyen bir zenginliğe sahip. Sokaklarda daha hakiki şeyler görebiliyorsunuz. Mesela dirseklerinin altına koyduğu minderle etrafı seyrederek sigara içen birinin kedisiyle birlikte yaşadığı küçük keyif anına tanıklık edebiliyorsunuz. Nereye giderseniz gidin bence en önemli şeylerden biri, insanları kendi halinde oldukları ortamda gözlemleyebilmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4164.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4164.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcistan yoksul bir ülke olduğundan SSCB zamanında yapılan kent dekoru dışında pek de yeni bir şey yapılmamış. Ama Tiflis başkent olduğundan biraz daha şanslı bu konuda. Sağda solda, küçük gösterişsiz ama estetik kent dekorları var. Küçük bir meydanda neşeli bir havuz, çevresindeki heykellerle dikkatimizi çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4172.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4172.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada biraz soluklanıp sokaklar arasında ilerlemeye devam ediyoruz. Evler ve avlular hüzünlü bir pejmürdelikle yaşamı kucaklamış, kendince tansiyonlu bir kent yaşamını sırtlamış insanları barındırıyor. Çamaşırlar balkondan balkona kadınların gururu olmuş sallanıyor. Evler ne kadar döküntü olsa da o döküntülüğe tezat bir otomobil zenginliği var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4186.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4186.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendini bir an Balat’ta yürüyor sana bilir. Nitekim birazdan Eminönü’ne çıkıp işportacılarla karşılaşacak gibi oluyorsunuz. Mendil satan ve günlük kazancı bu tezgaha bağlamış kadınları objektifimize konuk ederek devam ediyoruz gezinmeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4188.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4188.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağda solda küçük kiliseler var. Ama mimari olarak çok da ilgi çekici değil. Yine de turistik bir arsızlıkla her bulduğumuzu fotoğraflamaktan geri durmuyoruz. Asıl görmek istediğimiz Ortodoks dünyasında önemli bir yeri olan Svetistskhoveli Katedrali. 11. yüzyıldan kalma, halen ibadete açık ve görkemli bir katedral.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4200.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4200.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4205.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4205.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniş ve yeşilliklere boğulmuş bir avlusu var. Girişindeki yürüyüş yolu Gürcistan için masraflı sayılacak bir prestij projesi olmuş. Şansımıza günlerden Pazar ve ayine yetiştik. Ortokdoks dini ayin ritüeli etkileyici. Papazlar ve diğer görevlilerin kıyafetleri, törendeki rolleri benim gibi ilk kez izleyen biri için çok ilgi çekici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4211.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4211.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kıyafet ve renk belli ki bir dereceye karşılık geliyor. Etrafta çoluk çocuk mahşeri bir kalabalık var. Kimi mum dikiyor kimi törensel biçimde dua eden din adamlarını izliyor. Herkes çok saygılı. O kadar saygılılar ki şakur şukur fotoğraf çekmeme rağmen hiçbir görevliden uyarı ya da ters davranış görmedim. Duaları dinlerken insanlar bazen diz çöküyor, bazen istavroz çıkartıyor, bazen de duvarları öpüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4227.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4227.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4223.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4223.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentin eski bölgesinde ve yüksek bir mevkide olan katedralden aşağı doğru yürüyerek inmeye başladık. Sıcak ve yürüyüş  ayaklarımız yorulduğu için bir yerde bira içtikten sonra yine devam ettik. Bu kez Kuru Köprü diye bir bölgeye gittik. Takma dişten otomobil antenine kadar her şeyin satıldığı bir bölge. Satıcılar çoğunlukla kırk yaşın üzerinde. Önemli bir kısmı sarhoş. Kimi ayık kalanlar satranca oturmuş vakit geçiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4231.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4231.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırık mercekten tutun, dağılmış elektronik kitlere kadar her şey var. Bizim buralarda da satılan; Rus askerlerine ait madalyalar, askeri kıyafetler en sık rastlanan eşyalardan. Ama en ilginç tezgahlardan biri tıbbi malzeme satılan tezgahtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4233.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4233.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprünün altında ise farklı bir Pazar kurulmuş burada sanatçılar eserlerini sergiliyorlar. Belki yabancı olduğumuz için söyledikleri fiyatlar bana biraz yüksek geldi. Güzel işler var ama hem pahalı hem de motorda taşıma imkanım yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4230.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4230.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprünün tam üzerinde ise bambaşka bir Pazar var: İnsan pazarı… Burada iş arayanlar ellerinde tuttukları kağıtlarla iş arıyorlar. Yaşlı kadınlar özellikle dikkat çekiyor. Sabırla oturuyorlar. Burada fotoğraf çekerken biraz geriliyorum. Çünkü işsizlik dünyanın her yerinde insanları hırçınlaştıran bir şey. Ama öyle etkileyici ki bunları çekmemek o insanlara haksızlık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülke hakkında bildiklerimiz çoğunlukla bilmemiz istenen şeyler. Eğer oraya gidip gündelik hayatın karmaşasına tanıklık ediyorsanız bu tanıklığı belgelemek biraz bu dünyaya olan borcunuz oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4243.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4243.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece iş arayalar değil aynı zamanda ayak üstü bir borsa izlenimi veren tezgahlar var. Bir adam sıkılmış bir ifadeyle kadınlarla pazarlık ediyor. Bir yerlerde satılık bir şeyler var, ya da bir yerlerde birileri bir iş yaptırmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4237.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4237.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya, her coğrafyada aynı acımasızlıkla kendi etrafında dönüp duruyor ve insanlar kendi dünyalarında aynı çaresizlik deviniyorlar… İnsan pazarlarında, döküntü eşya tezgahlarında kırılan hayallerini, ibadethanelerde parlattıkları umutlarla yeniden şişiriyorlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4248.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4248.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru Köprü’de kurulan tezgahlardan neredeyse kimse bir şey almıyor. Her kes birbirinin tezgahını göz ucuyla izliyor ama kimsenin kimseyi kıskanmasına sebep olacak bir canlılık yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru köprüden ayrılıp Botanik Park’a yürümeye başlıyoruz. Bir ara gurubumuz dağılıyor. Önce Behlül kayboluyor. Bir saat sonra onu buluyoruz. Hep birlikte Botanik Parka yürürken bu kez de ben ve Behlül diğerlerini kaybediyoruz. Botanik Parka ilerlerken caddelerden birinde “neşeli” bir mekan gözümüze çarpıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4256.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4256.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki geceleri saçtığı neşe gündüze göre daha fazla. Siyah elbiseli iki hatun ve duvardaki dudak resmi çok fotojenik; bir de o ağaç orada dikili olmasaydı çok iyi olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Botanik parka gittiğimizde yol üzerinde bir cami gördük. İnşaat halinden yeni kurtulmuş ama hala sağında solunda işçiler çalışıyor. Hepsi Türk. Bir su içiyoruz orada. Botanik Parka geldiğimizde benim pilim bitti. Daha yürüyecek halim kalmadı ve Behlül’ü azad ettim. Sen git dolaş ben oturuyorum dedim… Behlül gitti gelmez… Ben unutmuşum bu adamın ağaç fetişi olduğunu. Elma yese koçanını toprağa gömer; ağaç çıkar belki diye. Öyle arıza adamlarla geziyorum yani; ama her birinin arızasından yaşam fışkırıyor. Bakar mısınız şunların güzelliğine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4270.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4270.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık çok uzatmış olduğumun farkında olarak  dönüş yolunu özetlemeye çalışayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiflis'ten yola çıkarak Trabzon'a uzunca sayılacak bir parkur yaptık. Zihni Ağabey kızının düğünü, Behlül uzmanlık sınavı için zaten bir an önce Ankara'da olmak istiyorlardı.  Onlara gaz açtırmak sorun olmadı. Tiflis'ten Trabzon'a yer yer yağmurlu bir sürüş yaparak geldik. Batum'da son kez depolarımızı ucuz benzinle doldurduktan sonra, Sarp kapısından geçtik. Sahil boyu Trabzon'a doğru sürerken dağlardan denize doğru şelaleler aktığını gördük. Meğer bir gün önce çok ciddi yağmur basmış buraları. Diğerleri Ankara'ya devam edeceğinden Suat'la niyetimiz Ayder'e çıkmaktı ama yukarılarda yol ve havanın elverişsiz olduğunu öğrenip Trabzon'a devam edip orada konakladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün hava günlük güneşlikti. Bu durumda "hac yolu" farz oldu ve yönümüzü Zigana Geçidi'ne çevirdik. Yol boyu yeşillikler ve mor çiçek tarlaları arasından Hamsiköy'e doğru sürmeye başladık. Uzaklarda bir yerde sanki yere serilen mor bir halı ametist bahçeye dönüşmüş, Aralarda. İnsanın içinden üzerine uzanıp o eflatun denizde kaybolmak geçiyor. Virajlarda ametist bahçe bir görünüp bir kayboluyor.... uzak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4290.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4290.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zigana yolu yeni yolu yukarıdan gören bol virajlı, bozuk satıhlı, trafiğin neredeyse bir kaç traktör ve köyden kasabaya inen üç beş otomobille sınırlı olduğu güvenli bir yol. Satıh yer yer kötü olduğundan ve manzara insanın içindeki "viraj yapma" hevesinin önüne geçtiğinden ağar ağar sağı solu seyrederek Hamsiköy'e ulaşıyoruz. Adı gibi kendi de komik bir köy. Sütlacı tüm Türkiye'ye nam salmış. Aşağıdaki yeni yol yapılmadan önce burası daha çok insan ağarlarmış. Şimdilerde eskisi kadar hareket yok ama yine de bazı gurme guruplar buraya sütlaç yemeye geliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4299.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4299.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kuru fasulye pilav yiyerek karnımızı doyurup sonra da meşhur sütlaçtan yedik. Lezzet konusunda zaten Gürcistan'da kaşarlı haçapuri ile köreldiğimiz için memlekette ne yesek derin bir ohh çekiyoruz. Ama sütlaç gerçekten güzel. Bize servis yapan 17-18 yaşlarında iki kız kardeş lokantayı çekip çeviriyorlar. Suat tuvaletin yerini sordu, o geldikten sonra ben Suat'a sordum. Sağdaki kapıdan gir dedi. Sağdaki kapıdan girdim, karşıma merdiven çıktı. Merdivenden yukarı çıktığımda tuvaletin yerini arıyorum ama bir tuhaflık var. Burası fazla domestik fazla eviçi bir mekan. Pek öyle lokanta tuvaleti gibi değil. Sonra bir aralık kapıdan kafamı uzattığımda tuvaleti buldum. Gördüğüm manzara karşısında kasıklarımdaki basıncı unutup fotoğraf makinemi almak üzere koşar adımlarla aşağı indim. Kapıdan çıkarken kızlardan biri beni gördü ve "yanlış girmişsiniz orası bizim ev" dedi. Ben de özür dilkeyip tekrar yanlış yapmak zorundayım izin verirseniz o tuvaletin fotoğrafını çekmek istiyorum dedim. Kız kısa bir duraksama geçirdi. Oğlumun taktiğini uygulayarak kıza bir "yavru köpek bakışı" attım ve lütfen, dedim. Bunu yapmazsam çok üzüleceğim, diye ekledim. Kız peki dedi. Makineyi aldığım gibi merdivenleri uçarak çıktım ve tuvaleti çektim.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4304.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4304.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tuvaletin esprisi gezinin zirve noktalarından biri oldu. Döndükten sonra üyesi olduğum fotoğraf gurubuna attım, şu anda o tuvalet dünyayı dolaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyetimiz Zigana'dan indikten sonra Mesudiye'de benim köyüme uğramaktı. Ancak yol o kadar güzel ki, sık sık mola verip oksijen çekip etrafı seyrederken varış saatimizi kaçırdık. Mesudiye'ye doğru yaklaştığımızda hava kararmaya yüz tutmuş ve oldukça serinlemişti. Köye (eski adı Yaztura, şimdi Yeşilçit) giden yol ayrımına geldiğimde bu saatte gitmenin anlamı olmayacağına karar verip Mesudiye'nin içine doğru gaz açtım. Geçen yıl köye gitmiştim, bu yıl da Mesudiye'de konaklayalım dedim. Mesudiye'de yatabileceğimiz tek yer belediyeye ait bir konuk evi. Bin bir zahmetle oradan bir oda ayarlayabildik kendimize. Oda normal bir evin salonu büyüklüğünde, içinde yan yana yerleştirilmiş iki tane çift kişilik yatak var. İnsan tuhaf oluyor. Yine de manasızlık içinde mana aramaktan vaz geçip yerleştik. Tuvalet ortak kullanımda. Banyo da öyle. Suat'la karnımızı doyurup avuç içi kadar kasaba içinde gezinmeye başladık.  Kasaba; eni konu  bir cadde, kasabanın içinden akan bir nehir ve şehir meydanı denebilecek bir açık alan ve bunlardan dağılan sokaklardan ibaret. Dolaşmaya başladığımızda tuhaf bir meyhane bolluğu olduğunu görüyoruz. Meyhaneden çok birahane denebilir. Yapacak bir şey yok. Vakit geçirmek için birahanelerden birinden içeri dalıyoruz. İçerideki sigara dumanı haşare öldürücü düzeye gelmiş, kapıya yakın bir yere oturup iki bira söylüyoruz. İçeride bir kaç kişi demleniyor, ama kimse kendi halinde değil. Herkes birbirine laf atıyor, sataşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4346.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4346.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağına başında üç beş bin kişinin yaşadığı yerde bu içki kültürü gerçekten hayret verici. Ortamda sıkı sarhoşlar var ama bizim olduğumuz saatlerde tatsız hiç bir olay olmuyor. Aksine bir kolektif neşe yaratma çabası var. Bunun başını birahane sahibi çekiyor, herkese sataşıyor. Yanımdaki masada biri türkü söylemeye başlıyor. Yüksek perdeden güzelce sayılacak bir sesi var. Her söylediği şarkıdan önce ısrarla "ağlamayacaksınız bak!" diye etrafı uyarıyor. Sonra da daha önce hiç duymadığım yetim türkülerinin, sevda ağıtlarının fitilini yakıyor. Dinleyenler efkarlanıyor ama her gözyaşı düşme ihtimali cıvık bir espri ile bastırılıyor. Bir süre sonra yanımızdaki kalabalığa biz de katılıyoruz. Sohbet ederken Yazturalı olduğumu öğreniyorlar, ve samimiyet biraz daha hakiki bir boyuta yükseliyor. Geceyi burada tamamladıktan sonra kelimenin tam anlamıyla "bitli" otelimize dönüp yatıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4348.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4348.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah Mesudiye'den Ordu'ya, Ordu'dan  sahil yolundaki meşhur virajları alarak Ünye'ye geçiyoruz. Oradan da Tokat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4371.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4371.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4377.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4377.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suat konaklamamız için Tokat'ta DSİ misafirhanesini ayarlıyor. Misafirhane villa yavrusu bir şey. Bir gece önceki bitli palastan sonra ilaç gibi geliyor. Suat nasıl becerdiyse gecemize el koyacak olan biri ile tanışıyor ve adam bize Tokat kebabı yedirmek için taklalar atarak önümüze düşüyor. Aşırı bir ilgi ve aşırı bir muhabbet ortamı var. Benim kafamda ise Tokat'ta yaşayan fotoğrafçı arkadaşım Murat Oruç'la buluşmak var. Ancak bize tokat kebabı yedirmeye azmeden arkadaş bizi öyle bir esir almış vaziyetteki kaçamıyorum. Kebap için alış veriş yapıyoruz. Eti onun gösterdiği yerden aldıktan sonra bu sefer kendimi patlıcan seçerken buluyorum. Adama "hocam sonunda bizi mutfakta da çalıştırmayacaksın değil mi" diye şaka yaptığımda aldığım cevap kanımı donduruyor, "Lanet olsun içimdeki insan sevgisine!"... Buyur buradan yak! Ben adamın bize dayattığı program yüzünden kendi arkadaşımı görememişim, bir de onun hisli dündaysını teskin etmem gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4395.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4395.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam sonuçta bizi şehir dışında bir alevi lokantasına götürüp saz söz eşliğinde bir Tokat Kebabı yediriyor, ama Muratla buluşmamız suya düşüyor. Tek teselli Suat'ın keyfi çok yerinde adamı sevdi. Ortam da eh işte denecek türden. Değişik bir akşam oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah Tokattan çıktıktan sonra hedefimiz hava kararmadan Ankara'ya ulaşmak. Geziyi noktalayacağız. Son kilometreler yolun zevksizleştiği sıcağın bastırdığı bir yolculuğa dönüşüyor. Yaklaştıkça "İkarus Sendromuna" yakalanmamak için hızımızı 90 km.'ye sabitliyoruz. Pek çok uzun yol macerası eve dönüş yolunda üstelik de eve bir kaç yüz kilometre kala bir an önce varayım telaşı ile tatsız kazalarla biter. Bu yüzden gezinin belkide en temkinli sürüşünü yaparak eve dönüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının anahtarını çevirip içeri girdiğimde kedileri beni beklerken buluyorum. Yanlızlıktan hafif depresif olmuşlar. Apartman görevlisi yemek ve tuvalet işini halletmiş ama göbeklerini okşamamış tabi... Eşyaları koridora yığıp ilk iş olarak kendime bir kahve yapıp balkona geçiyorum... Kapı önünden ayrılıp geri dönüşüm 5055 kilometre olmuş. Tahminimden çok dah az bir maliyete (konaklama ve benzin dahil yaklaşık bin sekiz yüz lira) kazasız belasız geziyi tamamladık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_4317.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_4317.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez yurt dışında motor kullandım. Güzeldi ama daha da güzeli Türkiye'nin içinde olan kısmıydı. Kendi ülkemde gezdiğim yerler tek tek gözümün önünden geçiyor. İnsanların kimi zaman kayıtsız, kimi zaman bunaltan bir yoğunlukla ağır bir bulut gibi üzerinizi kaplayan ilgisi... Eğer siz de aynı kayıtsızlıkla yaşarsanız çok az sorunla karşılaşırsınız. Ama sevginizi doya doya yaşadığınızda iş biraz farklılaşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çünkü bu ülkeyi sevmek, güzel olmadığını düşünen bir kadına aşık olmak gibidir. Ne zaman huzurlu bir uyku için sizi bağrında ısıtacağı, ne zaman hiddetlenip iteceğini bilemezsiniz... Ona sarılmanın, onun koynunda uyumanın yollara düşmekten başka çaresi var mı ?... İşte bu da öyle çok ama çok güzel bir kadının koynunda huzurlu  sessiz bir uyku arayışının hikayesi idi.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şairin dediği gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;ya içindesindir çemberin&lt;br /&gt;ya da dışında yer alacaksın...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çemberin içindekine de, dışında kalanına da selam olsun, okuyan okumayan sağ olsun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-4869677277218441574?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/4869677277218441574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-8-blm.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/4869677277218441574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/4869677277218441574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/haritam-zahter-kokuyor-8-blm.html' title='HARİTAM ZAHTER KOKUYOR ( 7. bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-7894326375965006666</id><published>2008-12-25T03:24:00.000-08:00</published><updated>2008-12-28T12:22:17.194-08:00</updated><title type='text'>TOROSLAR VE BİRAZ FAZLASI (1. bölüm) 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=ekip-1-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/ekip-1-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ali  BATUM (shadow 750)&lt;br /&gt;Erhan  TATLISU (shadow 750)&lt;br /&gt;Yeşim  ATASEV (vtx 1300)&lt;br /&gt;Murat Şahin ÖCAL (xl 1000 v)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;bütün yollar roma'ya çıkıyordu... birinciliği toroslar'a verdiler.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;ekim sonu... hava kah güneşli kah yağmurlu... ne giyeceğini pek bilemiyorsun. ne giysen bir eksik geliyor bir fazla. ankara havası öyle kararsız. sezonun uzun gezileri bitti diye bir bulut çökmüş üzerimize. nette siteleri gezerken bir ışıldama çakıyor zihnimde: orta toroslar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaç sağlam kaçık varsa ertesi gün telefona sarılıp arıyorum. altı kişilik nefis bir ekip kuruyoruz. 4-5 geceyi toroslarda geçirmeye niyetleniyoruz. on gün içinde hazırlıklarımız bitip yola çıkmamıza saatler kala ekipten iki fire veriyoruz. bülent ve sabit erteleyemeyecekleri işler yüzünden gelemeyeceklerini bildiriyorlar. tabi biraz moral bozuyor bu durum. ateşin etrafında bir adamımız eksik olsa dumanımız düz tütmez. üzülüyoruz ama yapacak bir şey yok. 4 kişi yola çıkıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;planlarımız ile gerçekleşen arasında epey bir fark oluyor. zamanın tamamını toroslarda geçireceğiz diye düşünmüştük ama yollar tahminimizden çok daha hızla yutuyoruz. sonuçta hiç beklemediğimiz yerlerde buluyoruz kendimizi... halimiz, tam bir serseri hali. şikayetimiz yok... şimdi üzerinden iki ay geçtikten sonra geziyi kaleme alırken tek şikayetim, bu yolları yeniden ve daha kalabalık ekiple yapmak için daha çok zaman var. en azından kışın geçmesini beklemek zorundayız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;planladığımızın çok dışında bir rota çıktı ortaya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=rota.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/rota.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonuçta konaklamaları ile aşağıdaki gibi bir program yapmış olduk. aslında program denemez. çünkü "pro-gram" da pro eki önceden anlamına geliyor. yani önceden gramını belirleyeceksin. biz her gece ertesi sabahı ancak tasarlayabildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11.10.2008 &lt;br /&gt;Ankara-Kulu-Konya-Karaman-Taşkent Çadırda Geceleme&lt;br /&gt;12.10.2008 &lt;br /&gt;Taşkent-Karaman-Mut-Ermenek-Anamur Dragon Motel Pansiyonda Geceleme&lt;br /&gt;13.10.2008 &lt;br /&gt;Anamur-Bozyazı-Silifke-Erdemli-Mersin Macit Özcan Belediye Tesisleri Geceleme&lt;br /&gt;14.10.2008 &lt;br /&gt;Mersin-Silifke-Gülnar-Ermenek-Taşkend Pirlerkondu Otel Geceleme&lt;br /&gt;15.10.2008 &lt;br /&gt;Taşkent-Hadim-Bozkır-Seydişehir-Beyşehir-Yenişarbademli-Şarkikaraağaç-Isparta-Burdur-Dinar-Dazkırı-Denizli-Pamukkale Motel Geceleme&lt;br /&gt;16.10.2008 &lt;br /&gt;Pamukkale-Denizli-Aydın-Kuşadası-Selçuk-Seferihisar-Urla-Mordoğan-Karaburun Motel Geceleme&lt;br /&gt;17.10.2008 &lt;br /&gt;Karaburun-İzmir-Manisa-Balıkesir-Bursa Çekirge Otel Geceleme&lt;br /&gt;18.10.2008 &lt;br /&gt;Bursa-İznik-Eskişehir-Ankara &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cem'an 3100 km.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ankara'nın sabah soğuğunda panora otoparkında buluşup yollarda olabildiğince az oyalanıp konya'nın çamaşır ipinden hallice asfaltında gaz açacağız. buluşma yerine gittiğimde yeşim'i görüyorum, elinde termosu kahvesinden içiyor. yüzüne çarpan buğunun ardından gözleri ışıl ışıl.. yol yapacağız ve çadırda konaklayacağız. hepimiz öyle bir neşe içindeyiz ama en okunaklımız yeşim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5586.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5586.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;chopperlar uzun yol bagaj yüklemesi için son derece elverişsiz. birazdan ali ve erhan da geliyorlar. motorlarına bakıyorum... bagajlara bakıyorum... içimden "allahım pakistan yolcu otobüsü gibi bunlarla nasıl gelecekler" diye geçiyor... tek tek bütün motorların gergilerini bir kez daha sıkılaştırıyoruz... ve her kes birer fincan kahve içtikten sonra konya yoluna gaz açıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5589.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5589.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok katlı apartmanların içinden şehri yırtan bir egzos gürültüsü ile çıkıyouz. motorlar adeta kaçışımızı kutsayan bir kükremeyle sabah ayazına meydan okuyor. servislerle işe gidenler kayıtsız bakışlarla izliyorlar bizi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5595.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5595.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5607.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5607.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5610.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5610.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;erhan ali ve yeşim ile daha önce uzun yol yaptık ama 7 gecelik bir yol ilk ciddi maceramız olacak. birlikte yapacağımız en uzun yol... şimdilik !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konya yolu zevksiz mi zevksiz. karaman sapağından sonra iyiden iyiye tatsızlaşıyor... arada bir yağmur yağacak gibi oluyor ama o da yok. biraz heyecan katar diye ona bile razıyız. karamandan yeşildere taşkale tarafın sapınca nihayet iki satır yeşillik ve viraj görüyoruz. o noktaya kadar dört motor dip dibe giderken erhanla ben önden kopup virajlarda biraz kuduruyoruz. doğa çok güzel ve beklenmedik süprizlerle dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5617.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5617.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kayalardan resim yapılmış gibi. bir insan yüzü aynaya bakıyor adeta. aynaya bakmak ne çok şey söyler insanoğluna. kendine bakmak, kendini görmek, kendine gelmek... say sayabildiğin kadar. ama saymaya vakit yetmiyor ve muhteşem kayaların arasından süzülerek manazan mağaralarına geliyoruz. manazan mağaralarında bir mola verip etrafı seyrederken "bu ilk hıristiyanlar da az çekmemişler" diye geçiyor  içimden... tıpkı kapadokyadaki gibi burada da ilk hristiyanlar kayaların arasındaki mağaralara  saklanarak ibadet etmişler. çoğunluğun gemisine binmeyenler, ne zaman saklanmadan yaşayabilecekler inançlarını ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;manazan mağaralarının ardından taşkaleye giriyouz. tek bir caddeden ibaret bir köy. atatürkün babası ali rıza bey'in taşkaleli olduğuna dair bir kayıt varmış. bu yüzden köyün her yerinde atatürk ve ona dair bir şeyler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5620aa.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5620aa.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ankaradan çıkarken konaklamayı çadırda yapacağız diye kararlaştırmıştık. karar vermesine verdik ama nerede çadır kuracağımız konusunda en ufak bir fikrimiz yok. taşkaleyi on onbeş dakikada gezdikten sonra yeşildereye geri dönüyoruz. çünkü taşkalede yok bitiyor. yeşil dereden karamana doğru çadır kurabileceğimiz bir yer buluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sezon bittiği için artık hizmet vermeyi durdurmuş bir "restaurant (?)" bahçesine yayılacağız... önce derdimizi anlatıp restaurant sahibini ikna etmek gerekiyor... bunun için motorlardan inip binaya doğru yürürken bir köpek geliyor yanımıza. geliyor derken, koşarak ve havlayarak... ali köpeğe bir iki oyun yapıyor. köpek düşmanlıktan vazgeçip oyun oynamaya başlıyor. biri iki neşeli tur attıktan sonra, restaurant sahibi geliyor. köpek o andan sonra deliriyor. ve durmaksızın havlayıp saldırmaya başlıyor. köpeğin saldırganlaşmasında yeşimin köpek savıcı aletinin hayvanı çıldırtmış olma olasılığı çok yüksek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adamla anlaşıp çadırları kuruyoruz. her kes ıslık çalarak çadırını kurarken yeşimden ses çıkmıyor... çıkıyor da daha çok "bu ne be!", "nasıl olacak!", "olamaz yaaa çok küçük !" diye mızırdanıyor. her kes çadırına konsantre olduğundan yeşimle ilgilenen yok. bir süre sonra onun çadırının, içinde yatmaktan çok eşya koymak için bir örtü sistemi olduğunu farkediyoruz. şaka değil aşağıda gördüğünüz üç çadırın her biri "tek kişilik" çadır. ağacın arkasında da yeşimin çadırı (?) var... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5629.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5629.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çadırın içine girdiğinde dönmesine imkan yok çünkü tam bir insan boyutlarında. insan derken referansımız yeşim... ben sığamam içine. biz çadırları kurarken abuzer havlamaya devam ediyor (köpeğin -ve bundan sonra karşılaşacağımız bütün köpeklerin- adı abuzer !)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5631.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5631.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çadırları kurup bir şişe shivas regal açıyoruz. (ekibimiz gurme değilse de burjuva alışkanlıkları ile fena halde göz kamaştırıyor... ama dağ başında) soğuk havada viski olağanüstü bir ilaç. içimiz ısınıyor. lokanta kısmına geçiyoruz. yiyecek bir şey yok... mutfakta ne varsa pişir diyoruz. mantarla patates var diyor. pişir diyoruz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5636.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5636.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;abuzer havlıyor... biz yemeğimizi yerken kendimizi kral sofrasında hissediyoruz. viskiye bira eşlik ediyor. amerikalı lümpenlerin içtikleri usul bir bira bir viski çekiyoruz... kafamız fena halde duman... abuzer havlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yemek bitiyor artık lokanta kısmını kapatacaklar bize de yol gözüküyor... çadırlara doğru ilerlerken gece havanın oldukça soğumuş olduğunu farkediyoruz... saat 22'yi geçmiş. her kes çadırlarına giriyor... abuzer havlıyor... içkinin etkisi ile çok geçmeden uykuya dalıyorum... sonra içkinin etkisi geçiyor ve uykudan uyanıyorum. gece saat bir abuzer havlıyor... gece iki.. üç... abuzer havlıyor. arada erhan ve ali hayvanı ikna etmeye çalışıyor. erhan öleceksin oğlum sus diyor, abuzer havlıyor... saat dört çadırlardan birinden horlama sesi geliyor... abuzer havlıyor... sabah yedi uyanıyorum abuzer havlıyor... sabah yediyi çeyrek geçiyor ali çadırından çıkıp abuzere bir taş atıyor. abuzer kaçıyor. içimden aliye bir taş atmak geçiyor, şunu yapacaktın da niye zamanından yapmadın diye... sabah 9 kahvaltımızı yapıp yola koyuluyoruz... ihtimal abuzer hala kaçıyor. ama havlayarak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sabah yola çıkarken karaman-mut-ermenek diye niyetlendik. Ancak hem ermenek'de yağmur yağdığından hem de yol yapmak için daha zaman olduğu için yola devam ettik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ermenek'e bucakışla üzerinden nispeten off-road bir yoldan inmeye karar vermiştik ancak yağmur nedeniyle yolda yer yer kapanmalar olduğu uyarısı üzerine asfalttan çıkmadık. bu kez hem daha hızlı hem de virajların hakkını verebileceğimiz bir yolu tercih ettik. yol üzerinde methini hep duyduğum sertavul geçidi (1650 m.) etkileyiciydi. çok fazla yüksek olmamasına rağmen sanırım coğrafi konumu nedeniyle kaskın vizöründen sızan havanın jilet gibi yanağımı kestiğini hatırlıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5643.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5643.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sabah çıkarken termoslara doldurduğumuz kahveler sıcaklığını koruyordu. ama yine de içimizi biraz daha ısıtsın diye katkı maddesi koymayı ihmal etmedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5648.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5648.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mut'a vardığımızda benim gurupla aram biraz açılmıştı. bu tür, az sayıda sürücünün katıldığı uzun gezilerde özellikle virajlı yollar söz konusu olduğunda toplu sürüş yapmıyoruz. virajlı yollarda gurup sürüşü zaten çok güvenli olmadığı gibi aramızdaki azgınların rahatlaması için onları kendi hallerine bırakıyoruz. bu ekipte ben ve erhan azgın kadrosunda, ali ve yeşim keyifçi kadrodaydı. bazen ikisinin de hadi bakalım ensenizdeyiz diye plakama yapıştığı olmadı değil. özellikle ali... arkadaşlarım chopper kullanıyor ama enduro kıvamında... ne demiş çil abbas: "her motor sahibi kadar gider!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5650.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5650.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mut musa eroğlu'nun doğduğu yer. onun sesinden türkü dinlemiş olanlar, efkarın elle tutulur bir yoğunlukta notalara döküldüğünü bilirler... küçük kendi halinde bir kasaba. mutlaka sağında solunda gezilecek yerleri vardır ama hazır hava güzelken ermenek'e inelim (çıkalım ?) istiyoruz. toroslar o kadar heyecanlı bir coğrafya ki bir kasabadan diğerine sürekli inip çıkan virajlı yollarda giderken önceki kasabaya göre yukarıda mıyım aşağıda mıyım insan karıştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5665.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5665.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ermeneğe yaklaşırken körkuyu belini geçiyoruz. onu da fotoğraflıyorum. arada atladığım bir kaç bel var ama onları da bahara yapacağımız gezide fotoğraflarım artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5670.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5670.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5674.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5674.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ermenek'e girmeden yaklaşık 20 dakika yağmurda sürdük. ancak lastiklerin yol tutuşunda kimse sorun yaşamadı. saat de henüz erken olduğu için anamur'a inmeye karar verdik. ermenek anamur arası virajlar baştan çıkartıcıydı. özellikle kazancıyı geçtikten sonra sık aralıklarla virajlara gire çıka insan "ohşşş" moduna geçiyor. ezberlemiş bir karadeniz diye virajlı yol diyince başka yer aklımıza gelmiyor. oysa toroslar hem yol kalitesi hem de virajların sürekliliği bakımından karadenize çok iyi bir alternatif. özellikle sonbaharın son demlerinde... soğuktan bunaldığınızda kendinizi akdenize atıp denize girme imkanı bile var... nitekim ekibimiz çimme imkanını değerlendirmekten geri kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5709.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5709.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve anamurda konakladığımız motelin abuzeri erhan'ın kırk yıllık dostuyum ben dercesine dostça ayaklarının dibine uzandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5706.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5706.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;motelin bir diğer abuzeri ise "ağır abi" takıldığı için oturduğu yerden kalkmadan bize poz vermekle yetindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5715.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5715.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anamurda karadenizli bir ailenin işlettiği bir motelde konakladık. karadenizlilere özgü, neşeli hayat tarzını eksiksiz yaşayan ve almanyadaki çocuklarının özlemi ile emeklilik sonrası zamanını değerlendiren aile ali'yi evlat edindi. gecelik konaklama üzerine ali'nin yaptığı pazarlık motel sahibi teyzenin ali'ye "nüfus kağıdını da getir alayım seni nüfusuma" demesiyle son noktasını buldu. o saatten sonra artık vereceğimiz ücreti de unuttuk...  sabah kahvaltımız bitip yola çıkarken teyzemiz ali'yi hayli benimsemiş, içten bir gülücükle elinde bizim için hazırladığı torbayı ali'ye verip "yolda yersiniz" diye bizi uğurladı. bir torba dolusu fıstık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5789.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5789.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anamurdan yola çıkıp meşhur anamur-silifke arası virajlara daldık. insan hayal kurmadan edemiyor... bu yolu trafiğe kapatmışlar, tek yön yapmışlar... sonra da cümle motorcuyu yola salmışlar. yolu süpürdük kum taş çakıl yok demişler... vermişiz coşkuyu... vermişiz coşkuyu... varadero ile hakkını vermeye çalıştım ama bu yolda k 1200s'imi özlemedim desem yalan olur. mükemmel bir manzara, bir tarafınız dağ bir tarafınız uçurum; dibi deniz. git gidebildiğince. hiç bitmesin istiyor insan. bir ara karşıdan iki gs geliyor. görünüşe bakılırsa arkadaşlar alman. sol elini gidondan açıp iki parmağı önde (zafer işaretinin mahcup versiyonu diyelim) beni selamlıyor. ben anadolu usulü elimin ayasını göstererek selamlıyorum ikisini de. birbirimizin yanından yatarak geçiyoruz. aynı neşeye ortak olmanın, aynı yaşam sevincini üretmenin ortak gururu ile birbirimizin yanından geçip gidiyoruz ters istikametlere... sonra yolun o kadar da sürat yapmaya uygun olmadığı anlaşılıyor. çünkü fazlasıyla kamyon var ve doksan dereceyi aşan virajlarda kamyonlar mecburen karşı şeride taşıyorlar. yolun güzelliği girdiğin virajın sonunu göremesen de ilerideki virajı görebiliyorsun. böylece kontrollü bir şekilde gaz açıp hafif süratlenmek mümkün oluyor. virajın sonunu göremediğim yerde efendice gidiyorum ama tatlı ve güvenli bir virajsa yatır yatırabildiğin kadar, hava sıcak lastikler zamk gibi yapışıyor asfalta... silifkeye girerken arkamdakileri beklemek üzere duruyorum. 20 dakika kadar önde olduğumu fark edip kendime kızıyorum abartmışız diye. ama geldiklerinde onların da bir sigara molası verdiğini öğreniyorum. eh on dakika desek makul fark.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;silifkeden çıktıktan sonra mersine kadar son derece zevksiz bir yola giriyoruz. konya yolu gibi dümdüz... git allah git bitmiyor. basıp yolu kısaltmaya niyetlenseniz sağda solda radarlar pusuya yatmış bekliyor olacak iş değil... mecbur tin tin gidiyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5735.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5735.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mersine vardığımızda önce kalacak yer ayarlamak gerekiyor. erhan ve ali bir iki telefon edip "mersin macit özcan belediye tesisleri"ni ayarlıyorlar. spor tesisi içinde oteli de olan bir yer. şehrin içinde bir otomobil önümüze düşüp bizi oraya kadar götürüyor. hemen odamıza çıkıp duş alıyoruz. çünkü mersin oldukça sıcak ve motorun tepesinde hepimizi ter bastı. sağlam bir duş almazsak isilik olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duş sonrası aşağıda buluşup kıyıya iniyoruz. mersin'e en son 1980'de gitmiştim. o zamandan bu zamana şehir neredeyse iki kat büyümüş... bizim ankarada "büyük şehirde" yaşadığımızı sanarken günlük yaşam alışkanlıklarındaki sığlık sebebiyle aslında ne kadar küçük bir kasaba hayatı yaşadığımızı  anlıyorum. "taşra" olup olmamak, nüfus yoğunluğu ile değil yaşam yoğunlupğu ile ölçülmesi gereken bir şey. mersin cıvıl cıvıl insan kalabalığı ve kenti kullanışındaki düzeyi ile ankara ile kıyas kabul etmez bir akdeniz metropolü olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5736.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5736.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mersinde yeşimlerin arkadaşı can ve sevgilisi ile buluşuyoruz. can telsiz amatörü. ofisine kurduğu telsiz köşesi ile dünyanın her yeri ile iletişim halindeymiş. konuşamadığım yer yok diyor... "ne konuşuyorsunuz" diye kazmaca bir soru soruyorum; adamın yüzünde serin bir rüzgar esiyor, ortak ilgi alanları falan gibi bir şey geveliyor... sorduğum soru yüzünden mahcup oluyorum ama hala da anlamış değilim dünyanın her yerinden insanlarla ne konuşulur diye. belki benim zihnimin kıtlığındandır... neyse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;can bizim için gündüzden hazırlık yapmış, balık almış, salatalık malzemeyi kendi elleriyle seçmiş, özel lavaş ekmeği yaptırmış ("balık ve lavaş... biraz yavaş" diyenler az durun devamı var) sonra hepsini seçkin bir balık lokantasına taşımış nasıl pişireceklerini falan anlatmış. yemeğe geçiyoruz. can içki içmiyor, biz rakı içiyoruz. can balığı nasıl yiyeceğimizi tarif ediyor. lavaşın içine salata malzemesini yayıp kılçığını ayıkladığımız balığı serip dürüm yapıyoruz diyor! dürüm içinde balık!... taşra metropol üzerine düşüncelerimi yeniden gözden geçirmek üzere zihnimin rezerv kapağından içeri sallandırıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yemekten sonra mersini dolaşıyoruz biraz yürüyerek biraz otomobille. sonra yorgunluk bastırıyor ve  otelimize gidip en konforlu gecemizi geçiriyoruz... sabah, geldiğimiz yolu geri tepip gülnar, ermenek, başyayla, taşkent yolunu yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anamur silifke arasında kızkalesi'nde mola verip sıkıcı dümdüz yolu sigara dumanı ile boğmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5745.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5745.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;silifkeye gelip gülnar'a saptığımda inşallah virajlar sağlamdır diye dua ediyorum. çünkü bu yolu seçerek anamur yolundan vazgeçtik... gerçekten de iyi ki vazgeçmişiz. biz yükseklere çıktıkça güzel bir yağmur başlıyor. asfalt temiz lastiklerin tutuşunda sorun yok. hiç gaz kesmeden gülnar'a kadar durmadan motor sürüyoruz... gülnar ermenek arasında yol azıtıyor. dağ inişleri 180 derece virajlar inişli çıkışlı... aklım yeşimde bu kadın 330 kilo motorla bu kadar sert yolda ne yapacak diye... ama o kadar sert yollar ki durup hal hatır soracak fırsat yok. bazı inişlerde bir yandan "yusuf" eşlik ediyor bir yandan da zevkten ağzımızdan akan sular kaskın kenarından yola damlayacak. o derece. o inişlerde sabit'e ve bülent'e kızıyorum, gelemediniz kelekler diye geçiyor içimden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-7894326375965006666?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/7894326375965006666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/toroslar-ve-biraz-fazlasi-1-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/7894326375965006666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/7894326375965006666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/toroslar-ve-biraz-fazlasi-1-blm.html' title='TOROSLAR VE BİRAZ FAZLASI (1. bölüm) 2008'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-5813261269629975049</id><published>2008-12-25T03:21:00.000-08:00</published><updated>2008-12-25T03:30:34.647-08:00</updated><title type='text'>TOROSLAR VE BİRAZ FAZLASI (2. bölüm) 2008</title><content type='html'>ermenek'te depoları fulleyip yola devam ediyoruz. başyayla yol sapağından başyayla'ya doğru devam ediyoruz. önümüze siyah plakalı bir cip düşüyor. cip şoförü aracı motor gibi kullanıyor. ben ne kadar gaz açıp onu sollamaya çalışsam, o da o kadar gaz açıp mesafeyi koruyor ve önümden ayrılmıyor. önce anlamadım fakat sonradan fark ettim ki cip bize eskortluk ediyor. dar fakat çok güzel manzarası ve virajları olan yolda bizim güvenliğimiz için gazı kapatıp önümüze düşmüş durumda... bize de allah razı olsun demekten başka bir şey düşmüyor. başyaylaya doğru yağmur kesiliyor. kasabaya girdiğimizde cip sağa çekip duruyor. selam verip teşekkür ederken cipin içinde kaymakamın olduğunu öğreniyoruz. gençten biri; buyurun çay içelim diyor. saat epey ilerlemiş vaziyette. taşkente hava kararmadan girmek istiyoruz bize izin verseniz diyoruz. kaymakam gülerek uğurluyor bizi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başyayla yoluna girerken aklıma bir düşünce geliyor. başyayladan taşkente giden yolda ise bu düşünce fikr-i sabite dönüşüyor: "DirtyCats'i mutlaka buraya getirmeliyim".kaç motor olursa olsun seneye mutlaka bu yolu her kesle yapmalıyız. özellikle başyayladan taşkente kadar olan bölüm... bir dağ bu kadar mı güzel olur. yüzüklerin efendisi filminden bir sahne adeta. dik kayalar, buz gibi rüzgar, yağmur bir yandan... motor kullanmaktan bu kadar zevk aldığım çok az yer oldu. ilk beşe girer diyebilirim. zaten ışık gittiği için geçitlerden birinde fotoğraf çekemedim (sanırım belpınarı beli 1890m). sırf orada motorumun fotoğrafını çekmek için gideceğim. arzu eden buyursun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5834.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5834.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taşkente giriş muhteşem. yol dev bir kayayı yarıyor ve bir anda sisler içinde bir vadiye kurulmuş bir kasaba ile karşılaşıyorsunuz. eski adı pirlerkondu imiş. eski bir alevi yerleşmesi. ama şimdilerde alevi nüfusu pek kalmamış. yine de kendilerini pek konyalı saymıyorlar. yoksul izlenimi veriyor, yaşayanların çoğu emekli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pirlerkondu konağı diye bir otele yerleşiyoruz. dışarıda hava, sıfırın altına mı düşsem üstünde az daha mı beklesem diyor... sadece bir tek elektrikli soba var o da yeşimin odasına kuruluyor. biz üç geceyi üç titreyen kazma olarak geçireceğiz. sonradan öğreniyorum ki yeşimin odasında tv de varmış. bunu öğrendiğim  anda "only men" fikri geliyor. (bu fikrin yaşamda uygulanabilirliği hakkında erhanı daha sonraki günlerde istismar edip ortaya sürüyorum ama olmayacağı anlaşılıyor; erhanı sattığımla kalmış oluyorum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5864.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5864.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gece önce yürüyüş yapıp film platosu gibi kasabada çiseleyen yağmur altında dolanıyoruz. yakında buralarda bir klip çekilirse hiç şaşmam, hatta belki çekilmiş bile olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5874.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5874.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akşam yemeği öncesinde harita başına geçip yarın ne yapacağımızı konuşuyoruz... yaptığımız önerilerin uçukluğuna, şuraya gidelim derkenki savurganlığımıza kendimiz de inanamıyoruz... sonuçta ertesi gün  beyşehir ve eğridir göllerini yakından tanımaya ve pamukkalede konaklamaya karar vererek odlarımıza çekiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5904.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5904.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gece boyu taşkaleye yağmur yağdı. sabah sağanak halinde olmayan ama yine de sürekli çiseleyen yağış altında yol çıktık. kasabadan çıktıktan 15-20 dakika sonra güneşli ama serin bir hava başladı. yükseklerde sürerken bulutların altında, sabah uyanışının mahmurluğunu yaşayan köylerin içinden geçtik. sobalardan tüten duman sisin içinde dağılırken tek tük yaşlı insanlar sokaklarda bir evden diğerine yürüyor, herkes kendi halinde güne başlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5922a.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5922a.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir saat kadar sürüş yaptıktan sonra yağmurun kesilip güneşin açtığı bir köy bulduk ve  sabah kahvaltısı için durduk. fırından çıkmış taze ekmekle çantamızdaki kahvaltılık malzemeyi sofraya yaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5949.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5949.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her yerde olduğu gibi burada da çocukların yakın, yetişkinlerin uzak alakası ile karşılaştık. çocuklar ne kadar içten ve girişkense büyükler o kadar uzak ve mesafeli. aralarında hoş geldin diyen de oluyor ama genelde uzak duruyorlar. bu uzaklık ve mesafeli duruş o bölge insanın yabaniliğinden değil, onların "büyük şehir insanına" dair yargılarından kaynaklanıyor. mahçup edilmekten korkuyorlar. küçük görülmekten... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5955.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5955.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neden böyle düşünüyorum. çünkü sandalyesinde kaykılmış bir köylüye "hocam sendeki keyif sultan süleymanda yok" diye laf attığımda "e o buralı değil ondandır" diye gayet güzel ve sohbete davet eden bir cevap alıyorum. sohbet derinleşmese de aramızda karşılıklı sempatimizi onaylayan bir sıcaklıkta kısa mesafe koşusu olarak yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5952.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5952.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;programımız beyşehir ve eğridir göllerinin artık kullanılmayan eski yollarından geçerek pamukkaleye ulaşmak. yeni yollar beyşehir ve eğridir göllerinin kısa kenarlarından geçiyor. eski yollar ise artık köy yolu kıvamına gelmiş biraz bakımsız oldukça virajlı ve tam bizlik.&lt;br /&gt;özellikle beyşehir gölü muhteşem bir manzara ve yol kalitesi ile gezinin en zevkli parkurlarından biri oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5967.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5967.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5958.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5958.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eğridir'de ise yolu kaçırdığımız çok sonra fark ettiğimiz için uzun kenardan değil maalesef kısa kenardan gidiyoruz. yol kenarına dökülmüş öbek öbek elmalar var. meyve suyu olmak üzere bekliyorlar. erhan döküntülere yüz vermeyip elma satan bir tezgahtan dört elma kapıyor eğridir gölünde verdiğimiz molada elmaları dişliyoruz. bu arada havadaki bulutlar birazdan çıkacağımız yolda bizi bekleyen yağmuru müjdeliyor. ali morali bozmayalım durmak   yola devam diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5979.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5979.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam etmeyip ne yapacağız. denizliye varmamıza epey süre var. yağış o kadar dert değil.  karanlıkta aşılabilir bir mesele fakat ip gibi dümdüz yol can sıkıcı. denizliye girdiğimizde hava tamamen kararmış durumda. denizlide benzin ikmali yaptıktan sonra bir telefon konuşması ile denizlide yaşayan arkadaş bulunuyor ve pamukkalede buluşalım diye sözleşiliyor. ali'nin arkadaşı bize kalacak yer ayarlayacak. uzun gezilerde en önemli stres kaynağı konaklamada belirsizlik  konusundan çıkıyor. yaklaşık bir saat boyunca otel otel geziyoruz. hava kararmış, ıslak ve yorgunuz. sonunda pamukkalenin dibinde makul fiyata bir otel (?) buluyoruz. çantaları sökerken iki adam iki kadın otele doğru yürüyor. kadınlar şarap fıçısı genişliğinde, birbuçuk metreden hallice ve mini etekli... anladınız siz onu. öyle bir otel yani. kısmet de bu da varmış diyerek odaya geçiyoruz. akşam yemeği iki satır sohbet derken uyku vakti geliyor... ama ne ben ne de odadaki sivrisinekleri uyku tutmuyor... sabahın üçüne kadar odada sivrisinek safarisi yapıyorum. pamukkalede fotoğraf çekmek içimden gelmiyor sabah kahvaltı ettikten sonra hemen motorlara atlayıp izmire doğru yol alıyoruz... yolu uzatıp özellikle kuşadasından geçiyoruz. maksat ankaradakilere nispet yapmak sırf bu tabelanın önünde fotoğraf çekmek bile yaktığımız benzine değer... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5987.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5987.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen yıl mordoğan'a gitmiştim yolu çok güzeldi, bu sene biraz daha ileri gidip karaburunu görmek istiyorum. izmire kadar olan yol orta karar ama çeşme otobanından mordoğan yoluna saptıktan sonra macera başlıyor. yata kalka sağ tarafımızda egenin dingin maviliği ile karaburuna kadar sürüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6064.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6064.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;karaburun izmir'in bittiği yer; belki daha doğrusu izmir'in başladığı yer. gerek iklimi gerek coğrafyası burada yaşanır dedirtiyor. insan yaşlanacaksa izmir'de yaşlanmalı. çünkü burada yaşamın üzerine zeytinyağı dökülmüş gibi. yaşamın kendi zeytin kokuyor... mutfağı insanı çok farklı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_5996.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_5996.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6058.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6058.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karaburunda konaklayacak yer ararken çok eski bir arkadaşıma rastlıyorum noyan canku. vaktiyle bodrumda barmenlik yapıp bir yandan da kösele çanta yapıp sattığım gençlik yıllarımdan bir arkadaşım. birlikte bodrum pazarından "topladığımız" sebzelerle şaraplı çorba pişirip sızdığımız geceleri yad ediyoruz. noyan pansiyon alternatiflerini göstermek üzere ali'yi atv'sinin terkisine atıp ona karaburun turu yaptırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6021.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6021.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonunda deniz kenarında şirin bir pansiyon buluyoruz. Yan yana odalarda bir kaç yabancı turist var. denize karşı lapotop'larını açmış bir şeyler yazıp çiziyorlar. odalarımıza yerleştikten sonra ali'nin ilk işi ne oluyor? motor yıkamak ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6050.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6050.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu choppercı milleti böyle işte. ille motorları parlayacak. üşenmeden üç motoru da yıkıyor ali. o arada biz odalar yerleşiyoruz. güneşin batmasına daha epey var. sahilde bira içerken keyfimize diyecek yok. japonlardan sonra dünyada en çok fotoğraf çeken millet motorcu milleti. hemen karaburun anımızı sabitlemek üzere ekibin fotoğrafını çekmesi için orada oturan birinden yardım istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6030.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6030.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akşam yemeğini de aynı yerde yiyerek geceyi sonlandırıyoruz. sahil gazinolarının klasiği kediler burada son derece insan canlısı bir tanesi kucağıma çıkıyır. kucak kesmiyor üzerimde gezinirken omuzuma tırmanıyor... kan çekiyor besbelli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6108.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6108.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi gün bursaya gitmek üzere yola çıkıyoruz. mordoğana yaklaşırken kıyıda bir yerde kahvaltımız yapıp oradan izmire geçiyoruz. izmirde erhan yolu şaşırdığı için şehre giriyoruz. iyi ki de şaşırmışız alsancak'da sütiş'de bir kahve molası veriyoruz. biz kahveleri içerken genç bir çocuk geliyor faser kullanıyormuş; iş yerinin penceresinden bizi görüp merhaba demek istemiş. motorculuk böyle bir şeydir duramazsın yerinde. kendine benzer birini bulduğunda hemen dokunmak istersin. motorcuyu sıradan insandan ayıran pek çok şeyden biri de bu dokunma duygusudur. biz rahatça selamlaşabilir rahatça hal hatır sorabiliriz... en azından önemli bir çoğunluğumuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;izmirden susurluka susurluktan bursaya geçiyoruz. bursada çocukluk arkadaşım, bursa enduro üyesi,  bülent var. birbirimizi "40 yıl sonra" bulduk. bülent'in babası orhan amcam da motorcu, annesi sevim teyzem benim ilk "apartman teyzelerimden"... bülent'le bursada buluşuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_6123.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_6123.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konaklama için bize mudanya'yı tavsiye ediyor. dehşet bir trafikte zaman zaman birbirimizi kaybederek mudanyaya geçiyoruz.imralı trafiği sebebiyle mudanya'nın ve mudanyalının tadı kaçmış. orada kalacak yer bulamayıp bursaya dönüyoruz. bursada bize bursa enduro kulüpten erhan da katılıyor. bir otel buluyoruz iki da var sadece. yeşim bir odaya geçiyor, biz üç kazma tek odada... akşama kesin flarmoni orkestrası var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bülent ve erhan bize çok güzel bir akşam yemeği ısmarlıyorlar. gezinin benim için en unutulmaz hatıralarından biri hayatımdaki en eski insanlardan birini bulmuş olmak. kısa pantolonla yerde misket yuvarladığımız günleri anmak çok hoş bir duygu. karşılaşmış gibi değil kavuşmuş gibiyiz... o da mutlu oluyor hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada  bursa enduro bence türkiye'nin en kaliteli gezi guruplarından biri. (meraklısı için: www.bursaenduro.com) hatta belki en iyisi. gerek üye profili, gerek yol performansı ve interenet sitelerinin içeriği ile örnek bir gurup. yemekten sonra otele geçip birlikte çay içiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi sabah artık dönüş yolu... hafif bir hüzün basmış herkesi. hazır dönerken az abartsak ne lazım gelir derken, kendimizi iznik yolunda buluyoruz. iznik gölünün kıyılarında sürerken yol kenarında böğürtlenlerden nasibimizi alıyoruz... ama asıl nasip kazasız belasız ve hem sürüşü hem arkadaşlığı uyumlu bir yolu tamamlamış olmak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-5813261269629975049?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/5813261269629975049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/toroslar-ve-biraz-fazlasi-2-blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5813261269629975049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/5813261269629975049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/toroslar-ve-biraz-fazlasi-2-blm.html' title='TOROSLAR VE BİRAZ FAZLASI (2. bölüm) 2008'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-1406811559866767862</id><published>2008-12-24T07:24:00.000-08:00</published><updated>2008-12-24T07:29:17.483-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='karadeniz motosiklet motor enduro'/><title type='text'>KARADENİZ 2007 (1.bölüm)</title><content type='html'>&lt;em&gt;9 Haziran 2006 günü Ankara İzmir ve Antalya’dan motorcu arkadaşlarımızla Burdur'da Salda Gölünde Kamp yapmak üzere yola çıktık. İzmir ekibinden bir arkadaşımız dağların arasından gölü gördüğü bir virajda "ne güzel" diyerek gözlerini göle odakladığında viraj çizgisini kaçırarak karşıdan gelen otobüsle çarpıştı… o anda yıldızlar arasında yerini aldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saruhan’ın aziz hatırasına&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Behlül Baydar&lt;br /&gt;Sabit Külekçi&lt;br /&gt;Murat Şahin Öcal&lt;br /&gt;Ülgen Cezayirlioğlu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=Untitled-2.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Untitled-2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlas dergisinin Ekim 2006 sayısında Tortum Vadisi ve Tortum Şelalesi tanıtılıyordu. 2006 sezonunun kapanmaya yüz tuttuğu günlerde gelecek sene için şöyle eli ayağı düzgün bir projemiz olsa diye içimden geçti… Sonra bu proje lafını pek sevmedim. Fazla şehirli ve önü sonu fazla belirli geldi. 2007 için şöyle esaslı bir maceramız olsa diye düzelttim zihnimde. Motora ilk başladığımda chopperla başlamıştım; ama heveslerim hep enduro çekmecesinden çıkmaydı. Zamanında enduroya geçmenin verdiği güvenle günde 10 saat sele üzerinde kalabileceğim hayallere daldım… Sonra Atlasın bu sayısını Sabit’e ve Behlül’e gösterdim… “gider miyiz” dedim. “Gideriz hocam !” dediler. “Yapmayın ya” dedim; “yaparız ya !” dediler. E o zaman Ülgen de yapar dedim… Soralım dediler; sorduk o da tamam dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tortum Vadisi Artvin’den Erzurum’a inen yolda uzunca bir vadi. Tabi THY ile uçacak halimiz yok; yol yapacağız. Gidiş – dönüş yolunu hesapladık yaklaşık 2500 km. Ama ana yoldan sapmalarla 3000 km. tutacağa benziyor. Aylarca çeşitli dergi internet sitesi vb. kaynaktan Karadeniz ve Doğu ile ilgili bir sürü bilgi topladık. Sonra evde unutulan valiz gibi bu bilgilerin yüzde yetmişi kağıt üzerinde malumat olarak kaldı… Yol kendi bilgisini bize öğretti. Ne kadar kaynak araştırması yapılırsa yapılsın, oralarda yaşayan insanların güncel bilgisi en önemli kılavuzlardan biri oluyor. Bu ikisi birleşince daha sağlam yol alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezi öncesi hazırlıklar, bilgi toplama, yanımızda ne götüreceğiz, top case takalım mı takmayalım mı, motorların bakımı derken son haftaya geldik. Son hafta günler 24 saat olmaktan çıktı.. her gün sanki 45-50 saat… zaman geçmek bilmiyor. Ne kadar uzun yol yapmış olursanız olun her seyahat öncesi günler uzamaya başlıyor. Giyinip yola çıkacağınız ana kadar, zaman kıvamlı bir reçel gibi ağar ağar akıyor. Şimdiye dek güzel bir uyku uyuyarak yola çıktığım hiç olmadı. Seyahat öncesi ellerim yastığın altında gidon tutum yine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Haziran …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 16’da Behlül’ün hastanede buluşup toplanıp teker döndürmeyi planladık ama şehirden çıkışımız 17:30u buldu. Motorların başında son hazırlıkları yaparken bu geziyi Saruhan’ın anısına yaptığımıza dair kamera çekimini yaptık. Hemen her motorcunun hayalidir Karadeniz turu ve Saruhan’la birlikte 5 motor olursak yol daha güzel geçecek diyerek onu da kattık maceramıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Haziran olduğundan en uzun gündüze sahibiz ve havanın kararmasına çok var. Bu hevesle Amasya’ya kadar sürmeyi ve geceyi orada geçirmeyi planlıyoruz. Planımızı tutturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=konak1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/konak1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behlül Çorum’da bizi Katipler Konağı diye bir yere götürdü, yemekler nefisti ama akşam yemeği yedikten sonra sürüşün eziyet olduğunu söylemeye gerek yok. Yöreye özgü çatal aşı adında bir yemek/çorba yedik mercimek ve yarma buğdaydan yapılan değişik bir lezzet, çorba kıvamında ama bol taneli üzerine tereyağı kızdırıp döküyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=konak2.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/konak2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada “Çorum”lu şoför arkadaşlara burada en içten selamlarımızı yollayıp, durmak için kırmızının hangi tonunu tercih ettiklerini merak ettiğimizi bildirelim. Zira şehirdeki trafik ışıklarını söküp yerine Noel ağacı koysanız şehrin trafiğinde hiçbir şey aksamaz. Her koşulda herkes bildiğini okuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çorumdan Amasya’ya gece sürüşünden sonra kalacak yer arama maceramızı evlere şenlikti. Amasya’da o gün asker yemin töreni olduğu için bütün oteller ve polisevi, öğretmenevi benzeri yerler doluydu. Önce Valiliğin arka bahçesi gözümüze kesitrdik olmaz dediler.&lt;br /&gt;Sonra Beyazit Kulliyesi’nin bahçesi ile bize tarif edilen Hakimiyet Parkı arasında seçim yapmak durumunda kaldık. Beyazit Külliyesi son derece güzel bir mekan ama Amasyanın Sultanahmet’i ayarında bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=beyazit.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/beyazit.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimiz rahat etmedi oradan vazgeçtik ve Hakimiyet Parkında karar kıldık. Güvenli bir yere benziyordu, hemen çadırları kurduk ve ilk gecemiz çadırla başladı. Ülgen çadır kurmaya üşendiğinden motorun arkasında getirdiği şezlongda uyumaya karar verdi ve bütün geceyi motorun selesinin altındaki kablolarla boğuşarak geçirdi… İzleyen günlerde de Ülgen’in durumu aynıydı… hep kablolarla boğuştu durdu .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=kahvalti.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/kahvalti.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah çadırları toplayıp Yeşilırmak kenarında kahvaltımızı yaptık ve gezinin esas güzel kısmı başlamış oldu. Bu günkü hedefimiz Mesudiye üzerinden Ordu’ya ulaşmak ve benim ailemin köklerinin yeraldığı Yaztura (şimdiki adı Yeşilçit) Köyüne uğramak….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0351.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0351.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan neden geçmişi eşeler… Neden “ilk” olanı bulmaya çalışır… Milyarlarca insan içinde aslında o kadar dar olan kişisel tarihine neden bu kadar önem atfeder. Bütün bunların cevabı ne olursa olsun, kendi geçmişinin izine tozuna bulanmak beklenmedik şekilde iyi hissettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz hüzünlü biraz buruk bir serüven. Bir şekilde kendi hayatlarımızı farklı yerde kurmaya savrulmuşuz. Dedemin Kafkas harbinde kaybolmuş, biri kunduracı, dedem bizzat eşkiyanın önünde gideni. Arnavutlukta Enver Zaho ile birlikte silah tutup, Alman ihtilaline karıştığı için hakkında idam fermanı olmasına rağmen İstiklal Harbine yurda kaçak girip katılmış... Yaztura’da kalan kardeşinden gelen kuşaklar karşıladı bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0483.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0483.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyonomi olarak bana inanılmaz derecede benzeyen genç, yaşlı insanlar… onlar da bir tuhaf oldu… Sarıştık koklaştık, dedemin av sonrası uyuduğu kütüklerden yapılma evi gösteriler, on iki yaşımda kaybettim onu, idolümdü… Köye giden yol toprak yoldu, Sabit ve benim için pek sorun olmadı ama Ülgen’in ve Behlül’ün lastikler biraz sıkıntı yaşattı. Ama arkadaş hatırına seve seve katıldılar... Köye vardığımızda köyün bitişiğinde “Ulugöl diye son derece sevimli bir gölle karşılaştık. Burada benimle aynı soyadını taşıyan oğlan çocukları balık tutuyor gülüşüyorlardı. Köy ekmeği ve ayran ikram ettiler hep birlikte yedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0367.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0367.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyde ana yola çıktıktan sonra Mesudiye’ye doğru sürmeye başladık. Yaptığımız 2800 km içinde en güzel yol bence Mesudiye Ordu arasıydı. Sanki motorcular için yapılmış ne sert ne yumuşak virajlar, tatlı tatlı yatırıyorsunuz motoru, virajın ortasına doğru yine tatlı tatlı gaz veriyorsunuz ve motor kendiliğinden dikiliyor. (Aynı yoldan 2008’de geçtiğimde asfaltta çok fazla bozulma vardı, bu kez aynı zevki Fatsa inişinde yaşadım) Sanki Karadeniz dağlarında yeşil yumuşak bir el motorcuları kolluyor. “Bak ben seni kolluyorum ama sen de taşkınlık yapma” diyor. Yol azmaya çok müsait. Ama doğa o kadar güzel ki… ağar ağar nehirlerle beraber akıyoruz Ordu’ya doğru….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=Dra.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Dra.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu’da bizi Behlül’ün sınıf arkadaşı ve küçük oğlu karşılıyorlar. Bize son derece güzel bir akşam yemeği yedirdikten sonra kamp yapacağımız deniz kıyısına götürüyorlar. İkinci kampımızda da WC ve su bakımından son derece şanslıyız. Gece şen şakrak çadırlar kuruluyor. Derin sessizlik… çadırlardan tek tük tıkırtılar geliyor. Hepimiz yorgun ama heyecan doluyuz, bu günkü sürüş bizi Karadeniz’le tanıştırdı… İçinde olmakla TV’den izlemek ya da dergilerden okumak arasında çok fark var. Bu farkı yaşamak gerçekten şans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah uyandığımda Ülgen elinde havlu suyun kenarında girsem mi girmesem mi kendini tartıyor. Bir yandan da bana “hadi girsene Murat Abi ya” diye gaz veriyor… ama yemezler o soğukluktaki suyu ben rakının yanında bile içmem… İçimizde en “enduro” karakterli adam olan Behlül yanımdan günaydın diyerek geçti ve aynı hızla suya daldı… arkasından Sabit… Ülgen hala yarı beline kadar suda olduğu halde girsem mi girmesem mi diyor… sonunda o da girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0496.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0496.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltıda Abdurrahman’ın getirdiği pideleri götürdükten sonra rotamızı çizdik ve sahilde fazla oyalanmadan yine dağlara bu kez Giresun Dağları’na vurmaya karar verdik. Giresun’dan Doğankent, Kürtün ve Torul’a doğru sürdük. Niyetimiz meşhur Zigana geçidine ulaşmak. Aklımda Zigana ile ilgili kalan son görüntü Alperlerin “Zigana Geçidi” tabelası önünde çektirdikleri fotoğraf…. Aynısından çekemezsem gezinin namusu iki paralık olacak.Torul’un içine girmeden etrafı seyretmek üzere durduğumuz yerde “Zigana Köyü” ve “Güneş Sanat Evi” tabelası gözümüze ilişti…. “Nasıl yani ?” Zigana Köyünü anladık ama Sanat Evi neyin nesi dağın başında ?. Şu köyü gidip görelim dedik. İyi ki de gitmişiz, zira ana yoldan gitseydik asıl Zigana geçidinden değili anayola açılan Zigana Tünelinden geçecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0540.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0540.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zigana köyünde Güneş Sanat Galerisini açan ressam Aziz Bey ile tanıştık, biraz asabi, biraz dalgacı, biraz da rakıcı bir ağabeyimiz. Hafiften bir kader kurbanlığı olmuş gençliğinde… bir müddet demir kafes ardından seyretmiş gökyüzünü, şimdi bulutlara resimler çiziyor. Zigana Köyünde içtiğimiz çayları yudumlarken bize Zigana Geçidine nasıl gideceğimizi tarif ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=Dr-.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Dr-.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zigana geçidine giden yol 400 kilo olmuş motor için biraz zor ama inanılmaz güzel . Taş desen taş değil, toprak desen toprak değil. Bakımsızlıktan neredeyse yok olmaya yüz tutmuş. Zigana’nın zirvesine yol ile ulaşılan en yüksek noktasına geldiğimizde motorları durduruyoruz… Yanımıza birileri geliyor Zigana geçidi burası mı diyoruz tam burası diyorlar… Etrafı seyredip taze oksijenle dolduruyoruz ciğerlerimizi… (ben taze oksijeni nikotinle karıştırıyorum o da fena olmuyor)…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra çıktığımız dağdan aşağı inmeye başlıyoruz. Yol bu kez daha güzel. Çünkü dağın bu tarafı Trabzon halkının mesire yeri… Dağdan tatlı tatlı süzülüyoruz aşağı… Ana yola çıktığımızda yan yana iki benzinlik ve yiyecek içecek satan bir yer buluyoruz. Akşam için buradan malzeme almaya karar verip hava kararmadan ana yoldan yeniden içeri giriyoruz ve Zigana Dağı eteğinde kampımızı kuruyoruz. Behlül ve Ülgen yiyecek malzeme almak üzere bir önceki yere gidiyorlar. Sabit ve ben çadırlarımızı kurduktan sonra derede ayaklarımızı yıkıyoruz… Gece tam bir cümbüş rakıyı akar suda soğutmuşuz. Piknikçilerden biri soğusun diye nehre koyduğu kavunu almayı unutmuş o da bizim soframıza hediye oldu… Gece geç saatlere kadar sohbet edip şenlendik… Sonra çadırlarımıza çekildik… Bir anda aklıma yolda karşılaştığımız heyelan geliyor… o taşlar oraya devrilirken biz motorlardan inmiş ve “ne güzel ne güzel” diye etrafa bakınıyor olabilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0523.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0523.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zigana eteğinde sabah kahvaltısı ve çadırları toparlamamızın ardından günün rotasını çizdik. Önce Trabzon’a gidip Behlül’ün balans ayarını yaptıracağız sonra da benim Ankara’da unuttuğum ruhsat kargo ile Trabzon’a ulaşmış mı ona bakacağız. Ardından Sümela Manastırı ve Uzungöl planlıyoruz. Behlül’ün balans ayarını Trabzon’da yapamadılar ama ben ruhsatıma kavuştum… Trabzon içinde fazla oyalanmadan kendimizi Sümele Manastırı’nın muhteşem yoluna vurduk. Doğu Karadeniz’de hangi yola vurursanız vurun illa ki bir nehir size eşlik ediyor. Şelaleler… iri kayalara vurup etrafında girdaplar yaratan azgın yemyeşil ve tertemiz (izlenimi veren) bir su kenarı boyunca ilerliyorsunuz. Tıpkı aşağıdaki fotoğrafta olduğu gibi.. yalnız yeşillikler arasındaki çanak antenlere dikkat çekerim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0710.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0710.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümela Manastırı’na tırmanamam herhalde aşağıdan izlerim diyordum ama yol Manastırın çok yakınına kadar yapılmış. Eski zamanlardaki gibi tırmanmak gerekmiyor. Ancak bu sefer merdivenlerde değil gişelerde tırmanıyorsunuz. Manastırın yer aldığı milli park alanına girerken para, Manastır’a girerken para, ve tuvalete gitmek ihtiyacı hissederseniz yine para…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0658.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0658.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimar değilim ama, iyi kötü restorasyonun hangisi iyi hangisi kötü biraz anlarım. Manastıra yapılan restorasyonda eski yapı ile yeni arasındaki kontrastın ölçüsünü biraz kaçırmışlar, yeni yapılan yerlerde neredeyse çelik kapı takacaklarmış tuvaletten kazandıkları para yetmemiş Allahta o kadarını yapamamışlar. Hafta içi olmasına rağmen yerel turist akın akın Manastır’ı geziyor. Tek tük yabancı hacılar da var. Duvarlardaki resimlerin üzerinde vaktiyle buraya gelmiş hıristiyan ziyaretçilerin isimleri ve tarihler kazınmış… bu işi bir tek biz yapmamışız yani… Kiril ve Grek alfabesi ile atılmış imzalar var kimi 1904 tarihli kimi 1970.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0683.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0683.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümela Manastırının aşağısında bir turizm alanı oluşturulmuş. Her türden yerel (?) turistik eşya bulmak mümkün ama bu tür yerlerdense kasabalardan alışveriş etmeyi tercih ediyoruz. Yine de buralarda bir çay içip vakit geçiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümela’dan Uzun Göl’e sürmek üzere yola düşüyoruz. Yine aynı tatlı virajlar ve su sesi eşliğinde, özellikle Sümela yolunda virajlarda yattık diyemeyeceğim çünkü manzara, şehirde yaşayan ve akar suyu çeşmede gören bizim gibi insanlar için inanılmaz bir zenginlik sunuyor. Kasabaya indikten sonra yönümüzü Uzungöl’e çeviriyoruz, bu sefer de bol mıcırlı topraklı yollar bizi karşılıyor. Sitede okuduğum “mıcırda kullanma tekniği” işimi çok kolaylaştırdı. Motorun arkası zaten gülle gibi gazı veriyorum 60-70 km süratle gayet rahat gidiyorum. Arkamdan bizim çocuklar.. “bu adam yaşlanınca n’apıcaz kesin guruptan atmak gerekecek” diye içlerinden geçiriyorlar….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzungöl’e gitmeden önce “Of” kasabasından bira almak istiyoruz. Bira almak üzere başlattığımız mücadele bizde ciddi bir moral bozukluğunu tetikliyor. İşin içinde biraz yorgunluk da girince sinirler tel gibi geriliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gezi boyunca şunu öğrendim ki Anadolu’nun önemli bir kısmında “bira içmek/almak” ciddi bir fenomen . Önünde engeller var. Sanki ahlaken bir çukura düşmek üzeresin de, yöre halkı kınayan bakışlarıyla seni bu çukura düşmekten alıkoymaya çalışıyor... Benzinlikte Behlül pompacıya soruyor nereden bira alabiliriz diye… adam cevap veriyor “Burada öyle şeyler yok ya kola içersin ya da su !” yorumu genişletmek mümkün ama keyfli gezi yazısının tadını kaçırmayalım…. Of’un içine giriyoruz “tekel satan yer” arıyoruz… millet sanki söz birliği etmiş kimse tarif etmiyor. Çarşı boyu ilerleyip meydan gibi bir yerde “tekel satan yer” buluyoruz. Anadolu’nun güzel insanları etrafımıza toplanıp bizi izliyorlar. Ciddi bir şekilde izliyorlar ama öyle enteresan gelmiş de bakıyorlar falan değil…. Şeytanı taşlasak mı taşlamasak mı diye geçiriyorlar içlerinden, gözlerinden okuyorsunuz bu sevgisiz selamsız duruşu... Motordan inip bizi izleyen kalabalıkta üç kişinin yanına gidiyorum. “Siz Türk ve Müslüman mısınız ?” diye soruyorum; içlerinden biri “höö” diye cevap veriyor. Biz de öyleyiz ama bizde adetler sizdekinden başka… biz de yöremize biri geldi mi önce bir hoş geldin denir sonra da bir ihtiyacınız var mı diye sorulur, bu adetler sizin buralara uğramamış galiba” diyorum. Ortadakinin yüzü kararıyor, yine “höö” diyor. Lanet olsun diye ağzımın içinden söylenip motora dönüyorum, bizimkiler “tekel maddesini” kapmış atıyoruz motora vuruyoruz yukarı doğru.. istikamet Uzungöl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=Dra-.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Dra-.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol boyu yine nehir yanı başımızda. Yolun yüzde otuzu ciddi bozuk yol. Nehir taşmaları nedeniyle olsa gerek yolda yer yer iri taşlanmalar var. Uzun göle yaklaşırken hava iyice kararıyor ve müthiş bir rutubet doluyor kaksın içine. … Beldeye yaklaşırken birden yol değişiyor, genişliyor, Bodrum yollarının aynı, yolların genişliği coğrafyanın yapısına aykırı duruyor. Ama yapmışlar bir şekilde seferberlik söz konusu olmuş bir sebeple!... Uzun göle giriyoruz etkileyici hoş bir manzara göl gerçekten uzun ama dehşet rutubet var ve soğuk. Çadır kuracak yer arıyoruz, bize helikopter pistini tarif ediyorlar… “Nasıl yani?” diyoruz. Başbakan için helikopter pisti yapmışlar, üstelik gölün bir kısmını doldurarak. Milli Park olduğu için balık tutmak izne tabi ama Helikopter pisti yapmak serbest… canım Türkiyem benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0696.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0696.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerilen yerde ne su kaynağı ne de tuvalet imkanı yok Uzun gölde bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyoruz. Sinirler tef gibi gerilmiş durumda. Birimiz orada kalalım birimiz yok şurada kalalım diye fikir uçuruyor, hiç biri olmuyor sonunda helikopter pistine razı oluyoruz. Bütün aletlerimin şarjı bitmiş.. sinir krizinin eşiğinde salınıyorum… Kafa lambamı bulamıyorum ve bir an tepem atıp çantanın içinde ne varsa yere atıyorum. Ülgen “Aha Murat Abi delirdi hemen bütün aletlerini şarj edeyim rahatlasın ihtiyar” diye çok içten bir çaba ile telefonu video kameramı ve fotoğraf makinemi şarja alıyor Belki bir saat motorunu boş boş çalıştırıp benin aletleri şarj ediyor. Gece karnımızı nasıl doyurduğumuzu şimdi hatırlamıyorum. Sadece yatmaya yakına saatlerde açtığım bira ziyan olmasın diye onu mideye nasıl devirdiğimi ve sabahın üçünde o biranın başıma dert oluşunu anımsıyorum. O gece çadırda yatmak için son derece soğuktu. Hani 5 mevsim çadır, 7 mevsim uyku tulumları var ya.. bizim malzeme onlardan değil. Bizim malzeme 14 YTL’lik uyku tulumu ve 35 YTL’lik çadırdan ibaret….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murathan Mungan bir romanında soğuğu tasvir ederken “tilkiye bakır sıçtıran soğuk” diye bir deyim aktarmıştı, niyese aklımda kalmış… o gece değil tilki cümle mahlukat bakır sıçtı… ve dahi biz bile… Ülgen (yine bir teori anlatmıştı ama aklımda kalmamış) çadırın fermuarları açık uyudu, böyle daha az üşürüm diye. (Kızım olsa uçak mühendisine kesin vermezdim, herifler daha kıçını nasıl ısıtacağını bilmiyor)… Sabah takırdayarak uyandık. Güneş yan yan bize bakarken WC sorununu sorun olmaktan çıkarttık… Sonra “bir sucuklu yumurta olsa ne lazım gelir” diye bir cümle kuruldu ve ekibimiz sucuğa ve yumurtaya “kaynaşın” dedi… Arkadaşların her biri XXL+ size olduğu için 8-10 yumurta kırdılar… ben kibar bir motorcu olarak ucundan azıcık nasiplendim….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0702.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0702.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çadırları toplayıp Uzungöl’e veda etmeden önce Ankara’da ihmal ettiğimiz bir işi tamamladık. Geziyi anısına armağan ettiğimiz Saruhan için bir plaket yaptırdık. Ankara’da olsa sarı bir levha olacaktı ama burada ahşap üzerine yaptırma fırsatımız oldu ve daha güzel olduğuna inandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0707.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0707.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkizdere’ye doğru yola çıktığımızda tekrar bozuk, toprak mıcır bir yola girdik. 60-70 km. güzel güzel gidiyoruz. Sabit selektör yapıp beni durdurdu. Behlül ve Ülgen gelemiyormuş… Şu Behlül’ün yakışırı KTM Adv. 990’dır ama nedense CBF ve Ducati’ye biner. Hadi Ducati’yi anlarım da şu CBF ne menem bir sevdadır anlamak mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;amp;current=DSC_0591.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Photobucket" src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0591.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vız vız vız bir motor sesi altında dört tane kedi yavrusu viyakliyor. Mecbur geri döndük… İstikamet Ayder Yaylası…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8828628473562268270-1406811559866767862?l=kalkgidelimhocam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/feeds/1406811559866767862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/karadeniz-2007-1blm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/1406811559866767862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8828628473562268270/posts/default/1406811559866767862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalkgidelimhocam.blogspot.com/2008/12/karadeniz-2007-1blm.html' title='KARADENİZ 2007 (1.bölüm)'/><author><name>KIRMIZI FULAR</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00255002671240211229</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_CIe6YwKkeAA/TRHiKXIRDGI/AAAAAAAAHUA/f7Hr2tQjp6A/S220/n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8828628473562268270.post-6645637134729458136</id><published>2008-12-24T07:23:00.000-08:00</published><updated>2008-12-24T07:24:42.402-08:00</updated><title type='text'>KARADENİZ 2007 (2.bölüm)</title><content type='html'>&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0720.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0720.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayder Yaylası ve Kaçkar Dağları  bölgenin incisi. Bütün turistik potansiyelini sonuna kadar kullanırken yerel olanı korumayı becerebilmiş. Daha çok turist ağırlamak, daha çok kazanç elde edebilmek için Uzungöl gibi kendini bölgenin “Bodrum”u yapmalarına izin vermemiş. Hala evlerin gölgesinde kış ayları için torunlarına hırka ören “kendi halinde” teyzeler var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0758.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0758.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal güzellikleri ve nadirlikleri ile tanınan bölgelerin en önemli sorunlarından biri buraların hızla  “turistik bölge”leşmesi ve halkının kendi halindeliğinden uzaklaşarak, büyük şehir yaşam tarzları ile yarışan, ama yerel değer yargılarının kıskacında yeniliğin bütün olumlu ihtimallerini sıkıştıran bir nevrozla yaşıyor olması. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=Dragan.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Dragan.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğiniz her yerde Algida’nın tüm çeşitlerini bulabilirsiniz, ama iki genç kızın bir duvarın dibinde erkek arkadaşları ile dondurma yiyip gülüştüklerini göremezsiniz… Töre ya da gelenek, tüketim kalıplarını satın almayı ve satmaya hiçbir engel koymazken, bunların telkin ettiği yaşayış biçimine  yerel bir balta vuruyor ve sosyal olarak güdük, kızgın, başkası ile barışık olmaya pek niyeti olmayan bir yaşam çıkıyor ortaya… Bir yanda TV’de izlenen yaşamlar, bir yanda dedelerin ninelerin söylemini ağdalaştırarak mahalleye dayatan “abi”ler… Onların  özdeşlik kurarken kendilerini iyi hissettiği tek yer muhtemelen Kurtlar Vadisi…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramızda asimetrik bir ilişki var.  Biz oradayken oranın yabancısı olduğumuz yüzümüze vuruluyor… ama oralarda yaşayan insanlar Ankara İstanbul İzmir’de bizzat büyük şehirlerin sahibi gibi davranıyorlar… Bu ise klasik gezi yazılarında “saf ve her şeyden bihaber Anadolu insanı” mitosunu çökertiyor zihnimde… Anadolu insanı her şeyden haberdar. Sadece kendi  yaşam alanında daha muhafazakar… ama her tür ihtimale de açık bir muhafazakarlık bu… O ihtimaller orada yaşanamıyorsa, hevesler büyük şehirlere taşınıyor… O zaman birbirimize karışmış gibi davranıp garip bir mozaik oluşturuyoruz… Ama bu mozaikten izlemesi keyifli bir desen çıkmıyor ortaya… Bin İstanbul Masalı çıkıyor… Bini de birbiri ile kavgalı masallar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0742.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0742.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayder Yaylası Kaçkar Dağı’nın zirvelerinden gelen çağlayanları çağıl çağı ayaklarımıza döküyor. Çadırlarımızı bir izci kampına komşu araziye kuruyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0761.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0761.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük iri gövdeli çam ağaçlarının gölgesinde yemek hazırlıkları başlıyor. Mangalda tavuk kızartacağız bu kez. Salata ve rakımız var… hatta yoğurt bile var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0623-1.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0623-1.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağlayan ve nehrin coşkulu sesine çocuk cıvıltıları karışıyor… Şairin dediği gibi “yaşamak güzel şey be kardeşim”  diye geçiyor içimden, kardeşliğimiz asimetrik de olsa seviyorum bu tek taraflı kardeşliğin parçası olmayı. Gece kamp ateşi etrafında sohbeti koyultup arkadaşlığımızı bir kez daha pişiriyoruz. Bu tür uzun geziler birbirine yaklaşmak ve birbirini tanımak için güzel bir fırsat. Ben kendi adıma çok şanslıyım. Gezi boyunca bu fırsat torbasından 3 mücevher çekiyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah kahvaltıda yerel mutfağın lezzetlerinden olan kaygana ile tanışıyoruz. Senede bir yerseniz iyi ama her gün yerseniz iyi bir kardiyologla dost olmayı ihmal etmeyin. Bize kahvaltı hazırlayan üç kız kardeş, üçü de yerel giysiler içinde ama ayaklarında Adidas ayakkabı var :!    Cumadan bu yana doğru dürüst sabun yüzü görmeyen vücudumuzu temizlemek üzere kaplıca hamamına geçiyoruz. Her gün nehir yatağında akarken gördüğümüz su bu kez hamam tasında. Nasıl bir gevşeme yaşadığımızı tahmin edersiniz. Hamamdan sonra Çamlıhemşin’de berber koltuğunda kirli sakalımızdan kurtulacağız…&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;Çamlıhemşinden  Karadeniz’de en uç nokta olarak gördüğümüz Macahel’e doğru süreceğiz. Macahel “h” harfif hafiften doğu aksanlı “kh” olarak telaffuz ediliyor. Bölgenin adı haritalarda Camili olarak geçiyor. Samatya’nın Koca Mustafa Paşa olması gibi buranın da adı kamulaştırılmış… Fotoğraf sanatçısı Faruk Akbaş’ın keşfettiği, dünyaya tanıttığı bu bölgede yeşil daha farklı bir yeşil. Daha koyu daha vahşi… Bu taraflarda yaşayan bir fotoğraf sanatçısı daha var. Cemal Gülaş’ın Çamlıhemşin taraflarında bir köyde münzevi zamanlar geçirdiğini öğreniyorum… Telefonla ulaşıp birlikte bir çay içip sohbet etmeye niyet ediyorum ama sessizliğe kaçan birinin telefonunu çaldırmak içimden gelmiyor… sessizliğe saygımız gereği Cemal Gülaş’ı Çamlıhemşin çıkışındaki sarp kayalara bakarak selamlıyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0784.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0784.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çamlıhemşin’den Rize’ye girip Artvin tarafına doğru sürmeye başlıyoruz. Burada asfalt erimesi sandığımız zemin erimesi meğer yeni atılmış asfaltmış. Lastiklerimiz virajlarda hafif hafif kayıyor. Dikkatli olunmazsa arka tekeri önünde görebilir insan. Yerden yükselen sıcaklık tepeden gelen güneşle birlikte bizi epeyi bir terletiyor… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=DSC_0809.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/DSC_0809.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle böyle terlemek değil ama… tam koruma kıyafet içinde zaten günde 3-4 litre su tüketiyoruz ama Rize’de Artvin’e dönen yolda belki bir saat içinde iki üç litre su kaybediyoruz. Sık sık su içmek için duraklayıp, birbirimize “bu ziftleri motordan nasıl temizleyeceğiz” diyen acıklı bakışlar atıyoruz… Borçka tarafına sapıp Macahel’e yöneliyoruz. Yol genelde asfalt ama yer yer bozukluklar var. Coğrafya değişmeye başlıyor, ağaçlar çeşitleniyor, yeşil daha koyu, yol boyu nehirler yine bize eşlik etmeye devam ediyor. Dağlarda yer yer kar var hala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=Dagdakar.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/Dagdakar.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macahel’e yaklaştığımız yer sanki buraya dek geldiğimiz Karadeniz’den biraz farklı… biraz Gürcistan rayihası karışmış havaya toprağa…  Ve nihayet bitimsiz bir mıcırlı yol başlıyor. Eğer düz gidiyorsanız mıcırda pek sorun yok, ama dağ inip dağ çıkıyorsanız dört yüz kilo olmuş enduroda dahi dikkatli olmak gerekiyor… Bir süre sonra Behlül’den gelemiyorum haberi geliyor. Haklı biz zor gidiyoruz CBF’le ne yapsa gelmesi zor… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=neh.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/neh.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muratlı ayrımından yaklaşık 35 km içerideyiz en fazla 15 km yol kalmış olması lazım. Soruyoruz daha bir saatlik yol var diyorlar, o da minibüs hızıyla. Motor için temiz bir buçuk saat yol demek bu. Behlül bizi kurşuna dizer diyerek Sabit’le motorları çeviriyoruz ve dağdan aşağı iniyoruz. Behlül kan ter içinde… Acıktım alabalık yiyelim diye bizi karşılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=mot.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/mot.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geride bıraktığımız bir köprü ayağında “alabalık satılır” diye bir yazı vardı. Oraya doğru gidip köprüden geçiyoruz… alabalık yiyeceğiz ! Tabi ki alabalık falan yok, sadece eğer balık istiyorsan bir numaraya telefon ediyorsun, tuttukları balığı getiriyorlar… Artık egzosta yapıştırıp ızgara yaparız herhalde…. Midemiz sırtımıza yapışmış halde Borçka’dan geçiyoruz orada da yiyecek bir şey bulamıyoruz, ama Borçka gölünün güzelliği gözümüzü doyuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/?action=view&amp;current=borckagolu.jpg" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://i8.photobucket.com/albums/a13/nikon_06/borckagolu.jpg" border="0" alt="Photobucket"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Borçka’dan Çoruh nehri eşliğinde Artvin’e iniyoruz. Çoruh nehri yolu şenlendiriyor… Yer yer heyelanlar var ama gayet güvenli yol. Yol yapım çalışması olan yerler zaten her 30-40 km.de bir karşımıza çıkıyor alıştık o kadarına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artvin’e girdiğimizde tırmanmaya başlıyoruz, birkaç yokuşlu virajdan sonra her halde şehrin meydanına falan çıkarız diye ümit ediyoruz ama yok öyle bir mekan… Şehrin tamamı yokuş ve virajdan oluşuyor. İzmirdeki varyantı biraz daha sıkıştırın sonra biraz daha dikleştirin… ve bu varyantı bütün şehri oluşturacak şekilde uzatın… işte size Artvin oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artvin’de kalacak yer ararken bir taksici size buradaki motorcuların başkanı
